Bizde Olsa
canımı sıkıyor bu öbek. önceden pek sıkmazdı aslında. kim ne yapıyorsa yapsın, söylüyorsa söylesin umrumda olmazdı. bir ara ben de yapıyordum gerçi. ondan dolayı canımı sıkmıyordu. sonra sonra farkına vardım bu saçma söylemin.
genelde avrupa görmüş yurdum insanı kullanıyor bu ifadeyi. bizde olsayla cümleye başlanır, türkiye kıyaslaması yapılır ve ülke kötülenir. bir insan neden içinde bulunduğu topluluğu aşağılamaya çalışır. yapılan şey eleştiri de değil. gelişmiş bir ülkeye bakıp imrenmek çok makul. orada böyle bizde de böyle olsun demek makul istekler ve söylemler ancak kıyas yapıp bizde olsa diyerek devamında küçümseyici ifadeler kullanmak aşağılık kompleksi gibi geliyor bana.
bazen almanyadan türkiyeye gelen almancılar davranış bozukluğu hususunda eleştiri alır. “babacım orada trafik kuralına uyuyorsun burada kaldırıma park ediyorsun.” bunlar böyle işteyle gelen eleştirel laflar. tam tersi durumlara da de birçok kez şahit olmuşluğumuz var. türkiyede sallapati yaşayan yurdum insanı almanyada kurallara riayet ediyor. neden? yani neden kendi ülkende yaşarken kurallara esneklik biçerken elin ülkesinde kurallara harfi harfine uyuyorsun? acaba o kurallar, kurallıktan çıkıp kültür olduğu için olabilir mi? kuraldan ziyade kültüre adapte olmaya çalısıtıgın için olabilir mi? almancıda da bu davranış ortaya çıkıyor. memleketin kültürene adapte oluyor hemen. yoksa yaya yolu burada da var. türkiyede yaşayan insan kurala uymazken, aynı insan bir sebeple almanyaya gidiyor. araba kiralıyor. yaya geçidine geldiğinde zort diye duruyor. aman duralım. kural var. türkiyede de var kural ama uymasak da olur kimse uymuyor. almancı da bunu yapıyor. neyse fazla almancı savunmayayım.
vakti zamanında ilk kez almanyaya gittiğimde ismi lazım değil bir alman vatandaş almanyaya neden geldiğimi sormuştu. eğitim, dil, master zar zort demiştim. nereden geldin deyince konunun uzamaması için istanbul diye genel bir ibare yapıştırdım. yoksa esas memleketi söylesek orası nerede diyecekti. tarif et dur. alman vatandaş istanbul gibi şehir bırakılıp dışarıyı göstererek buraya gelinir mi diye retorik bir soru sordu. gülüştük tabii. ağzından istanbul çıkınca peşinden schöne sonne diye ekleyiverdi. es regnet immer deutschland diye devam etti. istanbul’da hava hep güneşli mis gibi, burada hep yağmur var, hava kötü diyor… kiminin derdi sadece hava iste. alman vatandaş hem iş icabı hem de istanbul’u sevdiği için gidiyormuş istanbul’a. sormadım nerelere gidiyorsun diye. muhtemelen bir iki hafta turist gibi takılıyor. güzel yerlerde yiyor içiyor ve sonra memleketine geri dönüyor. seven seviyor bu ülkeyi. ben de seviyorum gerçi genel olarak. bağışıklığım var türkiyeye. hiçbir şey beni şaşırtmıyor. zaten bu ülkede ya benim gibi olacaksın ya da turist olacaksın. ancak böyle keyif alırsın. olduğu kadar keyif.
konuya tekrar geliyorum küçük bir laf sokmasından sonra. bizde olsa… rica ediyorum böyle cümle kalıpları kurulmasın artık. avrupa’nın herhangi bir davranış biçime bakıp bizde olsa diyerek kendini ve içinde bulunduğun topluluğu aşağılamaya gerek yok. ülkenin sorunları malum olsa da kültürleşmiş mevzular üzerinden aşağılık kompleksine girmeye hiç gerek yok. illa girilecekse ben olsam deyin. bizde olsa diyerek beni de o bizin için dahil etmeyin. girmek istemiyorum yaratılan o biz kümesine. bir iki hafta turist hayatı yaşayıp, iki farklılık görünce bizde olsalı cümlelerle türkiye aşağılayıp, sosyolojik analizler çöpten hallice oluyor. orası farklı bir ülke; farklı ekonomi, farklı tarih, farklı yaşanmışlık, farklı alışkanlıklar, farklı kültürler. hal böyleyken onların yaptıkları ya da yapmadıkları üzerinden kendini aşağılamak gerçekten çok absürt bir şey.
şu ülkede bir kategoriye girmeyeyeyim diyorsun ama adam gidiyor geliyor bir yere, sonra bizde olsa diyerek cümleye giriyor. durduk yere kategorize oldun iste… kurtulamıyorsun.
La Stanza Del Figlio
bazen insan sıradanlığın kıymetini bilemiyor sanırım. bahsettiğim şey rutinler değil. gün içinde yapılan sıradan şeyler; ev içinde ailece yenen yemek, elinde telefon boş boş koltukta oturan insanlar, öylesine amaçsızca yapılan sokak gezintisi. bu sıradanlığın içinde olan insanlardan birisini sonsuza kadar kaybedince herhalde o sıradan şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlıyor insan. böyle söyleyince de bomboş motivasyon konuşması gibi oldu ama öyle.
sabah son dakika oğlunuzla olan aktivitenizi iptal edip işe gidiyorsunuz, oğlunuz başka bir plan yapıp arkadaşlarıyla her zamanki gibi dalışa gidiyor, kızınızı basketbol antrenmanına bırakıyorsunuz… hayatın olağan akışı böyle bir şey; herkes bu akışta hayatına devam ediyor. derken bir telefonla oğlunuzun vefat haberi geliyor. bütün sıradanlıkların ne kadar anlamlı olduğunu; sıradan olsa da sıradanlığın değerli olduğunu fark edildiği anlar silsilesi insanın peşini bırakmıyor. üzücü tabii bunlar ama hayat böyle bir şey.
herhalde gün içinde günlük sıradan şeylerin anlamı pek olmuyor; sanki manasız, değeri yokmuş gibi geliyor. çünkü hep aynı; koltukta bos bos oturmak her an yapılan bir şey. mostar’dan neretna’nın serin sularına atlamaya verilen anlam kadar kıymetli olmuyor tabii. ama yine de boş boş oturmanın kıymeti de var. kaybedince anlamlı oluyor. kaybedince anlamlı olan bir şey eldeyse o zaman o da anlamlıdır.
güzel filmdi. yer yer biraz sıkılmadım değil tabii ama onu hafta sonunun vermiş oldugu gevsekliğe yoruyorum.
Baklava Für Alle!
Antonia
– eğri parmak nerede? herkes nerede?
+ eğri parmak’ın cesedi yakıldı ve külleri yeryüzüne saçıldı. hiçbir şey tamamen ölmez. daima bir şeyler kalır, onda yeni bir şeyler büyür. nereden geldiğini, neden var olduğunu bilmeden yeni bir hayat başlar.
– ama neden?
+ çünkü hayat yaşamak ister.
– cennet yok mu peki?
+ yapabileceğimiz tek dans bu.
Kajillionaire
bir filmin kötü olmasından daha kötü bir şey varsa o da herhalde komedi diye açılan filmin komedi filmi olmamasıdır. komik olmaması problem değil. ben gülmesem de başkası gülebilir. ancak komedi olmaması herhalde daha büyük problem. bu da öyle filmdi.
kajillionaire, izlerken epey sıkıldığım bir film oldu. çekirdek bir ailenin anormal geçim problemi anlatıyor. bol bol aile draması var. ilgi gösterilmeyen çocuk. bir honey bile dememişler. çocuk değil adeta anne ve babanın iş arkadaşı. aile neden o durumda hiçbir fikrim yok. filmde o kadar havada duran konu var ki insan haliyle filme bir mana veremiyor. melanie keza neden birden aileye katılıyor onu da anlamadım.
özetle birçok şeyi anlamadığım film oldu. belki bir alt metin vardır filmde ama çok sanmıyorum. kötü film.
Mubi Sendromu
her ne kadar mubi’de film izlemeyi sevsem de zaman zaman bu filmleri izlemek yorucu olabiliyor. acaba bu tür filmleri izlemek insan hayatından bir dönemini mi kapsıyor? belli bir yaş aralığında ağır filmleri rahat rahat büyük zevkle izlerken, belli bir doyum noktasından sonra insanın daha hafif, yorucu olmayan filmler izleyesi geliyor. aç bitir kültürünün etkisidir belki de… belki de ekonomideki marjinal maliyetle ilgilidir. büyük iştahla canınız tatlı çekiyordur. birinci, ikinci dilimi zevkle tüketirsiniz. daha sonraki dilimlerde alacağınız zevk iyice azalır. ve sonunda doyum noktasına ulaşmışsınızdır artık. canınız tatlı çekmiyordur. en iyi ihtimalle aradan belli bir zaman geçtikten sonra tekrar o iştah oluşur ve tekrar tatlı yemek istersiniz. mubi sanırım benim için böyle bir durumda. bir yerde doyum noktama ulaşıyorum ve film izlemek izlemek istemiyorum. daha basit işlere kaçıyorum. her neyse artık. squid game şu an daha iyi gidiyor.
Servis
geçtiğimiz haftalarda eksi sözlük’te işe servisle gitmekle alakalı bir yazı okumuştum. bir yazar işe servisle gittiği zaman kendisini huzursuz hissediyordu. sanki birileri onları bir kutuya koyup sabah işe bırakıp, aksam alıyordu. benzer şeyleri ben de düşünüyorum. belki bunun işi sevip sevmemekle ilgisi vardır ama her sabah işe gittiğim zaman sanki bir simülasyonun içindeymişim gibi hissediyorum. acaba toplu taşımayla ise gitmek ya da özel araç kullanmak daha mı iyi olur diye düşünüyorum. kuşkusuz özel araç en iyi opsiyon. toplu tasıma biraz daha hayatın içindeymiş gibi hissettirse de konfor açısından en rahatsızı olur. bir de bulunduğum konum itibariyle işe toplu taşımayla gitmek 2 saatimi alır.
6.00’da servise binmek için hazır bulunuyorum. genelde maksimum 10 dakikalık bekleyişin ardından servis geliyor ve yarım saat içinde işte oluyorum. her ne kadar erkenden ise gitsem de yarım saatte, işe servisle gitmek Türkiye standartların epey iyi süre. ama her ne oluyorsa bana 10 dakikalık bekleyişte oluyor. her şey aynı. servis beklediğim durağın hemen 5 metre ötesinde ellili yaslarında bir kadın bekliyor. genelde ondan önce servise biniyorum. her zaman maskesi ağzında. ben ise servise binene kadar takmıyorum. siyah opel astra ile fırına gelip bir şeyler alan iki bekçi. gece vardiyasında fırından çıkan kasa görevlisi ki kendisi fetö’den atılma bir öğretmen. pejo j9 minibüsüne binmeden önce fırına koşar adım uğrayan ve her zaman mini kıyafetler giyen otuzlu yaslarında bir kadın. renault symbol şirket arabasına güvenlik alarmlarını yükleyip işe giden kırklı yaslarında bir adam. köşedeki nalbura milli gazete bırakan ellili yaşlarında motosikletli. transit geçen beyaz servis minibüsleri… .. hiç şaşmaz. bu rutin her zaman devam eder. bazen bu rutinin içinde sonsuza kadar kendimi tekrara alacağımı düşünüyorum. her ne kadar bir şarkıyı çok sevseniz de sürekli dinlemek marjinal fayda kaynaklı o şarkıya karsı isteksizlik hali oluşturuyor. bu yüzden işimi sevsem de bir yerden sonra bu rutinin içinde olmak sıkıcı olabiliyor.
*
hesap ekstrelerimi kontrol eden bir insan değilim. bu har vurup savurduğum anlamına gelmiyor. nereye ne harcadığımı bilirim. geçen ay kontrol ettiğimde ufak ufak birçok giderim olduğunu fark ettim. neredeyse tamamı online stream sitelerine olan abonelikler. internete verdiğimiz paranın üstüne bir de içerikler için para ödemek zaman zaman canımı sıkıyor. tabii paranın değeri olsa belki bu kadar takılmam anca hem paranın değersiz oluşu hem de böyle ücretler ödemek bazen internete verdiğim ücreti sorgulatıyor. ya internete para vermeyeyim stream platformlara para vereyim ya da internete vereyim diğer aboneliklere vermeyeyim. ikisi beraber olunca kazıklanıyormuş gibi hissediyorum. film platformları, bazı dergiler, spor içerikleri için ayrı ödenen ücretler 15 lira, 20 lira derken ayda epey gider oluşturuyor. buralarda da bir yanlışlık var ama bilemiyorum.
Nasipse Adayız
9 Ay
uzun zamandır buraya bir şeyler yazmamışım. 9 ay olmuş. tabii bu zaman zarfından bir şeyler izledim, okudum, dinledim ama nedense yazma ihtiyacı hissetmedim. okudum, izledim diyorum ama açık konuşmak gerekirse çok fazla hayatımı verimli kullandığım söylenemez. iş çıkışı ve akabinde yemek sonrası gelen uyku beni bir şey yapmamaya itiyor. boş durmak ya da zihni yormayan işlerle meşgale olmak daha çok işime geliyor; bunda mesai saatlerinin salgın yüzünden yarım saat erkene alınması ve benim iş için daha erken kalkmamın, erken uyumamın da etkisi var.
son yazından bu yana değişen bir şey yok hayatımda. salgınla beraber yaşama sürecine devam ediyorum. çevremde daha fazla pozitif olan kişi var, daha fazla ölüm duyuyorum. buna karsın aynı yasaklar, kısıtlamalar devam ediyor. bunca kısıtlamaya rağmen vaka sayılarının düşmemesi kısıtlamaların gereği olmadığının ispatı gibi duruyor.
yapmayacaksın, gitmeyeceksin, koşmayacaksın, yemeyeceksin… biz izin verirsek bunları yapabilirsin, diğer türlü bunların hiçbirini yapamazsın. insanın doğasına ters bir durum. artık serbest kalma zamanı geldi gibi. belki yine kısıtlamalar olmalı ama devleti yapmayacaksın zorbalığını artık bırakması gerekiyor. kendi halinde tek basına bisiklet bile süremiyorsun. kime ne zararın var? kalabalık toplanmalar yine olmasın, yine bazı düzenlemeler olsun ama tek basıma dışarı çıkıp yürüyebileyim, bir banka oturabileyim. geçen sene bahar aylarıyla beraber gelen düzenlemeler yüzünden bir senedir hayatımızı yaşayamıyoruz. baskıladıkça, yapma dedikçe, evlere kapattıkça daha şiddetli çıkmak istiyor insan.
tekrar buraya bir şeyler yazma motivasyonum olur umarım. tekrar eden bir başlangıç olsun.






