It's a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.

Jeff, Who Lives at Home

otuz yaşına gelmesine rağmen bizim deyimimizle hala bir baltaya sap olamamış bir insanın ve onun çevresindekilerin hikayesini anlatıyor. hayatta işaretlerin olduğunu ve bu işaretlerin bizi bir şekilde doğru noktaya ulaştıracağı temalı 2011 yapımı bir film. jason segel herhalde hayatı boyunca bu tarz filmlerde oynayacak, ne zaman denk gelsem benzer yapımlarda bulunuyor. eğer bazı detayları görmezden gelirsek feel good movie tadında hoş bir film ama eğer detaylara takılan bireysek filme vasat diyebiliriz.
2017 benim için gerçekten çok çok kötü bir yıl oluyor. yılda 12 ay var ve şu ana kadar 9. ayı tamamlamak üzereyiz, bu aylardan hangisinden tutarsam tutayım elimde kalacak bir yılı yaşıyorum. yaşım ve içinde bulunduğum durum itibariyle jeff karakterinde bir nebze de olsa kendimi gördüm. imkanım olsa evden hiç çıkmamak ve kimseyle görüşmemek istiyorum ama maalesef çıkmak durumundayım. bir ara bunu ergenlik depresyonu gibi bir şey zannetsem de aslında herhangi bir nesneye sap olamamamın getirdiği iç sıkıntısından başka bir şey değil. acaba jeff’in olduğu gibi benim de karşılaştığım işaretler var mı? bu filmi izleyene kadar hiç düşünmemiştim ama hayatta bazı şeyler sadece filmlerde oluyor galiba.