Aile Arasında

gülse birsel komedisi. filmden sonra yorumları okurken sık karşılaştıgım tanım. eğer böyle bir şey varsa ki, birçok insan böyle bir tanım yapıyorsa vardır, ben hoslanmıyorum o komediden. genel olarak sevdiğim söylenemez. özellikle dizileri hiç sevemiyorum. buna kült olmuş avrupa yakası da dahil. filme tekrar gelecek olursak inanılmaz tempolu, izlemesi yorucu bir film ama güzel.

eşlerinden ayrılmış iki insanın kesişen hikayesi anlatılıyor. filmi izlerken fark etmedim ama yorumlardan sonra fark ettim, film tesadüfler üzerine kurulu. komedi belki böyle bir şeydir bilmiyorum ama bu kadar da tesadüf olmamalı. en azından gerçekçi olmalı. o onunla karşılaşıyor. avizeci adana’da çıkıyor. sonra müşteriye fotoğraf gösterirken fiko’yu görüyor. böyle birçok sahne var. tesadüfler silsilesi.

filmlerde trans kadınlar genellikle karanlık sokaklarda yasar. gece hayatları vardır. sosyal ilişkileri bile onların karanlık taraflarıyla ilgilidir. belalılar vardır. sürekli yanlış ortamlarda bulunurlar. dövülürler, öldürülürler… tabii bunlar o hayatların gerçeği ama bu insanların da sosyal hayatları var. hayatlarını yaşıyorlar. bu minvalde behiye karakteri çok hosuma gitti. filmdeki en aklı basında insan bir trans kadındı. filmlerde ya da dizilerde pek karsılasıtıgımız durum değil. bunun bilinçli yapıldıgını düsünüyorum. yine filmde toplumun dayattıgı şekilde yasayan, muhafazakar adanalı aile tarafından kötü olarak gösterilen kız tarafı var. ailenin giydiği kıyafet yadırganıyor. dövmelere laf ediliyor. hatta ailenin bu yüzden uyarılması gerektiğini kendi aralarında konusuyorlar. yaptıklar meslek yadırganıyor. bu sürekli gözümüzün içine sokulurken problemin muhafazakar ailede olması ve bunun harika bir finalle izleyice gösterilmesini çok sevdim. ahlak satan insanların en büyük ahlaksız olaması yine şaşırtmadı.

tempolu, harala gürele gitse de sevdim filmi. zaman zaman alttan, zaman zaman direkt verdiği mesajlarla iyi iş olmuş.

Ölümlü Dünya

çok komik film. filmi böyle özetleyebilirim. gayet güzel özet oldu. uzun zamandır yerli, yabancı bu kadar komik film izlememiştim. komik film çok izledim de komik filmlere gülmüyordum ama film de gerçekten komik oluyordu. komedi filmlerine gülememek gibi bir durumum var. film ben askerdeyken piyasaya çıkmıştı ya da askere gideceğim zaman tam hatırlayamıyorum ama bu sebepten dolayı izleyememiştim. hoş, çarşı izni vardı ama onda da kışlaya erken dönme gibi mecburi olmayan bir zorunluluk vardı.

ali atay’ın limonata filmini izlemiştim. o da  komikti. ama bu ayrı komik. baştan sona çok iyi film olmuş. uykum olmasına rağmen oturdum izledim. uykum kaçtı. alper kul, doğu demirkol, feyyaz yiğit… hepsi rollerinin hakkını fazlasıyla vermiş.

filmle ilgili görsel ararken 26 ocak’ta sinemalarda yazısını gördüm. daha askere gitmeme bir buçuk ay varken piyasaya çıkmış. demek ki tamamen keyfi sebeplerle izlememişim. ama merak ediyordum çıktıgından beri. daha yeni izleme fırsatı buldum. çok da fazla şey yazmaya gerek yok. çok komik film.

Balık

film izlemek için bakınırken dikkatimi çekti. süresi de makul olunca izleyeyim dedim ama beklentimin altında kaldı. belki derviş zaim isminden dolayı beklentim yükseldi. imdb’de 5.8 gibi düşük puanı var. normalde izlemek istediğim filmlerin puanına film sitelerinden bakarım. izlenecek o kadar film varken genel olarak beğenilmemiş filmleri izlemiyorum. yabancı bir film olsa muhtemelen bu filmi izlemezdim ama hem konusu hem de derviş zaim filmi olması ilgimi çekti.

bir aile hikayesi. yasak avlanma sonucu başına hiç tahmin edemeyeceği işler gelen balıkçı kaya, hatasını fark ederek kendisini ihbar eder ve hapise girer. ortada kalan kızına da teyzesi bakmaya çalısır. tabii kaya’nın davranışı onu toplum tarafından da dışlar. derviş zaim flashforward sahnelerle hikayeyi anlatıyor. ancak hem senaryoda hem de hikaye bütünlüğünlüğünde problem var gibi. film izlerken bu hissediliyor. sinema tekniğinden anlamadıgım için çok ahkam kesmem doğru değil. sadece izlerken bir şeyin eksik oldugu hissediliyor.

vasatın altı bir film. süresi 80 dk. bu yüzden vakit geçirmek için izlenebilir. çok bir şey beklememek lazım.

Kar

film bir grup liselinin hikayesini içlerinden birisi olan müzeyyen özelinde anlatıyor. müzeyyen, toplumun kabul ettiği yaşamın dısında yaşayan, toplum baskısını hissetmeyen lise öğrencisi. lise öğrencisi olsa da iki kez sınıfta kalmış, hayatı çok da istediği gibi gitmeyen bir insan. bir gün kardeşi oldugunu iddia eden birisi gelir ve onunla tanısır. günlerini kardeşiyle geçirmeye başlar. kardeşini arkadaş grubuna dahil eder. derslerinde başarılı, tipik karşı komşunun oğlu minvalindeli ali ablasına ve ortamına hemen uyum sağlar.

zor hayatlar hep var. ancak bunu lise çağında pek idrak edemiyor insan. en azından ben öyleydim. şu anda tüm hayatım kendi tercihlerimle devam ediyor. bir topluluğa girerken, arkadaş edinirken birçok filterden geçiyor. kafamızdaki ideal insana göre davranıyor. oysa lise zamanları pek öyle değil. haliyle beraber vakit geçirdiğimiz arkadaşları daha oldugu gibi kabul ediyoruz. bu yüzden lise dönemlerini anlatan filmleri seviyorum. insanlar daha doğal ve saf oluyor. yapılan hatalar. ait oldugumuzu zannettiğimiz hayatlar. asilikler. kendimizi hep içinde bulundugumuz hayat gibi zannediyoruz. oysa hayat çok daha farklı noktalara götürebiliyor.

filmi sevdim. oyuncu grubundan bazılarını pek sevmesem de, başarılı bulmasam da film genel olarak iyiydi. yönetmeni, emre erdoğdu. henüz 28 yaşında. ilk işlerinin böyle güzel olması ilerisi için umut verici.

Peygamberin Son Beş Günü

okuduğum ikinci tahsin yücel kitabı. ilk olarak yalan’ı okumuştum. aradan epey zaman geçti. geçenlerde ne okusam diye düşünürken yalan aklıma geldi ve tahsin yücel kitabi okuyayım dedim.

kitap, sol görüşlü bir insanın hayatını konu ediniyor. okuması keyifli, sıkmadan güzel güzel akıp gidiyor. yalan’da oldugu kadar olmasa da türkçe’de ilk kez duyduğum kelimeler var. kenter kelimesini burjuva olarak kullanmış tahsin yücel. daha önce hiç duymamıştım. okurken tdk’ye baktım ama orada da göremedim. tdk’ye göre böyle bir kelime yok. kitap bir hayat hikayesi oldugundan dönem türkiye’nin sosyolojisi de dikkat çekiyor. toplumun değişimleri idrak edilebiliyor.

yalan’a göre daha çok sevdim. diğer kitapları da listeye attım. zaman, fırsat olunca yavaş yavaş onları da okumayı planlıyorum.

Euro 2024

daha hangi ülkenin kazanacağı belli olmadan üstü kapalı göndermeler siyasi kanattan gitmişti. cumhurbaşkanı erdoğan adil bir seçim yapılmasını istiyordu. bu söylemin alt metninden seçimin adil olmadığı düşüncesini çıkarabilirdik. yine cumhurbaşkanı mesut konusunu tekrar gündemi getirmesi, üstü kapalı ırkçılık göndermesi bel altı vurmaktan başka bir şey değildi. bunun yanında twitter’da takip ettiğim birtakım spor yöneticileri; bazıları müdür pozisyonunda, eleştirmeyi dahi yasaklamıştı. seçime günler kala, bu saatten sonra yapılacak eleştirinin balta görevi görmekten başka bir işe yaramayacağı düşüncesinde olanlar vardı. haklı gerekçelerle turnavının türkiye’de yapılmasını istemek kadar, yapılmasını istememek de sadece zıt bir düşünceydi. ben de zıt düşünce tarafındaydım. bu düşüncede olmamın tek sebebi de sürekli tesise para harcamanın bir şey getirmediğini düşünmem. eğer turnuvayı düzenleseydik ek harcamalar için 70 milyar lira harcanacağı söyleniyor. büyük para. şu şartlarda bu paranın çok daha verimli kullanacağı düşüncesi bile turnavayı istememek için bir sebep.

hoca verdi, ben aldım cümlesi öğrenciler arasında popülerdir. düşük not alınca hoca verir, yüksek not alınca öğrenci alır. bu da aslında başarısızlığı başka tarafa attığımızı somut örneği. uefa’nın seçimine yapılan eleştirilerde de benzer durum görülüyor. alamadık çünkü rakibimiz bizden daha hazırdı, daha tecrübeliydi, daha başarılıydı… alamadık çünkü eksiklerimiz var. ne kadar avrupalıyız tartışılır. türkler olarak sevsek de sevmesek de kültürel iktidar o taraf, bizim taraf değil. ne kadar oralıyız ve ne kadar oralı olmak için çabalıyoruz. hoş, oralı olmak gibi zorunluluğumuz da yok. neysek o olalım. başkaları tarafından oralı ya da buralı ilan edilmek çok önem arz etmemeli. ancak kendimizi bi yere yerleştirmeye zorluyoruz. almanya’nın kazanmasının elbette politik tarafı var. peki, türkiye kazansaydı bu karar tamamen sportif mi olacaktı? türkiye’nin sulu tarafının gazetecilerinden avrupa ayakta kalmaki için almanya’yı güçlendirmek istiyor, uefa da bu sürecin bir parçası minavlinde yorum yapıyor. bakış açısı böyleyse neden bu turnuvayı düzenlemek için aday olduk. o kadar yatırım yaptık. anlamak güç. başarısızlığımızı iteleme, başarısızktan kaçma huyumuzdan vazgeçmek gerekiyor sanırım. çok konusulan baska durum da sponsorlar öyle istedi. futbolun sanayileşmesi sanayisinde binlerce lira kazanan insanların, kendi televizyon programlarında ellerinde sponsorun verdiği kupalarla çay, kahve içenlerin bu yorumları yapması ironik. sponsorlar sayesinde o hayatlar yaşanıyor. bu oyun gelişiyor. elbette onların isteği seçim konusunda da önem arz edecek.

birçok konuda yetersisiz. yeterli lobi gücü sağlayamıyoruz. ülke içinde, ülke dışında politik sorunlar yaşıyoruz. tesis yapmayı gelişmişlik zannediyoruz. futbola tutkuyu sadece kendimizi duyduğunu sanıyoruz. hep iyi, yeterli olduğumu düşünüyoruz. her şeyin en güzelini hak ederiz ama bir türlü bize vermezler en güzelini. belki de hak etmiyoruzdur güzeli. uefa’nın kararının yüzde yüz hakkaniyetli oldugunu düşünmüyorum ama hak edecek kadar iyi oldugumuzu da düşünmüyoruz. karşımızda çubuk krakerle kandırılan bebek yok. artık türk yemekleri diyerek bir şeyleri yaptırabileceğimiz fikrinde vazgeçmemiz gerekiyor. önce kendi içimizi halledelim. kendi içimizde hakkaniyetli olalım. sonra başka taraflardan hakkaniyet bekleriz.

Sessiz Ev

okuduğum dördüncü orhan pamuk kitabı oldu. genelde ilk kitaptan sona doğru okunmaya başlanır ama benim için durum tam tersi oldu. sondan başladım başa doğru gidiyorum. gerçi bilinçli yapılmış tercih değildi. öyle denk geldi.diğer üç kitabın açık ara önünde sessiz ev. orhan pamuk’ın 1983 yılında basılan ikinci kitabı. yaşadığım yerin de romanda bir hayli geçmesi kitabı sevmemde büyük etken oldu. izlenen filmde türkiye adının geçmesi gibi yaşadığım yeri ismini her okuyuşumda garip bir hisse kapıldım.

kitap, birbirinden alakasız üç torunun babannelerini ziyaretlerini konu ediniyor. karakterlerin gözünden ilerliyor roman. kuşaklar arasındaki uçurum, çatışma hep var olan sorun. doğu batı arasında kalmış memleketin hala devam eden sorunu. kitapta da farklı zaman diliminde yaşayan insanların ortak sorunu. herkes kendi penceresinden haklı gibi… sanırım bu sorun türkiye için çözülemez bir problem…

Piano Piano Bacaksız

1940’lı yıllar türkiyesini anlatan 1992 yapımı bir film. yönetmeni tunç başaran. kemal demirel’in evimiz insanları kitabından uyarlama. oyuncu kadrosu epey tanıdık olsa da en dikkat çekici oyunculuk küçük kemal’i oynayan emin sivas’ın. herhalde şu ana kadar en iyi çocuk oyuncu performansını bu filmde izledim. daha önce umuda yolculuk filminde de oynamış. orada hiç dikkatimi çekmemişti. bu arada umuda yolculuk izlediğim en iyi filmlerden bir tanesi. yabancı dalda oscar ödülü almışlığı var. belki film, konusundan dolayı ayrımcılığa kurban gitmiş olabilir. tabii bu tamamen benim sallamam. normalde böylesine başarılı filmin daha çok bilinmesi gerekir ama kıyıda köşede kalmış gibi. niyet okumayı bir tarafa bırakırsam esas sebebi isviçre yapımı olması da olabilir. her ne kadar oyuncular türk olsa da ve hikaye bir türk ailesi üzerinden gitse de, film türk yapımı değil, isviçre yapımı. yönetmeni xavier koller, o da isviçreli. dolayısıyla ödülü türkiye değil, isviçre almış oluyor. bundan dolayı türkiye’de pek hakkı verilmemiş olabilir. ama filmin hikayesindeki gerçeklik memleketin gerçeği, ondan dolayı filme karşı uzak durulmuş olabilir; özellikle yapım ve gösterim zamanında…
piano piano italyanca bir ikileme. yavaş yavaş demek. filmi izleyince neden bu isim oldugu idrak ediliyor. film, bir konakta yaşayan insanları konu ediyor. her oda bir aileye ayrılmış. fakirlik. cumhuriyet, geçen 17 yıla rağmen hala emekliyor. hitler’in manyak planları, türkiye’nin savaşa her an girecekmiş gibi hazırlığından dolayı oluşan korkuyla ve yoksullukla yaşamak. yontulan ahlak kuralları, yontulmasa paparaya olan mahkumiyet. çıplak ayaklı çocuklar ve her şeye rağmen var olan saf mutluluk. filmden bir şey anladıysam o da insanların geleceğe olan umudu. çünkü filmi izlerken tamamen yoksulluk görülüyor. o yoksulluğa rağmen kimse isyan etmiyor. hatta filmin özeti olabilecek bir sahne var. kemal’in ayakları çıplak. pazarda çizme görüyor. en büyük hayali çizme sahibi olabilmek. çizmelere bakarak iç sesi konuşuyor: “benim olmasalar bile çizmeler vardılar ya, bir gün benim de olabilir demekti bu.” şu cümle tüm filmi anlatıyor. ailelerin hiçbir şey yok, sadece umutları var. esaretin bedeli filminde de andy dufresne, red’e bir mektup yazar. red, duvar dibinde o mektubu okur. orada şu satırlar geçer: “unutma red, umut iyi bir şeydir, belki de en iyi şeydir ve iyi bir şey de asla ölmez.” piano piano bacaksız’da da umut var. onca yoksulluğa rağmen umut var. çünkü umudun içinde hayat var. sahip olunacak mutluluk var. mutlu olmasak bile hayatta mutluluk var ve onlara ulaşmak için hayaller var. bu yüzden film bu kadar güzel, insana kendini iyi hissettiriyor.

Toz Bezi

istanbul’da gündelikçi olarak çalışan iki kadının hikayesi. ahu öztürk filmin senaryasonu yazmış. filmi yönetmeni de kendisi. istanbul film festivalinde ödüller almış. işçi ve kadın filmi. bazı kadın filmlerinin gösterildiği festivallerde de gösterilmiş. filmi izleyince işçi filminin yanında neden kadın filmi olduğunu anlayabiliyoruz. film, birgün’de bir köşe yazısı yüzünden tartışmaya konu olmuş. etnik film tarafı öne çıkarıldığı için ödül verildiği yazılmış. biraz acımasız eleştiri. filmin içerisinde etnik kimlikten kaynaklı yaşanan sıkıntılara gönderme var ama filmin bu yüzden desteklenip ödül aldığını söylemek biraz haksızlık olur.  mesleğe yapılan eleştiriler ve karşılaşılan zorluklar daha ön planda. işin var, para kazanıyorsun ama güvencen yok. işin olmasına rağmen iş arıyorsun. bu temalar öne çıkarılmasına rağmen filmdeki birkaç diyalog üzerinden filme vurmak yersiz.

bir tanıdığımız var. kendisi de evlere temizliğe gidiyor. yaklaşık on yıl önce ziyaretine gitmiştik bir sebepten. o zaman temizliğe gittiği evlerden birisini anlatmıştı. büyük bir kulüpte oynayan, herkes tarafından bilinen bir futbolcunun evine temizliğe gidiyormuş. anlattı durdu. adamın aslında çok iyi oldugunu ama karısının o kadar da iyi olmadıgından girdi, kendisine verilen hediyelerden çıktı. filmde de benzer taraf var. gündelikçi iki kadın inanılmaz dedikodu yapıyor. filmin gerçekçi oldugunu düşünürsek evinize temizliğe bir kadın geliyorsa, büyük ihtimalle arkanızdan sallıyor ve dedikodunuzu yapıyor. tabii tüm genellemeler gibi bu da yanlış. ancak film boyunca o kadar göze sokuldu ki, insan ister istemez bütün temizlikçiler hakkında bir yargıya kapılıyor. belki de temizliğe gidilen evlerdeki tepeden bakmaktan kaynaklıdır. çünkü ayrı iki dünya var. birbirlerinin hayatlarına dahil olan ama hiçbir zaman karışmayan.

birgün’deki eleştiri gündeliğe giden kadınların kürt olmasının fazla göze önüne çıkarılmasından dolayı… bu tip filmlerin bilinçli olarak desteklendiği ve tamamen bu sebepten ödül verildiği eleştirilmiş. bir sahnede iki ev sahibi konuşurken kahve getiren temizlikçiye kadınlardan birisi buyur sen de gel diyor ve oturtuyor. temizlikçiye sen nerelisin diyor. beyaz teninden dolayı çerkeslere benzetiyor. sonra, aralarında konuşurken başka birisi hakkında, hanımefendi bir kadın, çok iyi insan, biliyor musunuz kürtmüş, hiç tahmin etmezsiniz minvalinde konuşuyorlar. tabii o zaman kamera temizlikçiyi gösteriyor. yine başka bir sahnede iki temizlikçi kadın iş görüşmesindeler. memleketleri soruldugunda daha önce çerkese benzetilen, ben karslıyım ama çerkesim diye yanıt veriyor. kimliğinden kaçıyor. eleştiriler bu sahnelerin kör göze parmak sokulmasından dolayı… katıldığım bir eleştiri değil tabii. bunlar memlekette kendisini azınlık olarak gören her insanın karşılaştığı sorunlar. memleket gerçekleri.

filmi izlediğim kaynakta ses sorunu var sanıyordum ama sorun yokmuş. genel bir eleştiri var bu yönde. bazı diyaloglar anlaşılmıyor. diğer bir eleştiri, kadınlardan birisi zazaca ya da kürtçe konuşuyor ama altyazı yok. bunu problem edenler var ama benim için büyük bir sorun değil. kadının ne konuştugu anlaşılmıyor ama ne için konuştugu anlaşılıyor. filmin izleyiciye vermek istediğinin de bu oldugunu düşünüyorum. gönül yarası filmindeki bu şarkıya ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir tadında sahneler. duygu karşı tarafa geçtikten sonra içeriğin çok önemi yok. üç aşağı beş yukarı içerik tahmin edilebiliyor. yönetmenin ilk filmi oldugunu düşünürsek olmuş bir film.