Organize İşler

birçok kişinin izlediği ama benim izlemediğim kült film çoktur. bu da onlardan bir tanesi. filmden birçok replik, espri dile dolanmış günlük hayatta insanlar tarafından kullanılıyor. belki esprileri yapan insanların birçoğu, esprilerin filmden oldugunu bilmiyordur. bazılarını biliyordum ama birçok espriyi filmde görünce şaşırdım.

filmin kadrosu çok iyi. ufak tefek rollerde olan oyuncular da zamanla popülerleşmiş kendi kitlesini yaratmış. bazıları yancılıktan başrollere terfi etmiş.

film, tempolu, süresi makul kendini izlettiriyor ama hikayede ya da kurguda bir problem var gibi. bu tip filmleri izlerken çok sık aynı şeyi hissediyorum. haldur haldur film akıp gidiyor ama hikaye bütünlüğünde bir şeyler oldu bittiye getiriliyor gibi hissediyorum. kopukluk oluyor. teknik bilgim olmadıgı için sorunun ne oldugunu net ortaya koyamıyorum. ali ihsan yavuz sendromu gibi bir şey; hiçbir şey olmasa da kesinlikle bir şey oldu; bir sorun var, bir sıkıntı var filmde.

sazan sarmalı’nı izlemeden önce bu filmi izlemek istiyordum. organize işler’i çok fazla sevemedim. bazı filmleri zamanında izlemek güzel sanırım. recep ivedik filmi çıktıgından liseye gidiyordum. çok hosuma gitmişti. herhalde ilk film su anda vizyona girse ilgimi çekmez. organize işler de vizyona girdiğinden lise dönemime denk gelmiş. o zamanlar izlesem keyif alırmısım. bana hitap edermiş. ama tabii aradan yıllar geçti. neredeyse 30 oldum ve zevkler, igiler farklı evrildi. haliyle bu tip filmlerin içine giremiyorum.

Taksim Hold’em

michaeld önder filmin yönetmeni. ilk uzun metrajlı filmi oldugu söyleniyor. film eleştirilerinde adını epey gördüm. bayagı övülüyor. kendisinde gelecek görülüyormus.

taksim hold’em’de gezi parkı protestoları zamanında bir evde geçenler anlatıyor. tek mekan filmi. dısarıda eylemler devam ederken, otuzlu yaslarında dört arkadaş evde toplanıp poker oynamak istiyor. tabii gezi parkı desem de filmde gezi parkı ile alakalı bir şey söylenmiyor. protestonun neden var oldugu, neden insanların sokakta olduguna dair bir şey söylenmiyor. bu yüzde filme gezi parkı hakkında yapılmış bir film olarak bakmamak lazım. ama tabii bazı diyaloglardan olayın gezi protestoları oldugu anlasılıyor.

film hakkında okudugum yazılarda ekseriyetle herkes odun karakteriyle kendini özdeşleştiriyor. ama birçok insanın altan gibi oldugunu düşünüyorum. en azından gezi parkı olaylarında dısarıda olan birçok insan altan gibiydi. sürekli tweet atma hali, olayları bağlamından ve gerçekliğinden koparıp manasız genellemeler yaparak insanları yargılamalar, bazı insanların ortam peşinde olmaları, goygoy, muhabbet, hayalin ötesine giden ütopyalar… olayların içindeyken böyle düşünmek tabii normal. protestoların üzerinden 6 sene geçtikten sonra, olayların soğumasıyla daha odun gibi düşünen insanları da anlayabiliyorum.

türkiye’de bu tip toplumsal olaylarda en büyük problem altan gibi karakterler… heyecanlı ama korkak, değişimi istiyor ama değiştirmek istemiyor. gencim ve geleceğim elimden alınıyor, başkasının tahakkümlerinde yasıyorum, hukuksuzluk var, düzene karsı gelelim, harekete geçelim diyerek galeyan yaratırlar ama olan rafi gibilere olur. işinden istifa ettiğiyle kalır, harekete geçer sokağa çıkar ama kendini gözaltında bulur. altan gibiler sürekli şikayet ederek yaşamaktan, sosyal medyada ortalıgı harlamaktan başka bir halta yaramazlar. türkiye’nin en parazit insanları. filmde de sürekli şikayet eden, düzene karşı gelen, bağıran, slogan atan, ortalıgı velveleye veren altan olmasına rağmen mantıklı hiçbir aksiyon almayan yine altan. bu tip altanlar o kadar çok ki toplumda, bu yüzden her şey slogandan ibaret kalıyor. sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla sesleri daha çok çıkıyor, gürültüleri duyuluyor ama silüetleri bile ortalıkta gözükmüyor. gözükse bile hafif bir bulutla, iki yudum suda eriyen pamuk şeker gibi altanlar bir anda yok oluyor.

bazı diyaloglar havada kalsa da, senaryo vasat olsa da sevdim filmi. ilk uzun metraj, bağımsız sinemadan çıkabildiği kadar güzel bir şey ortaya çıkmış. türkiye’de toplumsal bir olaydan, özellikle eğitimli denilen kişilerin katıldıgı toplumsal olaylardan bir şey çıkmayacağı güzelce, hiçbir düşünce biçimini yargılanmadan güzelce ortaya koyulmuş.

Taksim Hold'em

michaeld önder filmin yönetmeni. ilk uzun metrajlı filmi oldugu söyleniyor. film eleştirilerinde adını epey gördüm. bayagı övülüyor. kendisinde gelecek görülüyormus.

taksim hold’em’de gezi parkı protestoları zamanında bir evde geçenler anlatıyor. tek mekan filmi. dısarıda eylemler devam ederken, otuzlu yaslarında dört arkadaş evde toplanıp poker oynamak istiyor. tabii gezi parkı desem de filmde gezi parkı ile alakalı bir şey söylenmiyor. protestonun neden var oldugu, neden insanların sokakta olduguna dair bir şey söylenmiyor. bu yüzde filme gezi parkı hakkında yapılmış bir film olarak bakmamak lazım. ama tabii bazı diyaloglardan olayın gezi protestoları oldugu anlasılıyor.

film hakkında okudugum yazılarda ekseriyetle herkes odun karakteriyle kendini özdeşleştiriyor. ama birçok insanın altan gibi oldugunu düşünüyorum. en azından gezi parkı olaylarında dısarıda olan birçok insan altan gibiydi. sürekli tweet atma hali, olayları bağlamından ve gerçekliğinden koparıp manasız genellemeler yaparak insanları yargılamalar, bazı insanların ortam peşinde olmaları, goygoy, muhabbet, hayalin ötesine giden ütopyalar… olayların içindeyken böyle düşünmek tabii normal. protestoların üzerinden 6 sene geçtikten sonra, olayların soğumasıyla daha odun gibi düşünen insanları da anlayabiliyorum.

türkiye’de bu tip toplumsal olaylarda en büyük problem altan gibi karakterler… heyecanlı ama korkak, değişimi istiyor ama değiştirmek istemiyor. gencim ve geleceğim elimden alınıyor, başkasının tahakkümlerinde yasıyorum, hukuksuzluk var, düzene karsı gelelim, harekete geçelim diyerek galeyan yaratırlar ama olan rafi gibilere olur. işinden istifa ettiğiyle kalır, harekete geçer sokağa çıkar ama kendini gözaltında bulur. altan gibiler sürekli şikayet ederek yaşamaktan, sosyal medyada ortalıgı harlamaktan başka bir halta yaramazlar. türkiye’nin en parazit insanları. filmde de sürekli şikayet eden, düzene karşı gelen, bağıran, slogan atan, ortalıgı velveleye veren altan olmasına rağmen mantıklı hiçbir aksiyon almayan yine altan. bu tip altanlar o kadar çok ki toplumda, bu yüzden her şey slogandan ibaret kalıyor. sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla sesleri daha çok çıkıyor, gürültüleri duyuluyor ama silüetleri bile ortalıkta gözükmüyor. gözükse bile hafif bir bulutla, iki yudum suda eriyen pamuk şeker gibi altanlar bir anda yok oluyor.

bazı diyaloglar havada kalsa da, senaryo vasat olsa da sevdim filmi. ilk uzun metraj, bağımsız sinemadan çıkabildiği kadar güzel bir şey ortaya çıkmış. türkiye’de toplumsal bir olaydan, özellikle eğitimli denilen kişilerin katıldıgı toplumsal olaylardan bir şey çıkmayacağı güzelce, hiçbir düşünce biçimini yargılanmadan güzelce ortaya koyulmuş.

Sofra Sırları

bir ümit ünal filmi, senaryo da kendisine ait. izlediğim ikinci ümit ünal filmi oldu. daha önce anlat istanbul’u izlemiştim. muhteşem bir kadro vardı o filmde. güzel filmdi.

sofra sırları bir ev kadının hikayesi. mutsuz bir evliliğin, kendisini kocasına adamış neslihan’ın hikayesi.

filmi öğrendiğimden beri büyük bir beklentiye girdim. 2018 yılı en iyi film listelerinde sofra sırları’nı sık sık görüyordum. bu yüzden izleme ihtiyacı hissettim. ucuz komedi filmlerinin arasında zaman zaman kaliteli işler çıkabiliyor. belki de beklentimi yükselttiğim için çok beğenemedim filmi. hatta izlerken zaman zaman sıkıldım. filmin komedi tarafı olsa da bu kadar cinayetin sonunda bu kadar basit olmamalıydı final. filmin süresi biraz daha uzun tutulup daha ayrıntılı işlenebilirdi konu. hikaye biraz geçiştirilmiş ya da bilinçli olarak neslihan’ın haletiruhiyesinin önüne geçilmek istenmemiş. çünkü tamamen onun üzerinden, onun dünyasından gidiyor film.

filmle ilgili en güzel şey demat evgar’dı. herhalde ondan başkası bu kadar iyi oynayamazdı. rol onun için yazılmış gibiydi. muhteşem oyunculuk.

Gişe Memuru

tolga karaçelik filmi. izlediğim üçüncü filmi. önce sarmaşık ardından kelebekler en sonunda da ilk filmi olan gişe memuru’nu izledim. aralarında sıralama yapacak olsam en sona gişe memuru gelir sanırım. gişe memuru, altın portakal’da en iyi ilk filmi ödülünü, serkan ercan da en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.

film, dünyaya düşmesi beklenen meteor haberleriyle başlıyor. bu haber kendisiyle beraber baska dünyalarda da yasayan kimseyi ilgilendirmiyor. sadece kendi dünyasında yasayan kenan’ı ilgilendiriyor. çevresinden kopuk yaşayan kenan’ı meteor’un bu kadar ilgilendirmesi de ayrı ironi…

filmde en dikkat çektiğim yer kenan’ın berber arkadasına babasıyla ilgili serzenişte bulundugu kısımdı. kapı girişindeki lambayı tamir etmesini söyleyen baba, kenan’ın olaya et atmasını beklemeden kendisi tamir ediyor. basit bir lamba değişimi aslında tamir de sayılmaz. ama kenan buna çok tepki gösteriyor. arkadaşına, küçüklüğümde de böyleydi, önce yapmamı söyler sonra yapmamı beklemeden kendi yapardı diyor. kenan’ın kendi içine kapanması, para al para ver şeklinde monoton bir gişe memuru hayatı yaşamasının sebebi de bu. çocuklugundan beri dünyadan koparılmış. bir şeyi yapması beklenirken, yapılması gereken şeyin sürekli başkaları tarafından halledilmesi onu dümdüz bir hayatın içine atmış. kendisi de zamanla bunu fark etmiş olmalı, hem basit bir lamba değişiminden dolayı babasına kızıyor hem de kimseye fark ettirmeden gece karanlıgında babasının arabasını tamir ettirmeye çalısıyor. tamiri kimseye söylememesi de arabayı tamir ettikten sonra tek basıma, kimse yardım etmeden yapabildim motivasyonundan kaynaklı.

türkiye kenan gibi yetiştirilmiş çocukların ülkesi. sürekli çocuktan bir şey yapması beklenir ama çocuga yapma fırsatı vermeden büyükler tarafından o iş yapılır. çocuk düşünce çocuğun kalkmaya çalışması beklenmeden çocugun belinden tutulur iki ayak üstüne tekrar konur. hal böyle olunca çocuk yetişkin olunca yine birilerine ihtiyaç duyuyor. babası kenan’a lambayı değiştirmesini söylüyor ama o kadar alışmış ki arkasının toplanmasına basit bir işe bile koyulmuyor. lambayı tekrar kontrol ettiğinde lambayı çalışır vaziyette görüyor. hala kontrol aşamasında. eğer lamba o gün bozuk olsa kenan yine yapmayacaktı. kenan’ın bir nevi hayatı yaşama şekli böyle… sürekli etrafının toparlanmasıyla geçen bir hayat.

hayaller, rüyalar, gerçekler iç içe geçmiş… görüntüler muazzam. yukarıda ödülleri yazdık ama film en iyi görüntü yönetmeni ödülünü de almış. tolga karaçelik filmleri her ne kadar bana hitap etmese de farklı işler yapmasını seviyorum.

Arif v 216

buraya izlediğim filmlerle ilgili yazmayı seviyorum. blogun şu an varolma sebebi de biraz bu ama biraz savsaklıyorum. yoğunlugum, işim gücüm de yok ama yine de yazma konusunda tembelim. yazdıgım şeylerin de edebi niteliği yok. eleştirmen değilim, akademik olarak sinemaya hakim değilim. yazdıgım şeyler genellikle filmin bana hissettirdikleri, düşündürdükleri…

arif v 216 iki hafta önce izledim. izlememin üzerinden de 4-5 film daha izledim. onlar hakkında herhangi bir şey yazmadım ama aklımda kaldıgı kadarıyla bir şeyler karalamayı düşünüyorum.

geçtiğimiz yılın filmi. benim askere gitme hazılıkları yaptıgım döneme denk geliyor. maddi olarak sıkıntılar oldugu için sinemaya kolay kolay gitmek problem oluyor. o yüzden malum ortamlara düşmesini beklemiştim. sonra araya askerlik girince haliyle izlemek, okumak için epey şey birikti. nihayet izleyebildim. cem yılmaz’ın dahil oldugu işlerin hepsini izlemeye çalışıyorum. farklılık hoşuma gidiyor. arif v 216 da farklı bir iş. ama bana göre değilmiş zira filmi izlerken bayağı sıkıldım. film vizyona girdikten sonra hakkında da çok şey okumuştum. göndermeler oldugunu, onları yakalayamayanların filmin havada kaldıgını okumuştum. bunları bilerek izlememe rağmen sevemedim. gülemedim. filmin içine bir türlü giremedim. sanırım ilk defa cem yılmaz’ın içinde oldugu bir işi zoraki bitirdim. tempolu, daldan dala, inanılmaz yorucu bir film aslında. geçmişe gitmeler, yeşilçam ünlüleri, tekrar günümüze gelinmesi… anlatınca hikaye güzel gelse de iş pratiğe dökünce öyle olmamış.

İklimler

2006 yapımı nuri bilge ceylan filmi. uzun süredir izlemek istediğim ama sürekli izlemeyi ertelediğim, arada kaynayıp giden filmlerdendi. geçenlerde yine bir tane en iyi 100 film listesi gördüm. le monde yapmış listeyi. listede sadece iklimler var. filme olan merakım bu haberle birlitkte daha da artınca dün oturdum izledim.

nuri bilge ceylan ve ebru ceylan birlikte oynamışlar. kadın, erkek ilişkisi anlatılıyor. bencil bir insan gibi. ilişkiden beklentileri tamamen kişisel. aylar sonra tekrar bahar’ın yanına gidip onunla beraber olmak istemesi de bu minvalde. bak, ben geldim, değiştim hadi yeniden deneyelim. bahar’ın ağlamaları dısında ne hissettiğini bilemiyoruz. oysa ayrılık sonrası isa’nın hayatı ayrıntısıyla gösteriliyor. rutin hayatına devam bir insan. bahar’a değiştim dese de ortada değişim de yok. çünkü değişime dair herhani bir izlenim yok. isa belli ki sıkılmış. serap’la hayvani dürtülerini giderdikten sonra tekrar insani bir şey istedi ve bahar’a gitti. bahar’la tekrar birlikte olsa zaman zaman yine serap’a koşacak. çünkü kendi ihtiyaçlarını gidermek onun için önemli.

filmin konusu, hikayeyi ele alış biçimi güzel olsa da nuri bilge ceylan’ın oyunculugu epey kötü. keşke kendisi yerine başkası oynasaymış. özellikle motorsiklet sahnesi oyunculuklardan ötürü amatörce olmuş. ebru ceylan yine işi kotarmış gibi. her ne kadar film boyunca çok göz önünde olmasa da en azından işin ağırlığını kaldırabilmiş.

herhalde ahlat ağacı kadar sevebileceğim başka bir film olacak mı bilemiyorum. benim için mükemmel bir filmdi. harikaydı. keza uzak filmi de iyiydi. bir zamanlar anadolu’da, kış uykusu iyi filmlerdi. üç maymun bunlardan biraz geri kalsa da fena değildi. iklimler biraz da oyunculuklar yüzünden pek olmamış gibi. ama her şeye rağmen sevdim filmi. hayatın içinde, hepimiz farklı bir türünü yaşadıgımız bencillik güzel işlenmiş. film, izlediğim diğer nuri bilge ceylan filmlerinden gerisinde olsa da kuşkusuz belirli bir eşiğin üzerinde. sırada kasaba ve mayıs sıkıntısı var.

Kelebekler

senenin merak ettiğim yapımlarındandı. izlemek istiyordum. çok önemli bir ödül alınca merakım daha da artmıştı. tolga karaçelik’in sarmaşık filmini izlemiştim. çok begenmiştim. biraz o filmin bana doğal referans olmasından dolayı bu filmi de seveceğimi düşünmüştüm ama öyle olmadı.anneleri vefat etmiş, babalarından ayrı, birbirinden de ayrı üç kardeşin hikayesi anlatılıyor filmde. baba, en büyük çocuguna kardeşlerini toparlayıp hemen köye gelmesini istiyor. kardeşler de babanın bu isteğine uyarak ne oldugunu bile bilmeden hep beraber arabayla köye doğru yola çıkıyorlar. ucundan kıyısından yol filmi tadı da var.

filmi sevmedim. çünkü bana fazla zorlama geldi. sevmeme sebebim senaryodan kaynaklı. köydeki diyaloglar, cenaze fazlasıyla zorlama ve gerçek dışı. elbette bu bir komedi filmi, olayın ve durumun içinde abartı olacak ama bu abartının gerçekle olan çizgisi önemli olmalı. o çizgiyi geçince gerçeklikten kopuş oluyor.

filmden sonra okudugum yorumlarda epey beğenen oldugunu gördüm. youtube’da filmle ilgili değerlendirme videolarını izledim. filmin aldıgı sundance ödülü ile ilgili bir konu dikkatimi çekti. ödülü daha önce duymuştum ama neden verildiği, ne tür filmlere verildiği, ödülle amaçlanan nedir gibi soruların cevaplarını bilmiyordum. kültür bakanlıgı’ndan destek bulamayan film, yüzlerce film arasından sıyırılıp prestijli bir ödül alıyordu. bu durum bende merak uyandırdı. filmle ilgili ilker canıklıgil’in videosu izledim. beğendiğini söylüyor filmi. neden ödül aldıgını da sundance’in ne oldugunu söylerek açıklamaya çalısıyor. videoda değindiği bir nokta var. bağımsız sinemayı bir nevi desteklemek için bu ödül veriliyor. farklı kültürleri tanıtmak gibi kendi içinde de misyonu var ödülün. bu yüzden filmde farklı bir kültür, güzel bir üslupla anlatıldıgı için ödül aldı muhtemelen. benim için sorun tam olarak burada. abd’de yaşayan bir insan olsam bu film çok hosuma giderdi. çünkü türkiye’deki kırsal hayatla, aile ilişkileriyle, kültürle alakalı çok fazla bilgim olmazdı. her şeyi filmde anlatıldıgı gibi oldugunu düşünürdüm. ama türkiye’de yaşadıgım ve türk oldugum için filmde anlatılan olayların öyle olmadıgını düşünüyorum. örneğin cenaze merasimi fazlasıyla abd tadında. defin edilen kişinin mezarda kalması, hocanın aydınlanma yaşaması, kaçması ve cemaatin hocayı kovalaması, cenaze sahiplerinin ve cenazenin ortada kalması; bunlar mümkün olmayan olaylar. abartı sınırının fazlasıyla geçildiği noktalar.  bununla beraber cenazeden bir gün önce üç kardeşin toplanıp rakı içmesi, köyde evin avlusunda bağıra bağıra şarkı söylemeleri de olacak işler değil. tabii bir insan dilediğini yapar. böyle bir olay yaşanması kişinin kendi özgürlüğü. ama ortada bir kültür anlatımı varsa ki, ödülü alma sebebi olarak gösterilen sebeplerden bir tanesi bu durum, böyle bir kültür türkiye’de yok. bu yüzden bazı sahneler zorlama geldi. bartu küçükçağlayan’ın oynadıgı kenan karaterinin suratında tavuk patlıyor ve adam tüm gün yüzünde kanla geziyor. bir kişi de çıkıp yüzünü yıka demiyor. akşam çıkıyor, gece geliyor yüzünde hala kan… tüm bunlar filmden aldıgım tadı düşürüyor. final sahnesi ayrı bir hikaye… filmin hikayesi ağır dram içeriyor ama aynı zamanda da yoğun komedi var. film yoğun dramdan çıkarılıp daha makul bir şekilde bağlanmaya çalışmış ama o da pek olmamış gibi…

çekimler, görüntüler çok iyi, hikaye de güzel ama senaryo maalesef zayif kalmış. tabii bu kültürü sundance nereden bilsin? çekim harika, kurgu güzel, kültüre hakim olmayan biri için senaryo da güzel, oyunculuklar iyi haliyle ödül almamak için bir sebep yok.

Yol

hayal mayal izlediğimi hatırlıyordum. filmi izlemeye başlayınca bazı sahneleri gördüğümü anımsadım ama ne zaman izlediğim konusunda hiçbir fikrim yok. geçenlerde ünlü yönetmenlerin en sevdiği filmler isimli bir liste gördüm. ilgimi çeker böyle listeler, merak edip incelerim. orada da birçok ismin favori filmlerden bir tanesi olarak dikkatimi çekti yol. elbette filmin varlıgından o listeyle haberdar olmadım. film izlemeyi seven birçok insan, izlemese de yol filmini duymuştur. hakkında iyi kötü bir şey biliyordur. benim durumum da bundan halliceydi. yasaklı bir film, ödül aldı, yılmaz güney çekim sırasında hapishanedeydi vs.

film, yılmaz güney ile bilinse de yönetmeni şerif gören. bu konuda da zaman zaman tartışmalar olabiliyor. bir film kime aittir, kimle bilinir? yönetmen mi, senarist mi ön plana çıkar. bu tartışmalardan bağımsız ikisnin de emeği bir hayli fazla… cezaevinde bulunup böyle bir senaryo yazmak, senaryonun ve filmin nasıl olacağının yönetmene aktarılması, yönetmenin yılmaz güney isminin altında kalmadan hem maddi hem de coğrafi zorluklarla bu filmi çekmesi büyük işler. tüm bu zorluklardan çıkan yol, 1982 yılında cannes’da en iyi ödül filmini alıyor. kurgusunu hapishaneden yurtdışına firar eden yılmaz güney yapıyor. film uzun süre türkiye’de gösterime girmiyor. yasaklanıyor. neden yasak oldugunu dönem şartlarından anlayabiliyorum. diyarbakır ekrana geldiğinde büyük puntoyla ekranda kürdistan yazması, bugün çekilmiş bir filmde olsa yine tepki görecektir. nitekim tüm yasaklara rağmen film 1999 senesinde yılmaz güney’in eşinin çabalarıyla türkiye’de de gösterime giriyor.

yol, beş mahkumun hikayesini anlatıyor. en vurucu seyit’in hikayesi olsa da salih’in hikayesi beni daha fazla etkiledi. özellikle hasta yatagadında arkadaşını ziyeret ettiği sahnedeki diyaloglar film boyunca beni en çok etkileyen kısımdı. insan yalan söylüyor. başkalarına da söylüyor kendine de söylüyor. işin daha kötüsü bu yalanların zamanla gerçeğe dönüşmeye başlaması. salih, kayınbiraderinin ölümünde suçunun olmadına kendini ikna etmiş. bu yalana inanmış. arkadaşı diyor, savcıya, hakime yalan söylüyorsun, peki ama bana neden yalan söylüyorsun? ne hakimim, ne yargıcım… insanın çevresinde böyle yargısız, infazsız olayları oldugu gibi kabul eden insan bulunması büyük nimet. genelde hikaye öyle olmaz çünkü. yargılamalar, serzenişler, öğütler bolca olur. oysa insanın ihtiyacı sadece yargılamayan bir insan. olayları oldugu gibi kabul eden, dinleyen.

filmde tüm karakterler dönemin toplumun içinde bulundugu çarpıklığı, cehaleti gösteriyor. ahlak bekçileri filmde anlatılan her hikayede var. trende yolcular, seyit’in karısının ailesi, mevlüt ve sevdiği kadının peşine takılan kadınlar… toplumun ahlak bekçileri. her zaman her ortamdan her anda var olan ahlak sorumluları. yok olmuş değiller.

dublaj problemi bir hayli fazla. güçlük içinde çekilmiş, teknik problemler olan bir film. bunu anlayışla karşılayabiliyorum ama yine de bana fazla adından söz edilen bir film gibi geliyor. yılmaz güney’in içinde bulundugu durum ve hikayesi, filmi biraz daha değerinden yukarıya çektiğini düşünüyorum. her şeye rağmen 1982 yılında böyle bir film çekmek cesaret istiyor. belki de bu cesaret filmi şu anki değerinde tutuyor.

Müslüm

filmi vizyona girdiği günden beri izlemek istiyordum ama bir türlü fırsat olmuyordu. nihayet dün izleyebildim. salonda yaşlı diyebileceğim insan çok olması dikkatimi çekti. epey 60 yas üstü insan vardı. bununla beraber gençler de epey yoğundu. değişik kitlesi var filmin. her kesimden izleyici bulmuş. filme gitmeden önce spoiler yemeden birçok yorum okudum. bu yorumlardan da haliyle beklenti oluştu. beklediğim kadar iyi bir filmle karşılaşmadım. sanırım okudugum yorumlar beklentimi fazla yükseltti ama müslüm gürses’i çok seven, hayranlık duyan birkaç kişiden de filmin iyi olmadıgına dair yorumlar okudugum için beklentimin biraz düştüğünü düşünüyordum. aşırı merakla filmi izledim. niyahetinde tatmin olmadan sinemadan ayrıldım.

müslüm gürses ikonik bir adam. hayatının zor oldugunu biliyordum ama bu kadar sert, üzücü bir hayatı oldugunu tahmin etmiyordum. annesi, babası, kardeşleri… çok zor bir hayatın içerisinden çıkıp bu noktaya ulaşabilmiş. müslüm gürses son yıllarda farklılaşmıştı. seslendirdiği şarkılar farklılaştı, haliyle hayran kitlesi farklılaştı çok daha geniş kesime hitap etmeye başlamıştı. müslümcüler lümpen, avam hatta daha da altı görülürken bir anda müslüm gürses dinliyor olmak diye bir şey ortaya çıktı. arabesk müziğin yanından geçmeyen insanlar müslüm gürses dinlemeye başladı. şarkıları dizilere, filmlere jenerik oldu. müslüm gürses jiletçi denilen insanlardan alındı, başka bir yere koyuldu. filmde bunlar görülemiyor. kendilerine zarar veren hayran kitlesi nasıl oluşmuştu? neden diğer arabesk şarkılar söyleyen sanatçılarda değil de müslüm gürses dinlerken insanlar kendilerinden geçiyordu? müslüm gürses’i diğer sanatçılardan farkı neydi? okudugum, dinlediğim kadarıyla müslüm gürses konserleri yasaklanma noktasına bile gelmiş zamanında. hem bu noktaya nasıl gelindiğine ve o hayran kitlesinin nasıl oluştuguna dair hem de yaşanan dönüşüme; müslüm gürses’in farklı şarkıları yorumlaması ve zamanında kitlesine lümpen denirken bir anda oluşan müslümcülere dair bir şey anlatılmıyor. buralar pas geçilmiş. şarkılarla, türkülerle, konserle görüyoruz bu kısımları. neden oldugunu göremiyoruz. filmde dram dozajı inanılmaz yüksek. müslüm gürses’in karşılaştıgı acılar verilmiş. müslüm gürses müslüm baba olduktan sonra, belli bir konum edindikten sonraki kısımlar geçiştirilmiş gibi. filmin ilk yarısındaki aile içi yaşanan travmaları göstermek için film yapılmış sanki. arabesk kültürün oluşumuna, müslüm gürses’i müslüm gürses yapan müslümcülere dair pek bir şey göremiyoruz. hatta müslüm gürses ile ilgili, filmle alakalı yorumları okurken de en müslümcü olmak gibi yorumlar var. babayı biz çok önceden severdik, şimdi kıymete bindi tarzında yorumlar çok bulunuyor. müslüm gürses tabiri caizse alt insan olarak görülen insanlardan çıktı baska kesimin müslüm babası oldu. haliyle hor görülen kitlenin de sahip çıkışı var. aslında bu bile filme girebilirdi. çünkü çok bariz bir dinleyici kitlesinde değişim var. bir tarafta müslüm gürses’in eski sadık hayranları, bir yanda da yeni nesil şarkılarla onu seven kesim. ortak paydaları müslüm gürses.

muhterem nur ayrı paragraf konusu. muhterem nur’un hikayeye konu olması daha ayrıntılı olabilirdi. başlı başına film olabilecek hayatı var. ikisini bir noktada birleştiren sevgi elbette ama o sevginin altına dolduran bir şey daha olmalı. aralarındaki bağın sevgiden öte ya da sevgiyi oluşturan kimyanın başka bir şey oldugunu düşünüyorum. aralarındaki ilişki daha güzel aktarılabilirdi. zerrin tekindor da olmamış. oyuncu olarak filmde tek sırıtan isim olabilir.

farklı bir iş yapmaya çalışılmış. görüntüler güzel, oyunculuklar iyi, eldeki hikaye kuvvetli ama tam olarak beklentimi karşıladıgını söyleyemem. hikayede birçok ana konu eksik oldugundan idare eder türünden bir film olmuş.