Dönersen Islık Çal

90’ların bunalımlı filmlerinden. başrolde fikret kuşkan var, travesti rolunü oynuyor. film, bir travesti ile bir cücenin kesişen hayatlarını konu ediyor. cüce rolünde de mevlüt demiryay var. böyle bir filmi düşünen, yapan, yöneten, oynayan herkese saygılar. kırk yıl düşünsem bir cüce ile bir travestinin hayatını konu eden bir film aklıma gelmezdi. belki de bu yüzden onlar sinemacı ben değilim.
vaktizamanında istanbul’da bir devlet üniversitesinde öğrenciyim. okulun yarı özel devlet yurdundan kalıyorum. yarısı özel olsa da kyk yurtlarından hallice durum. bir esprisi yok. kız yurdunda kalanlara gece 10’dan sonra giriş, çıkış yasak. erkeklerde durum daha esnek. gece 12’den sonra çıkış var ama giriş yok. böyle de saçma bir sistem. bir gün, gece iki-üç gibi dışarı çıktık arkadaşlarla. güvenlik tanıdık oldugu için girişte problem yaşamıyoruz. acıktık. yemek yiyeceğiz. her gece yurdun karşı tarafına, ana yolun köşesine gece 12’de arabasıyla birlikte pilavcı gelir. yine oraya gittik. pilav yiyeceğiz. oturduk taburelere, turşu da var mı nidalarıyla pilavları yiyoruz. derken bir araba yanaştı. cam açıldı, ilginç bir ses tonuyla bana doğru aşkım sesi yükseldi. şaşırdım. gece gece bana kim aşkım diyebilir? cevap vermedim. ama kadının da yüzüne bakıyorum kaş altından. aynı ses, bebeğim bize büyük boy iki tavuklu söyler misin dedi. baktım iletişimin kurulduğu diğer şahıs benim. tabii dedim. pilavcıya işaret diliyle durumu aktardım. böylece travestilerle ilk diyaloğum gerçekleşmiş oldu. daha önce birçok kez çantalarında maket bıçağı varmış hikayelerinden biliyorum. nedense şartlamışım kendimi, diyalog kurulmayacak insanlar sınıfına dahil etmişim. bilinçli bir karar değil tabii bu. toplumun bana öğrettiği bir şey. travestiler tehlikelidir. fahişelik yaparlar ve çantalarında maket bıçağı vardır. bıçak neden vardır? soygun yapmak için değil, kendilerini korumak için. kimden korunmak için? kendilerine kötü davranan erkeklerden. hal böyle olunca hak veriyorum ben travestiye. bu tip filmleri izleyince daha da hak veriyorum. erkek, hava aydınlanınca travestiden nefretle bahsediyor. hava kararıp şehrin yargılayan yüzü uyuyunca, aynı erkek, travestinin yanına geliyor. bu erkekten ben de korkarım ama biz bu erkekleri bilmiyoruz. biz gündüz tarafındayız. belki o erkeklerle sürekli diyalog halindeyiz. ama travestiler onları biliyor ve kendisini savunmak zorunda kalıyor. bu yüzden yanlarında roketatar taşısalar haktır. cüce de kendisini korumak zorunda. sadece hayat kadınları değil. cüce de kendisini korumak için boynuna bir düdük asıyor. belayı hissettiğinde düdüğü çalıyor ve böylece bekçi geliyor duygusu yaşatarak belayı def ediyor.

filmle ilgili bahsetmek istediğim bir konu daha var. filmde herkes kendisi gibi olanı eziyor. oysa aynı sıkıntıdan müzarip olma halinden ortak paydada buluşulabilir ama olmuyor. mesela cüceyi senin boyunu uzatacağız diye kandırmışlar. cüce, kendisini kandıran adamın dükkanın önünde başka bir cüceyi uyarıyor; seni dolandıracak, boy uzattıkları yok diyor. diğer cüce de hadi lan oradan ben senden uzunum diye cevap veriyor. kendisi gibi olana inanmıyor işin daha kötüsü onunla alay ediyor. yine başka bir sahnede hayat kadını, travestiye kızıyor. ibneler siz geldiniz piyasa düştü diyor. ortak sıkıntılar var ama yine başkasını ezip üzerine çıkma durumu var. bizim toplumdaki linç kültüründen mi, saygısızlıktan mı kaynağını bilmediğim sebepten dolayı toplumda böyle bir problem var.

genel olarak beğendiğim bir film oldu. güneş yüzü göremeyen, karabasandan hallice toplum tarafından hayatları cüzzamlanan insanların hikayesi. tedavisi çantalardaki maket bıçakları, boyna asılan düdükler.

Kedi

iki yıl önceydi, internette komikli kedi videosu izlerken belgeselden bir kesite denk gelmiştim. nedir ne değildir ayrıntılı bakınırken belgesel bende epey heyecan uyandırmıştı. daha sonra youtube’da istanbul cats diyerek bir arama daha yaptım ve birçok video gördüm. kediler, sürekli gözümüzün önüde oldugu için biz alıştık, hayatmızın bir parçası haline geldiler ama istanbul’a gelen turistlerin büyük ilgisini çekiyorlar. hatta wall streel journal mini bir belgesel-haber bile yapmış. altına gelen yorumlar da bir hayli ilginç ve güzel.

tekrar belgesele gelirsek… geçenlerde kedi’yi izledim. ben bu kadar profesyonel bir iş olacağını tahmin etmiyordum. çekimler çok güzel olmuş. kedileri sevmekten bağımsız film olarak iyi iş olmuş. kendi çapında yurtdışında da ses getirmiş. istanbul, derya deniz… kullanmak için o kadar çok malzeme var ki… ama nedense bu malzemelerin peşine pek düşülmüyor sanki. tabii bu biraz fikir meselesi olsa da özünde maddi bir olay. fikir olup destek bulamamak sinema sektöründe ciddi bir sorun sanırım. filmi çekecek bütçe olsa, gösterime sokacak salon lazım. ancak herhalde internetin bu kadar yaygın olmasıyla bu işlerde de değişim oluyordur. tabii bunlar tamamen şu an bende ışıldıyan fikirler, iyi bildiğim bir sektör değil; afaki konuşmalar. kedisever olarak, kendi hayatını bir yerlere tutundurabilse kedi, köpek herhangi bir hayvanın da hayatına yardımcı olacak bir insan olarak çok sevdiğim bir belgesel oldu.

Yaban

lisede, birinci sınıfta edebiyat hocam aldırmıştı bu kitabı. bununla beraber küçük ağa’yı da almıştım. özet çıkarıp hocaya verecektim, buna mükabil sözlü notu almış olacaktım. tabii okumadım, internet cafeden çıktıyı aldım, el yazısıyla yazdım ve hocaya verdim. kitaplar da okulun kütüphanesine kalmıştı. hazırlıkta da benzeri olmuştu. genç werther’in acıları’nı almıştım ama okumadan doğru kütüphaneye gitmişti. on dört-on beş sene önce okumak için aldığım kitabı henüz okudum. keşke o zaman okusaydım. bu arada küçük ağa’yı da hala okumadım. kısa sürede onu da okumak istiyorum. lise yıllarım çok eğlenceli geçse de kültür, sanat, müzik, edebiyat konusunda bomboş geçti. üniversiteye gittikten sonra okumaya başladım, film, müzik tarzım oluşmaya başladı. lise yılları kocaman sokak çocuklugu.

bize anlatılanlar, kazmayla, çapayla cumhuriyeti kurduğumuz… herkes birlik oldu ve milli mücadele döneminden çıktık. lisede, tarhi derslerinde anatılanlar bunlar. hele benim gibi ulusalcı, milliyetçi kırması bir ailede büyüyünce, geçmişte herkesin sevgi kelebeği olup vatan için savaştığını düşünüyorsunuz. hiç öyle olmamış tabii. kemal tahir romanları bana bunu öğretmişti. yakup kadri de tasdik yaptı.

Bir gün, uçaklar, gene aşağıya kağıt atmaya başladılar. Sanki havadan kudret helvası yağıyormuş gibi kapışan kapışana… Alan, bir süre kağıdı okumağa çalışıyor, sonra beceremeyip katlıyor, katlıyor ve bir muska gibi kuşağının içine yerleştiriyor. Bazısı gidip imamı buluyor: -Okuyuversene, bakalım ne diyor? İmam hecelemeğe başlıyor: Muhterem Anadolu ahalisi, Kemal çeteleri mahvolmuştur. Adım adım bütün şehirleri, kasabaları zaptettik. Şimdi Ankara üzerine yürüyoruz. Sakın bize karşı düşmanca harekete kalkışmayınız. Biz sizi, Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. -Ne diyor? Ne diyor? … Biz sizi Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. Ne Halifeyi, ne de Peygamberi bildikleri var. Fakat, kurtarmağa geliyoruz sözü, bilmeksizin pek hoşlarına gidiyor. Kurtarmak! Sizi, kim kurtarabilir? Sizi gökten melekler inse kurtaramaz. Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.

kitapta çok etkileyici kısımlar var ama alttaki üstteki kısım çok ilgimi çekti. özellikle son cümle can alıcı, “Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.” kitabı okuyunca düşündüğüm bir şey daha var, o da, anadolu insanın hala aynı oldugu. değişen bir şey yok. hala kendilerinden kurturalması gereken insanlar… aradan geçen yıllara rağmen değişen hiçbir şey olmaması koca bir yazık. 

Kıskanmak

türk edebiyatından okudugum en güzel kitaplardan bir tanesi oldu. kötülük üzerine kurulu bir karakter ve onun çevresinden gelişen olaylar. seniha’nın içindeki duyguların günümüzde birçok insanda oldugunu düşünüyorum. belki o duygu, aile arasında olmasa da arkadaş çevresinde epey var. başkasının düştüğü müşkül durumdan haz duymak. başka başka memleketerde bu duyguyu ifade eden bir kelime bile oluyor. insanın içinde yaşattığı ama hiçbir zaman dısa vurmadıgı platonik bir duygu. ailesinin seniha’ya olan davranışlarından dolyı seniha, ağabeyinin içine düştüğü durumdan mutluluk duyuyor. bir nevi öc alıyor. hatta ağabeyinin içine düştüğü kötü durum, seniha’nın istediği gibi olmadığı için seniha bundan üzüntü bile duyuyor.

filme gelince söylenecek pek bir şey yok. olmamış. berrak tüzünataç’ın ve bora cengiz’in oyunculukları kötü. dönemin dilini iyi yansıtamamışlar. rollerin üstesinden gelinememiş. filmin sonuna kadar seniha karakterini izleyici sahipleniyor, seniha’nın aslında kötü bir insan olmasını çok geç anlıyoruz. oysa kitapta ilk sayfalarda seniha’nin kötü bir insan oldugun fark ediyoruz. bu yüzden her ne kadar kitaptan uyarlama olsa da karakterler bakımında çok alakasız bir film olmuş.

Türev

filmin dogma95 akımından oldugu söyleniyor. filmi izledikten sonra bunu öğrendim tabii. izleyene kadar böyle bir akımın varlıgından haberdar değildim. google’da araştırınca hakkında epey bilgi bulunuyor. ışık kullanılmamalı, doğal sesler olmalı, konunun gerçekliği ile alakalı bir takım maddeler bütününden oluşan manifestoları var. teknik olarak sinemadan anlamadıgım için o konulara hiç giremiyorum. bir izleyici olarak kendi çapımda bazı kriterler var; film, bu kriterleri sağladıgığı sürece benim için iyidir.
türev’i sevdim. oyucuları da performanslarını da beğendim. gülçin satırcığlu, bu topraklarda en beğendiğim kadınlardan birisi. filmde de olsa ona yanlış yapılmasını benimseyemedim… altın portakal’da da ödüller almış; en iyi kadın oyuncu ve en iyi film ödülü. samimi bir film. belki de temsil ettiği düşünülen akımdan dolayı böyle olmuştur. kadın erkek ilişkileri, arkadaş ilişkileri güzel işlenmiş. hayatta bunlar var. ortada çok güzel bir ortam varken, bir anda her şey kötü olabiliyor. filmde de esas oğlan söylüyor; iki gün önce sevgilisiyle evlenmek istersen, birden içinde bulundugu duruma şaşırıyor. kendisi bile fark etmiyor o duruma nasıl girdiğini. neticede tabii her şey yıkılıyor. arkadaşlıklar bitiyor, ilişki bitiyor, herkes farklı bir tarafa dağılıyor. hayat ve getirdiği tercihlerin sonucu zaman zaman acımasız olabiliyor.

Takva

filmin yapım tarihi 2006. benim lise yıllarıma denk geliyor. filmi o zamanlardan biliyorum ama şimdi izleyebildim. bunun bir sebebi de filmi korku filmi zannettmem. nedense korku filmlerine karşı bir sevgisizlik var bende. bir de bazı filmlerin de korku filmi oldugunu düsünüyorum. nereden nasıl bu fikire kapılıyorum bilmiyorum ama oluyor bazen öyle, film aklımda korku filmi olarak yer etmiş ama halbuki alakası yok. türkiye için cesur bir film. bu zamanda böyle bir film çekmek biraz zor gibi… 2006 yılı eski türkiye esintilerinin oldugu bir yıldı. o zamanlar birçok kişi memleketin bu hale düşeceğini düşünmemiştir. at koşturmak daha rahattı.
tarikatlarin, cemaatlarin içyüzü güzel gösterilmiş. maddiyatla olan ilişkilerin maneviyata dönüştürmek tarikatların sık yaptığı icraatler. sen içki içen adama kiranı veriyorsun ama o adamın verdiği kirayla talebe okutuyoruz söylemi somut örnek. işe gelince allah’la onun arasında olan din, işe gelince aralara çok fazla aracı alabiliyor
filmle ilgili eleştirim konusmalarla alakalı olacak. özellikle tarikat lideriyle, güven kıranç’ın oynadıgı karakterin dilleri fazla türkçe ve düzgün geldi bana. konusmları filmin bütününe bakınca biraz sırıttı. daha gerçekçi olabilirdi. geri kalanıyla ilgili söylenecek fazla bir şey yok. türk sinemasının iyi filmlerinden bir tanesi olmus.

Nefesim Kesilene Kadar

bu devirde babana bile güvenmeyeceksin… herhalde filmi tek cümleyle anlatmak istesem böyle anlatırdım. gerçi serap, babasının ne mal oldugunu biliyor ama yine de onun değiştiğini ümit ediyor. buna inandırıyor kendisini. belki de ablasının ve eniştesinin kendisine karşı kötü davranışlardan daha az kötüye giderek kurtulmak istiyor. ama nereden bakarsak bakalım zor hayat. daha çocuk yaşta yetiştirme yurduna düşmek, orada büyümek zorunda kalmak ve akabinde hayata karşı tutunma çabasına girmek zor. serap da bu zorlukları fazlasıyla yaşıyor. serap karakterini oynayan esme madra’nın oyunculugu harika. zaten onun oyunculugu olmasa film vasat bile olamayacak. genel olarak çok beğendiğim film olmadı ama yine de esme madra’nın oyunculugu bana serap’ın içinde bulundugu durumu hissettirdi. bir filmden ilk beklentim bu oluyor benim.eğer filmde anlatılmak istenen bana ulaşıyorsa geriye kalanlar detaya dönüşüyor. film mükemmel olmasa bile bir şey anlatabilmesiyle beni içine çekiyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Yusuf Üçlemesi

yumurta, süt bal… bu üçlüyü çok sık duyuyordum. bazen trt’de de görüyordum ama genelde ev eşrafı olunca pas geçiyorduk. durgun, az diyalog olan fimler topluca izlenmiyor. aradan birisi çıkıp bu ne diyebiliyor. filmleri sonunda izleyebildim. sırayla bal, yumurta, süt en sevdiğim oldu. bal’da çocuk oyuncunun oyunculuğu harikaydı. genelde çocuk oyuncuları pek sevmem. büyümüş de küçülmüş olarak gösterirler ama bal’daki çocuk tam anlamıyla yaşının hakkını veren çocuktu.
üçlemede yusuf’un hikayesi anlatılıyor. ilk film yumurta’da yusuf’un orta yaş dönemini görüyoruz. film izleyince yusuf’un içinde bulundugu duruma düşüşünü insan merak ediyor. bu merak kısmen yusuf’un gençliğinin anlatıldıgı ikinci filmde giderilmiş gibi olsa da yeni meraklar doğuyor. yusuf’un çocuklugunun anlatıldıgı üçüncü filmde bütün merak ettiklerimizi buluyoruz. yusuf’un sessizliği, az konuşması, durgunluğu hepsinin sebebi çocukluğunda saklı. çocukluğun anlatıldıgı bal filmi de semih kaplanoğlu’na berlin’de altın ayı ödülünü getirmiş.
semih kaplanoğlu, son dönemde yaptığı açıklamardan dolayı ülkenin muhalif kesiminden tepki gördü. açıkçası benim de hoslanmadıgım seyler söyledi. bundan ötürü izlerken önyargılı olmak istemedim. filmler izleyince de bütün açıklamarı unuttum. gerçekten ülke standartlarının üzerinde hikaye, kurgu, görsellik var. doğanın ekmeğini yeniyor deniyor ama o doğa herkesin doğası, yiyemeyen de oluyor. eline yüzüne bulaştıranları da çok görüyoruz. bu yüzden doğayı gösteriyor işte demek çok sığ bir yorum. izlerken fark etmediğim, aslında fark ettiğim ama ne anlama geldiğini bilmediğim göndermeleri de ekşi sözlük’te okudum. bazı mistik hikayelere göndermeler varmış süt, yılan metaforunu sözlük’te okudum.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Kaç Para Kaç

dönem dönem türk filmlerine sarıyorum. epey üst üste türk filmi izledikten sonra araya başka filmlere geçiriyorum. dün gece ne izlesem diye bakınırken gördüm filmi. taner birsel ismini görünce, imdb puanı da fena olmayınca izledim. 
şahane film olmuş. beyoğlu özelinde istanbul’un filmdeki zamanları ayrı güzel, insan içlenerek izliyor. doksanlarda, iki binlerin başında istanbul’da geçen filmleri izleyince, bir şehire nasıl ihanet edilir çok daha iyi anlaşılıyor. gerçi sokağa çıkınca da fark ediliyor ama filmlerde; hele hele çekimler iyiyse istanbul’un başına gelen korkunç betonlara insan üzülüyor. gerçekten harika bir şehir.
kendi halinde, işinde gücün oldugu düşünülen bir insanın dönüşümü anlatılıyor. bulunan yüklü bir para sonrası yaşanılan dönüşüm. parayı geri mi versem tereddütü, akabinde ufak tefek harcamalar ve sonrasında raydan çıkış. 
selim, bana göre her zaman parayı bulduktan sonraki gibi bir adamdı. başkaları için yaşıyordu. başkalarının fikirleri onun için önemliydi. namuslu, ahlaklı insan olmayı başkalarından övgü almak için seviyordu. en sonunda da evine gelen kadınla yaşadığı şey tüm bunlardan kopuştu. zaten o kopuş hem selim’in hem de filmin sonu oldu.

Anlat İstanbul

herhalde yerli veya yabancı şu ana kadar izlediğim filmler içerisinden en muhteşem kadroya sahip film. tam bir los galacticos. burada da birkaç defa yazmıştım, bir derdi olan filmleri seviyorum. bir şeyler anlatmak isteyen filmler derdini anlatabildiği sürece birçok hatayı ya da problemi görmezden gelebiliyorum. restoranda işlenen cinayet sonrası kürtçe konusmaktan imtina eden adamın bir anda panikle kürtçe konusması, kürt sorunuyla alakalı en güzel sahneydi. bu konularda birçok film yapılmasına rağmen hiçbir tanesi bu kadar güzel mesaj veremez herhalde. bugün böyle bir kadroyla , benzer konulara, problemlere dem vurulacak film çekilir mi emin değilim. bazı karakterlerin oyunculukları abartılı olmasa mükemmel bir iş olacakmış. ama bunlara rağmen iyi iş.