The English Game

ingiliz dönem dizisi. futbolun amatör ve profesyonelleşme sürecini anlatıyor. diziyi izledikten sonra okudugum yorumlarda dizideki bazı karakterlerin farklı dönemlerde yaşadıgı ve dolayısıyla bazı olayların da dizide anlatıldıgı gibi olmadıgı belirtilmiş. dizi gerçekte olan bir olayı anlattıgı için gerçeklikten bu kadar kopuş dizinin izlenebilirliğini etkileyebilir. bende böyle bir durum olmadı zira diziyi izlemeden önce böyle biri durumdan haberdar değildim. böyle bir gerçektelikten kopuk durumunu bilseydim bile çok fazla etkileneceğimi düşünmüyorum. 
ingiltere futbolun beşiği… futbol kurallı bir oyun olmadan önce rugby tadında bir oyun. oyuna sahip çıkıp, belirli kurallar üzerinden oynanmasını sağlayan zenginler olunca 19. yy’da futbolda zenginlerin oyunu haline geliyor. hatta öylesine bir sahip çıkış ki ingiltere’de federasyon görevlileri aynı zamanda bir kulübün oyuncuları ve varlıklı insanlar. tabii bu varlık sahibi olma durumunun futbolla alakası yok. çünkü o dönemlerde futboldan para kazanmak oyunun ruhuna aykırı bir durum. zenginlik futbol dısından yapılan işten geliyor; pamuk tüccarlıgı, tekstil fabrikaları, bankerlik… oyuna kural getiren zenginler oyunun kendilerinin dışına çıkmasına istemiyor. oyunun ayaktakımı olan işçilerin eline geçmesinden endişe duyuyorlar ve bu konuda da gerekli ne varsa yapmaktan çekinmiyorlar. 
futbol 19. yy’da her ne kadar zenginlerin tekelinde gibi gözükse de oynanabilirliğinin kolay olmasının etkisiyle fabrika işçileri arasında hızla yayılıyor. dönemin turnuvası olan fa cup’a her sene birçok farklı işçi takımı basvuruda bulunuyor, turnuvada mücadele ediyor. bu takımların kupada görebildiği yer ise maksimum çeyrek final oluyor. çeyrek final sornasına işçi takımlarının gücü yetmiyor. 
darwen kulübü zenginlerin hegemonyasını kırmak için öncü oluyor. farbrikatör ve aynı zamanda darwen kulübü başkanı iskoçya’dan iki önemli oyuncu getiriyor. fergus sutter ve jimmy love. iki oyuncu o dönem için para karsılıgı oynayan ilk oyuncular. futbolun profesyonelleşme adımları… fergus sutter yeni takımda aldıgı rolle hem oyununun oynanışını hem de darwen sonrası blackburn’e giderek oyuna bakışı değiştiriyor. bu oyunun artık zenginlerin oyunu olmadıgını, işçilerin de söz sahibi olmasını sağlıyor. 
işçi takımı blackburn’in kupayı kazanması sansasyonel bir olay. işçi takımının çeyrek final sonrasını görmesi bile  mucizeyken kupa kazanması ütopik bir durum. bu olayların üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçse de oyunun zenginlerin tekelinde oldugu gerçeği değişmiyor. kulüplerin ekonomisi arasında daglar kadar fark var. bugünün en büyük kupası olan şampiyonlar ligi’ni düşününce çeyrek final sonrasında alt seviyeden bir takım görmek mucize. oyun tamamen zengilerin tekeline dönüşmüş durumda. işin çok daha kötüsü stadyumda bu oyunu takip etmek için üst ve orta gelir grubunda olmak gerekiyor. alt gelir grubunda olan insanların tribünde maç seyretme şansı pek yok. oysa geçmişe doğru gittiğimizde en azından bu oyunu stadyumda seyredebilmek lüks değildi.
diziye tekrar dönersek ve toparlarsak genel olarak begendiğim dizi oldu. sadece futbol sahnelerinde oyuncuların performanslarının yeterli oldugunu düşünmüyorum. oyununun oynanıs biçimi o dönemler bir topun pesine takılıp gitmek seklinde olsa da oyunculuklar daha iyi olabilirdi.

Fleabag

vakit geçirmelik bir şeyler arıyordum. bir anda izlemeye basladım. aslında bir anda izlerken de bulmadım kendimi. özellikle vakit geçsin diye bir şey izlemek istediğimde uzun uzun dizi ya da film arıyorum. yine aynı bir arayış içindeyken, karsıma çıktı ve izlemeye basladım. bir kadının hayata karşı tutunma arayışı. tutunma, tutunamama yazınca arkadan agır dramlar gelebiliyor ama dizinin türü komedi. ödüllü bir komedi.

birinci sezonu izledim. ikinci sezondan da bir iki bölüm izledikten sonra unuttum gitti diziyi. nice diziler bende böyle heba oluyor. bir yere kadar izliyorum sonra öylece kalıyor. öylece kalma sebebi de dizilerin kendilerini tekrar etmesi. normal olarak tabii. sonucta tv series denilen bir şey… ama tabii bir yerden sonra sıkıyor bu tekrar işi. aynı karakterler, aynı olay döngüleri dönüp duruyor. dizi bir yere bağlanamıyor. mini dizileri ayrı bir yere koyuyuorum. anlatacağını kısadan veriyor.

yorumlardan anladıgım kadarıyla kadınların daha çok hosuna giden bir yapım. normal olarak. dizinin basrolunda kendi olarak var olmaya calısan bir kadın var. özgür, kendi işin yapan, baskasına muhtaç olmayan, kafasına estiği gibi yasayan… ama sadece kadınlara hitap eden tarafı yok dizinin. gayet herkes tarafından izlenebilir. epey eğlenceli. fleabag’in kendi kendine konusmaları, umursamazlıgı insanı hayata karsı şevke getiriyor. özgür olma ihtiyacı hissettiriyor.

şu an ikinci sezonu yayınlanmıs. akıbeti nedir bilmiyorum. ben birinci sezonu izledim. belki daha sonra ikinci sezonu da izlerim. büyük ihtimalle izlemem. ama izlediğim bölümler için konursam. izlemesi gayet keyifli, güzel, eğlenceli bir ingiliz serisi.

Bobby Robson: More Than a Manager

futbolu oyun olarak çok sevsem de, hafta sonu planı yaparkan öncesinde fikstüre baksam da futbolun futboldan öte bir anlamı olmadıgını düşünüyorum. tabii futbolun anlamı bazı insanlar için çok daha fazla. hayat memat meselesi haline getirenler de yok değil.

ingiliz arşivciliği malum. zaman zaman bizim memlekette bile olmayan görüntüler ingiliz arşivlerinden çıkıyor. yazılı ve görsel hafızaları çok kuvvetli. iyi arşivci olmaları da sanırım iyi belgesel yapmalarına etken. bizim memlekette benzer iş yapılacak olsa en büyük sorunlardan bir tanesi doğru görüntü, doğru resim bulamamak olabilir. belki bobby robson hikayesi kadar olmasa da bizde de gerek lokal gerek uluslarası güzel hikayeler var.

bobby robson belgeseli tarihte bir ileri bir geri giderek hikayeyi anlatıyor. robson’un barcelona günlerinden bir anda geriye giderek futbolculugu dönemine giriyoruz. oradan tekrar barcelona günlerinde derken belgesel akıp gidiyor. futbolu çok sevmeyen, ilgi duymayan insanlar için de izlenebilir olmuş. robson’ın hikayesi sadece futbolseverlere değil herkes için biyografik olarak yapılmış. zevkle, keyifle izleniyor.

futbol konusunda epey muhafazakar olan ingilizlerden böylesine çok kültürlü bir teknik direktör çıkması ve son derece başarılı olması nadir görülen bir olay. genelde ingiliz futbolcular, teknik direktörler kendi ülkeleri dısına çıkmıyorlar. bu cesareti gösteren nadir insanlardan bobby robson. ispanya’da, hollanda’da, portekiz’de şampiyonluklar elde ediyor. kuşkusuz en dikkat çekici olanı barcelona macerası. barcelona’yı hayali olarak görüyor. ağır ameliyat ve tedavi süreci sonrasında, doktorların futboldan kopmasını telkin etmelerine rağmen iyileştikten sonra barcelona’ya imza atıyor. tüm zamanların en fantastik oyuncularından ronaldo ile birlikte çalısıyor. ronaldo’nun büyümesine yardımcı oluyor. çalkantılı barcelona yönetimi, yönetim-taraftar krizi arasında kalıp kulüpten gönderiliyor. daha sonra gittiği diğer takımlarda da şampiyonluklar kazanarak futbolun diline ne kadar hakim oldugunu birçok kez kanıtlıyor.

dokundugu bir hayli isim var. lineker, gascoigne, ronaldo, shearer, mourinho… bunlar günümüz futbolunun yakından bildiği isimler. kuskusuz daha birçoğu vardır. özellikle gascoigne ve mourinho ile kurdugu ilişkiler muazzam. gascoigne’nin ve mourinho’nun onu anlatırken hissettikleri yüzlerinden anlaşılıyor. onlar için bir futbol figüründen öte hayatlarına yön vermiş büyük bir idol, karakter…

ingiltere’de ipswich town’ı yıllardır çalıştırmasına rağmen çok fazla transfer yapmayarak, genç oyuncularla kupalar kazanması, taraftarı oldugu newcastle united’ı alıp bambaşka kulüp hüviyetine sokması onun ayrı hikayeleri… ama ingiltere milli takımı ile olan hikayesi çok trajik. 86 dünya kupası çeyrek final maçında maradona’nın tanrının eli ve herkesi çalımlayarak attıgı acayip golle arjantin’e elenmeleri, yine 90 dünya kupasında batı almanya’ya yarı finalde penaltılar sonucunda elenmeleri bobby robson için dramatik. ingiltere’nin belki de dünya şampiyonluguna en çok yaklaştıgı iki turnuva olarak nitelendirilebilir. elenmenin bu kadar dramatik olması birçok teknik direktör için dramatik olabilecekken, bobby robson ingiliz basınının ağır ithamlarına rağmen o durumdan çıkıp sayısız başarı elde etti.

futbol içinde yaşadıgı travmalar, yasadıgı sağlık sorunları olmasına rağmen birçok problemden çıkmaya başarabilmiş bir isim bobby robson. futboldan öte bir figür aslında. mourinho’nun robson için bir insan onu seven son insan öldüğünde ölür dese de alex ferguson’un robson için söyledikleri robson’un karakterini özetliyor…

bobby gibi iştahlıysanız kaç defa yıkıldıgınız değil, ve kötü günler geçiriyorsanız asıl önemli olan kaç defa ayağa kalkıp sorunları çözdüğüzdür. sonraki sabah daha önemli sabahtır. yarın, sizin gününüzdür.

Bread and Roses

  “The worker must have bread, but she must have roses, too.” 

sinemanın tekniğinden anlamam ya da sinema tarihine hakim değilim. bir filmi sevme kriterim filmin anlattı hikayeyi idrak edebilmem, bende bir şey uyandırmasıyla ilgili. bu yüzden kült olmus filmleri zaman zaman sevemiyorum ya da sıradan denilebilecek veya kusuru olan filmleri çok sevebiliyorum.

filmin türkçesi ekmek ve güller. filmi adı james oppenheim’ın bread and roses şiirinden geliyor. şarkılara da konu olan protest bir şiir aslında.

ken loach çok sevdiğim bir yönetmen. değindiği konular, anlattıgı hikayeler beni filmin içine dahil ediyor. göçmen, işçi, tutunamama hikayeleri… zaman zaman filmlerini izlerken mantık hatası ya da kusur bulsam da genel olarak film gözümde değer kaybetmiyor. zevkle izlemeye devam ediyorum.

meksikalı maya’nın abd’ye illegal olarak göç etmesiyle başlıyor film. maya ve abd’de bulunan ablası insan kaçakçılarıyla anlasıp maya’nın sınırı geçmesini sağlıyorlar. maya, abd’de daha iyi bir hayat, daha iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor. sınırı geçtikten sonra ablasının yanına yerleşiyor ve ablasının çalıştıgı binada temizlikçi olarak çalısmaya baslıyor. tabii bu işe giriş serüvenini daha ayrıntılı olarak sonradan rosa’nın attıgı tirattan öğreniyoruz. sadece üç kuruş parayla karın doyurmak için insanların çektiği sıkıntılar kadar, üç kuruşluk işe girmeye çalışmak ve insanın hayatından, kendisinden verdiği tavizler de yıpratıcı. hatta çok çok daha yıpratıcı. bu yüzde hikaye maya üzerinden yürüse de rosa’nın ailesi için yaptıklarını anlattığı 1-2 dakikalık sahne filmin en çarpıcı sahnesi oluyor. insanları yargılamamak lazım. insanların ne düşündüğünü, nelere katlandıgını bilmeden kendi küçük idealist hayatımız üzerinden baska insanların sadece karın doyurmak için yaptıkları tercihleri yargılamamak gerekiyor.

ken loach filmlerini izlesem de özellikle kariyerinin ilk filmlerini izleme fırsatım olmamamıştı. yavaş yavaş o filmleri de izleyip anlattıgı meselelere dahil olmak ya da meseleleri hissedebilmeyi seviyorum.

The Terminator

terminator çok sık duydugumuz, maruz kaldığımız bir isim. terminator gibi adam diyerek sıfatlaştığı da oluyor. ama bilgi sadece aşinalık boyutunda. filmi izlemese de birçok insan bilir. televizyonlarda o kadar çok gösterildi ki, baştan sonra izlenmese bile insanlar ucundan kıyısından yarım da olsa film hakkında düşünce sahibi. 1984 yapımı ilk filmi dün izledim. bilim kurgu filmlerinden sıkıldıgım için genelde bu tür filmlerden uzak duruyorum. ama bu kadar seveceğimi bilsem çok daha önceden izlerdim. kill bill sonrası ikincisini izlemek isterken kendimi terminator’ü izlerken buldum.

1984 yapımı kült film. şu an adını çok kez duyduğumuz yapay zekanın insanlığı yok edişi konulu. yapay zekanın insanların elinden alacağı meslekler temalı haberler yapıladursun, 1984 yılında böyle film çekmek muazzam iş. filmde 2029 yılında insanlığın makineler tarafından yok edildiği gösteriliyor. film ütopik olsa da uzak gelecekte insanlığın yaşayında çok büyük değişiklikler olacağı kesin. yapay zeka temalı filmlerin şu an tek sıkıntısı tarih gibi… 1981 yılından 45 yıl sonra dünyanın yapay zeka tarafından yok olacağını tahmin etmek kötü tahmin. gerçi o zamanı düşününce 45 yıl epey zaman. simdiden 45 yıl sonrası 2063… çok uzak zaman dilimi. kim bilir neler olacak. değişimin, tüketimin inanılmaz boyutlara ulaşması, yapay zekanın da gelişimini hızlandırıyor. sürücüsüz otomobiller. google’ın atlas robotu. yapay zekanın gittiği nokta su an akıl almayan bir yer olabilir.

arnold schwarzenegger başrolde. okuduğuma göre terminator rolünü başkası oynayacakmış. daha sonra kendisinin oynaması düşünülmüş. böylece bir efsane doğmuş. film baştan sona su gibi akıp gidiyor. bilim kurgu filmlerden genelde sıkılırım. pek zaman geçmez, sürekli süreyi kontrol ederim. ama bu filmde öyle olmadı. uykum olmasına rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. harika film. mükemmel.

Exit Through the Gift Shop

sokak sanatına ilgi duyan herkes banksy ismini duymuştur. ilgilenmese bile sosyal medya boyutuyla internetle haşır neşir olanlar da bu ismi duymuşlardır. banksy sokak sanatçısı. yaptığı işler binlerce dolara alıcı buluyor. son olarak ünlü bir resminin satıldığı müzayedede, tablo içerisine gizli bir öğütücü yerleştirip, tablo satıldıktan sonra resmin parça pinçik olmasıyla gündem oldu. tabii bunun son zamanların moda deyimiyle pr çalışması oldugunu söyleyenler de oldu. hatta güçlü ispatlar yaptılar. banksy eski banksy değil, o da artık herkes gibi söylemler fazlasıyla mevcut. bunlar beni pek ilgilendirmiyor su anda çünkü olaylara hakkında bilgim yok. aşırı bir ilgim de yok.

baksy kimdir, nedir bilinmiyor. tek bilinen başarılı bir sokak sanatçısı olduğu. bugün birçok insanın bildiği çalışmalar onun elinde çıkma işler. ünü epey yaygın. bu belgeselin de yönetmeni. yüzünü gözünü görmesek de kendisini ve yaptıgı işleri, sokak sanatı tarihini, nasıl büyüdüğünü ve kapitalist düzende değerlenmesini görebiliyoruz.

belgesel, mister brainwash mahlaslı thierry guetta isimli bir fransızın hikayesi aslında. ailesiyle beraber los angeles’da yaşıyor. ucuza aldığı kıyafetleri, elden geçirip çok değerliymiş gibi bir ürüne dönüştürüp yüksek fiyatlara satıyor. bunun yanında video çeken bir adam thierry. sokak sanatçılarının videolarını çekiyor. aslında genel olarak konu ne olursa olsun video çekmeyi seviyor ama daha sonra sokak sanatçılarına sarıyor. bu işlerin piri olan insanların videolarını çekiyor. banksy’nin de videolarını çekiyor. ona asistan gibi yardımcı oluyor. ufak tefek kendisi de sokak sanatıyla ilgileniyor. bir süre sonra banksy, thierry’den çektiği videoları istiyor. bunlardan bir belgesel yapılabileceğini söylüyor. thiery de bu işe koyulup, bütün arşivini tarıyor ve ortaya bir iş çıkarıyor. banksy bu işi beğenmeyip kendisinden kasetleri istiyor ve thierry’nin de sokak sanatıyla ilgilenmesini söyleyip başından savıyor. belgesel işini banksy üstleniyor. hikaye de burada başlıyor aslında. thierry sokak sanatına kendisini fazlasıyla kaptırıyor. sağdan soldan para buluyor, evini ipotek ettiriyor ve kendisine büyük baskı makineleri alıp bir atölye kuruyor. kendi ekibini ouşturuyor. ama o ana kadar ünlü değil. kendi çapında borçlarla iş yapmaya çalısıyor. ve en sonunda kendi sergisini açıyor. bu sergi içinmasraftan kaçınmıyor. evini yine ipotek ettiriyor. eski ilişkilerinden gelen yardımlarla sergi açılıyor. bu arada kendisine mr brainwash mahlasını buluyor. brainwash’un kim olduguna dair hiçbir fikir yok. sokak sanatında bilinmeyen bir isim. videoya çektiği sokak sanatçıları hatır gönül ilişkisiyle therry’nin sergisinin duyurusunu yapıyor. bu duyuruyu yapanlardan birisi de banksy. sergi gitgide herkes tarafından bilinir oluyor. dergilerin kapak konusu yapılıyor. merakla serginin açılışı bekleniyor. sergi açılış günü önünde kuyruklar oluşuyor. insanlar içeride ne ile karşılacağını da bilmiyor. sergi fazlasıyla ilgi görüyor. 2 gün açık kalacak sergi onlarca gün açık kalıyor. thierry binlerce dolarlık satış yapıyor. bütün sokak sanatçıları şaşırıyor. kimsenin beklediği bir şey değil. burada şu soru soruluyor. sanat nedir? kim karar veriyor? kendi halinde iş yapan bir adam bir nevi pazarlama çalışmasıyla, reklamla bilinen hale getiriliyor ve  işleri sanat olarak kabul görüp binlerce dolarlık alıcı buluyor. başlangıçta onun hikayesi gibi gitmese de sonunda bambaşka bir şey izlemiş oluyoruz

epey eğlenceli belgesel. ama bu belgesel hakkında da tartışma var. thierry karakterinin kurmaca oldugunu söyleyen insanlar mevcut. banksy’nin bütün olanı planladıgı, karakteri kendi yarattıgı söylentileri… banksy için, sokak sanatçısı olmayan bir insanın işlerine sanat diyerek binlerce dolar ödeyen insanları göstermek istemiş deniyor. bu kısımlar tabii muallak. gerçek de olsa kurgu da olsa eğlenceli belgesel.

Welcome to Sarajevo

savaşın getirdiği vahşet. bununla beraber gelen acı… bosna’da çetniklerin yaptığı katliam sırasında gazetecilik yapmaya çalışan insanların üzerinden ilerliyor film. michael, işini yaparken vicdanı tarafına gidiyor. bir yetimhanenin haberini yapıyor ve oradaki çocuklara kurtarılacaklarına dair söz veriyor. sözün getirmiş olduğu sorumluluk duygusunu yaşıyor michael. flm 97 yapımı. sanırım bu yüzden olsa gerek filmin çekildiği ortam hala sıcak; mermi izleri, yıkılmış binalar, harabeye dönmüş sokaklar.

welcome to sarajevo sevdiğim filmlerden bir tanesi oldu. savaşın gerçekliğini hissettiriyor. rahatsız edici görüntüler var. kuşkusuz bunda gerçek görüntülerin kullanılmasının da payı var. bazı belgesel görüntüleri, politikacıların yaptığı içi boş konuşmalardan kesitler… özellikle politikacaların yaptığı konuşmalardan sonra aklım suriye’de olanlara gitti. savaşı yaşayan insanların içinde bulunduğu durumu hissetmeden verilen manasız vaatler; güvenli bölge kuracağız, sivillere bir şey olmayacak, ateşkes ilan edilecek…
insanların gözü önünde yapılan katliam unutlacak gibi değil. hala bulunan toplu mezarlar var. çocuklarını, eşlerini arayan aileler… dinmeyecek bir acı

Dunkirk

ilk fragman yayınlandıgında ilgimi çekmişti, izlemek istiyordum ama fırsatım olmamıştı. daha sonra torrente düşmesini bekledim. torrente de düştükten sonra yeni fırsat bulup izleyebildim. sevdiğim film oldu. gerçek bir hikayeye dayanması, ikinci dünya savaşının seyrini değiştiren bir hikaye olması filmi başlı başına ilgi çekici yapıyor.
filmi izledikten sonra millet neler yazmış bakayım dedim ama bir hayli sevmeyeni gördüm. yeni dünya vurgusu yapılması bazı izleyenler tarafından beğenilmemiş. propaganda filmi olarak görenler var. ben takılmıyorum bunlara. film öyledir ya da değildir, bilmiyorum. kör göze parmak olmadıgı sürece  propaganda amaçlı olması bende rahatsızlık yaratmıyor. hatta hak bile verebiliyorum. neticede bu işleri yapanların da bir milliyeti var ve kendi ülkeleri için iş yapmak istemeleri son derece doğal. sinemanın bu işler için kullanılması yeni değil.

Stuart: A Life Backwards

benedict cumberbatch‘in ve tom hardy‘nin başrollerini oynadığı 2007, birleşik krallık yapımı bir televizyon filmi. alexander masters‘ın romanından uyarlama. sokakta yaşayan bir adamın hikayesini kitaplaştıran bir yazarın hikayesi. böylece iki hikaye birden görmüş oluyoruz. film için hem yazarın hem de sokakta yaşayan adamın hikayesi desek doğru olur. stuart’ın başına gelenler üzücü olsa da bunların gerçekten yaşanmaş olması daha da üzücü. hoş, hikaye gerçek olmasa da birilerinin başına bunlar geliyor. hayatın gerçeği. 
evsiz bir insan görünce, insan merak ediyor. bir ailesi olmalı, bir geçmişi… kim bilir neler yaşadı? genelde de tatsız hikayeler oluyor. ama insanın hayatına dısarından gelen çomakların dısında aileden de çomak gelince asıl çekilmez olan bu oluyor galiba. hayatın sağa sola kaymaya basladıgı durumlarda, hele bu durum çocuk yaşta oluyorsa, ailenin tepkisi, davranışları çok önemli oluyor sanırım. fren mekanizması, dengeleyici unsur görevi görebiliyor aile. 

It’s a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.