Nasipse Adayız

kitapçı gezerken zaman zaman kitabı görüyordum, dikkatimi çekiyordu ama alıp okumuyordum. sadece nasipse adayız özelinde değil, ercan kesal’ın diğer kitaplarına karşı da aynı tutumum vardı. nedense kendisinin kitaplarını okuma isteği bende olmuyor. birkaç yazar daha var, dikkatimi çekse de okuma isteğim yok. 
filme gelecek olursak bazı noktalar fazla karikatürize olsa da gerçeklik payı oldukça yüksek. kıyısından köşesinden dernekçilik, yerel yönetimlere bulaşmış insanlar işlerin filmde anlatıldığı olduğunu bilir. zaten türkiye’de genel olarak belediyeleri özellikle batıdaki ilçeleri hemşeri dernekleri yönetiyor. onların isteklerini, taleplerini tatmin ettikten sonra hatırı sayılır oy alabiliyorsunuz. büyük mahallelerin muhtarları önemli olabiliyor. tek bir dedikoduyla seçilme şansınızı sıfıra çekebiliyorlar. işler böyle yürüyor. düğün salonlarında düzenlenen geceler, yemekler kıçı kırık muhtarların peşinde dolanmalar, ilçedeki güçlü tarikatların liderleri önünde el pençe durmalar… türkiye gerçekleri. doğuda işler nasıl işlediğini pek bilmesem de batıda böyle işliyor. adaylar zaman zaman selam dahi vermeyeceklere insanlara büyük tavizler verebiliyor. her şey seçilebilmek için.
film kültür bakanlığı destekli… acaba filmde muhalif partiden seçime giren aday yerine iktidar partisinden aday görsek aynı yine olur muydu? ya da bir numara malum şahıs olsaydı… zannetmiyorum. gerçi filmin politik mesaj dozajı çok yerinde. bu iyidir, kötüdür diyerek ahlak dersi verilmiyor. işler böyle yürüyor diyerek durum ortaya konuyor ki; gerçekten öyle yürüyor. ahlak dersi vermiyor diyorum ama film boyunca yaşanan ahlaksız net bir şekilde hissediliyor. izleyiciye geçiyor.
 ercan kesal’ın ilk uzun metraj filmi. netflix’te görmeye alışkın olmadığımız özgünlükte bir film. gerçek hayattan uyarlanan filmleri seviyorum. bu da onlardan bir tanesi. kusurları olsa da iyi film.

Uzak İhtimal

filmi çok daha önceden izleyecektim ama mahmut fazıl coskun’la ahmet hakan’ın kardes olduklarını öğrenince bir anda filmden de soğumustum. zira ahmet hakan fazlasıyla irrite edici bir insandı benim için. bu yüzden kardesinin yapmıs oldugu filme karsı da soğuklugum olusmustu. oysa nadir sarıbacak’ı izlemek istiyordum; o zamanlar olmamıstı. sonrası kendisi fetö pesine abd’ye gittiğini öğrendim. acaba ne yapıyor diye merak edip instagram’ına bakındım. bir fotoğrafta cansız mankenleri arabanın arkasına atmıs gidiyordu. sanırım iş kurmus, orada hayatını bu sekilde idame ettiriyor. daha fazka hayatıyla alakalı detaya ulasmak mümkün değildi. acayip hayatlar.

filmi mubi’de gördünce izlemek istemediğim dönem aklıma geldi. öncede daha anlayışsız, daha tahammülsüz bir insandım sanırım. tabii eskiden derken bahsettiğim zaman dilimi üniversite yılları… daha heyecanlı ve daha tahammülsüz. insanların yaptıklarını kendi nedenlerimle yargılayan ve onlara açık kapı bırakmayan biriydim. klasik üniversiteli gibi aslında. şu an daha düz yaşıyorum. kim ne yapıyorsa yapsın. ahmet hakan da…

film, istanbul’a tayin olan bir müezzinin kapı komususu hıristiyan bir kadına duydugu aşkı anlatıyor. sakin bir film. belki de gülen cemaatinin dinler arası diyalog faaliyetinin bir ürünüdür. orayı bilemiyoruz tabii. bu yüzden işin nadir sarıbacak ve fetö tarafını bir tarafa bırakıyorum.

yer yer klişeler olsa da hoş film. böyle sakin filmleri izlemeyi seviyorum. uzaktan baka baka sevmek, bunu hissettirmek hoş duygular. hem nadir sarıbacak hem de görkem yeltan güzel oynamıs. ikisi de girdikleri rollerin haklarını vermis. belki karakterlerde var olan utangaçlıklar olmasa biraz daha yakınlık kurulabilse, daha iyi olabilirmis ama filmin adı bile uzak ihitmal olunca böyle bir şeyin olması da zor olurdu. fotoğraf karesinde bile utana sıkıla yan yana gelen iki insanın hayatı; bambaşka, farklı dünyalar.

sevdiğim bir film oldu.

Cinayet Süsü

ölüm dünya’dan dolayı beklenti oluşmuştu. malum ortama düşünce de sabah oturdum izledim. yer yer sıkıldım yer yer kah güldüm. beğendim mi? ölüm dünya kadar begendiğim söylenemez. kıstas o olunca biraz beklentinin altında kalıyor. ama kendi çapında iyi film. belki idare eder de denebilir.
absürt işler gerçeklikten kopunca film ya da dizi beni biraz sıkıyor. belli bir gerçekliğin içinde absürt işleri seviyorum. bu olay gerçekten günlük hayatta da olabilir demek istiyorum. tabii belki böyle olunca iş absürt olmaktan çıkıyordur. bilemiyorum. filmi izlerken yer yer bu hisse çok kapıldım. örneğin düğün konvoyunun ekibin peşine takılması gibi. 
filmi izledikten sonra yine eksi sözlük’te insanlar neler anlatmas, neleri linç etmis, hangi konularda birbirine girmis diyerek merak ettim. bayagı zıt kutuplarda bulunuyor insanlar. gri alan yok; beğenenler ve beğenmeyenler var. bu da haliyle sözlük içerisinde laf savaşına dövüşmüş. nesini begenmediniz be kardeşim! recep ivedik izleyenler bunu begenmez gibi abidik laflar edilmiş. recep ivek 1 bayagı beğendiğim filmdi bu arada… eğer ölümlü dünya olmasaydı cinayet süsü bu kadar siyah, beyaz etkisi yaratmayabilirdi. insanların bu celalinin, kavgasının ilk filmin seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandıgını düşünüyorum. 
senaryo, yönetmen pek anlamıyorum bu işlerden. oturmuş katilin yakalanmasını beklerken ortaya bambaşka bir mesele çıkmasına şaşırdım. bu durumdan bayagı hoşlandım. memleketin pis bir gerçeğini böyle komedi filmiyle çat diye yüze vurulmasını beklemiyordum. fikir olarak harika. sadece bundan dolayı bile film artı değer biniyor. 
sıkıldıgım bir nokta karakterler oldu. özellikle dizdar ve salih karakterleri bu iki oyuncunun üzerine yapışmış gibi. karakterlerin orijinalliği yok. nasıl anlatsam tam bilemedim. mesela ali atay, leyla ile mecnun sonrası oynadıgı işlerde hep mecnun gibi geliyor bana. aynısı feyyaz yiğit’te ve cengiz bozkurt’ta var. diğer işlerinde de hep böyleymiş gibiler.
film iyidir, hoştur. gayet güzel 2 saat izleniyor. yer yer sıksa da genel olarak idare eder bir filmdi.

7. Koğuştaki Mucize

bu aralar netflix’teki popüler içerikleri tüketmeye devam ediyorum. sinema salonlarında uzun süre afişlerini görmüştüm ama artık sinema kültürüm olmadıgı için malum ortamlara düşmesini bekliyorum filmin. netflix, mubi, torrent, hdfilmcennneti ya da cehennemi fark etmiyor; buralardan film izlemek artık daha cazip geliyor. 
filme tekrar dönecek olursak. karantina günlerinde filmi fransızlar tekrar gündeme getirdi. onların salya sümük vaziyetleri beni de harekete geçirdi daha da merak ettim filmi. filmden beklediğimi çok da bulamadım.
aras bulut iynemli mükemmel performans göstermiş. filmin her sahnesine aynı tempoda o role girebilmek ciddi meziyet istiyordur. burada çok fazla oyunculuk, kamera, yönetmen vs hakkında bir şey yazmıyorum çünkü çok çok çok kötü olmadıkça bu işlerin kalitesini değerlendirebilecek kapasitede değilim. aras bulut iynemli özelinde konusacak olursam ortada mükemmel bir oyunculuk var. 
kore filminden uyarlama bir filmmi. burayı pas geçiyorum. o filmi izlemedim. 
genel olarak suyu çıkarılmıs filmin. şunu da katalım bu da olsun diyerek izleyici duygusallıga asırı itilmis. en normal, makul sahnelerde bile zorlama duygusallık var. bu da en azından bende ters etki yaptı. bazı sahneler hariç dümdüz duygdurumla izledim filmi.
politik eleştiriler de yapılıyor. özellikle askerin kötü gösterildiğine dair. “adam yarbay, allah yani” nidası filmde geçen en mantıklı cümle olabilir. zamanının jandarma uzman çavuşu olan dedem bile bulundugu bölgelerde borusunu en yüksek sesle öttürmüş. haliyle jandarma yarbay’ın öttürebileceği boruyu düşünemiyorum. burası spoiler olacak, değil akli dengesi yerinde olmayan bir adamı idam ettirmek, akli dengesi yerinde olmayan koyunu, kuzuyu bile ipe astırır. bu konuda yapılan eleştirileri yersiz buluyorum.
toparlayacak olursam filmin süresi gereğinden fazla uzun, gereğinden fazla duygu sömürüsü var. filmde birçok şey gereğinden fazla bulunuyor. 

Atiye

bir türlü dahil olamadım dizinin içine. sürükleyici tarafı var, izleyip bitirdim ama genel olarak çok da olumlu konusamam. karakterler bana çok uzak geldi. atiye, ozan, cansu, erhan vs. tüm karakterler bana uzak geldi, herhangi bir bağ kuramadım. dizinin sürükleyici tarafı olmasa izlemeyi bırakırdım. 
dizinin tek olumlu tarafı göbeklitepe’ye karsı ilgimin olusması. internette birkaç okuma yaptıktan sonra kitap almaya karar verdim ama kitabın da baskısı tükenmis. klaus schmidt’in göbeklitepe kitabını su anda kitapçılarda ya da online olarak bulmak mümkün değil. sadece nadir kitap’ta bulunuyor, orada da kitaplar fahiş fiyatta. bu yüzden almadım ve pdf üzerinden okumaya çalısıyorum.
diziye tekrar dönersek; göbeklitepe’ye dikkat çekmesi açısından güzel ama karakterler ve oyunculuklar daha iyi olabilirdi. ancak yabancı izleyiciler için bunun sorun olacağını düşünmüyorum. fazla türk olmayan karakterler vardı. bu da beni biraz sıktı. izleyeli epey zaman geçtiği içi ayrıntılar pek aklımda kalmamıs ancak izlerken bu neden böyle, saçma olmus gibi düşüncelere çok sık girmiştim. genel olarak konuşacak olursam vasat bir diziydi.

İşe Yarar Bir Şey

vizyona girdiği dönem filmi izlemek istemiştim ama o zaman fırsatım olmamıstı. daha sonra internete düşmesini bekledim ve bir türlü izleyemedim. dün izlemek için bir şeyler ararken yine karşıma çıktı. oturup izledim. filmin yönetmeni pelin esmer. senaryoda barış bıçakçı ve pelin esmer bulunuyor ve haliyle ortaya böylesine şiir gibi film çıkıyor.
şiir pek bana hitap eden bir edebiyat türü değil. birkaç şiir dışında genel olarak şiir ilgimi çekmiyor. kendimi şiir sevmek için zorladım; okudum, sevmeye çalıştım ama olmuyor. ancak bu şiir gibi filmi çok sevdim. leyla’nın hayatı çözmüş ruh hali, tren nostaljisi, pencereden dısarı bakınca kapılan düşünceler insana kendisini filme çok yakın hissettiriyor. leyla, pencereden dısarıya bakınca gördüğü insanların hakkındaki düşüncesi neyse ben de o an orada olsam onu hissederdim ve düşünürdüm. o düşünce, his adı konulamayan şey izleyeyice o kadar iyi yansıyor ki; sanki o trenin bir vagonunda seyahat ediyormus hissi uyandırıyor. 
aradan geçen yıllar sonra arkadaslarla bulusup yenilen yemekler… kendimi bu kadar uzak hissettiğim ortam olamaz. genellikle giderim ama bir o kadar da sıkılırım. gitmesem kendimi o kadar yasanmıslıga ayıp etmiş hissederim ama gidince aradan geçen yılların insanların nereye götürdüğünü görünce sıkılır, ortamda kendi halimde olurum. ortamda hadi leyla’dan bir şiir dinleyelim densizliğine benzer çıkış yapan bir yersiz arkadas mutlaka olur. kaçınılmaz. filmde, o masada leyla’nın hislerini çok iyi anladım.
şiir sevmeyen bünyeme şiir gibi film iyi geldi. çok sevdim. sakin, dingin filmleri seviyorum. bir de yol filmi olunca ayrı sevdim. 

Bizim İçin Şampiyon

film vizyona girdiğinde sinemada izlemeyi çok izlemiştim. izleme isteğim tamamen fragmandan ötürüydü; nedense filmin fragmanı beni çok etkilemişti. filmi beraber sinemada izlemek istediğim arkadasımın filmi baskasıyla sinemada izlemesiyle ekilmiş oldum. daha sonra vakitsizlik, fırsatsızlık derken film vizyondan kalktı izlemek nasip olmadı. 

geçtiğimiz aylarda artık su filmi izeyeyim diyerek oturdum bilgisayar basına. aslında filmi izleyeli bayagı oldu ama bloga bir şeyler yazmak için yeni fırsat buluyorum. işin gücün ve futbolun arasında dogru düzgün ne bir şey izleyebiliyorum ne de bir şey okuyabiliyorum. izlemeye ve okumaya çok vakit ayıramıyorum. yeni yıl hedeflerimden birisi izlemeye ve okumaya daha çok vakit ayırmaktı. şimdilik o hedefin yanına bile yaklasmıs değilim. 
efsane at bold pilot’ın hikayesi. atcılıga, atlara vs ilgimin sıfır olmasından dolayı bold pilot hakkında pek bilgim yoktu. bold pilot ve jokey halis karatas hakkında tek bilgim atcılıkta efsane olduklarıydı. neden efsane oldukları, şampiyonlukları, rekorları hakkında hiçbir bilgim yoktu. tüm bunlara rağmen film beni içine çekebildi, filmi izlerken büyük keyif aldım. atcılıga, yarıslara ilgi duyan insanların yarattıkları boldpilot efsanesinin, boldpilot’ın insanların üzerindeki etkisini hissedebildim.
halis karataş ve esinin hikayesinin drama dozajı biraz daha az olsaydı daha iyi olurdu. daha bold pilot ve halis karatas üzerinden hikayenin ilerlemesini isterdim. bu açıdan hikayeyi biraz eksik buldum filmde ama genel olarak iyi filmdi. film, bir atın insanlara hissettirdiklerini izleyiciye geçirebiliyor. daha spor kategorisine yönelik film olsaydı, filmi daha çok sevebilirdim ama bu haliyle de gayet iyi filmdi.

Aykut Enişte

filmi geçtiğimiz haftalarda eksi sözlük’te gördüm. adı ilgi çekici oldugu için başlıklar arasında dikkatimi çekmişti ve epey girdisi vardı. girdileri birçoğu olumluydu. akabinde de girdilerin pr oldugunu iddia edenler de vardı. işin o tarafını bilemiyorum. pr olması da sorun değil. neticede para kazanmak için yapılan işler. 
netflix’de de birkaç kez denk gelince, hızlı hızlı akıp gitsin diye geçenlerde izledim. çok gülmedim. hikaye güzel olsa da senaryo aşırı zayıf. ölümlü dünya, aile arasında kadar iyi olmasa da kötü, basit komedi filmleri gibi değil. vasat sıfatını hak ediyor.
 çok beklentiye girmeden izlenirse tatmin eder. tüm bunların sebebi bana göre senaryonun ve yönetmenin zayıf olması. daha iyisi olabilirmiş. örneğin dükkanın soyulması, söylenen yalanlardan sonraki bazı sahneler olmamıs. daha gerçekçi, inandırıcı olabilirdi. absürtlük olmalı ama bu kadarı biraz fazla olmuş. çok da üzerinde durulacak film değil. aileyle izlenilebilecek türden. kötü bir andan vakit geçsin diye izlenilebilir.

Türkiye 1-0 Arnavutluk

maç önü, maç esnası, maçın kendisi, maç sonu… tamamen fiyasko bir gündü. şükrü saracoğlu stadyumu ulaşım imkanı açısından en güzel statlardan bir tanesi olabilir ama bu maç özelinde her şey rezaletti.
daha önce bir kez saracoglu stadyumunda maç izlemiştim. yine milli maçtı. o zaman hiçbir problem yaşamamıştım. ancak arnavutluk maçı gerçekten kötü tecrübe oldu. maçın kendisi de kötü olunca son dakika golünün yaşattıgı keyiften baska günden bir keyif alamadım. 
maçtan 45 dakika önce trenden inip stadyuma doğru yürümeye başladık. ulusal marşlara turnikede yakalandık ve maçın başlamasına 5 dakika kala tribüne girebildik. normalde maç önlerini, futbolcuların ısınma anlarını izlemeyi sevsem de o anlara yetisemedik. her maç böyle mi bilmiyorum ama stadyuma girmeden yapılan güvenlik kontrolleri rezaletti. çok az görevli vardı, haliyle inanılmaz bir yoğunluk oldu. arada ezilen çocuklar, eşlerini ve kızlarını kalabalıktan korumaya çalışan erkekler… tek kelimeyle rezalet. daha önce birçok kez maça gitsem de hiç bu kadar yogunluk oldugunu görmedim. yoğunluk olsa bile girişlerde bu kadar izdiham olmuyordu. organizasyonla alakalı bir problem yaşandı sanırım. saracoglu’ndan her maçın böyle oldugunu düşünmüyorum. 
tribüne girdikten sonra problem koltuk numaralarıydı. kale arkasından bilet aldıgımda koltuk numarasını problem etmiyorum. açı iyi olduktan sonra nerede olsa izleyebilirim. ancak özellikle milli maç için daha iyi bir tribün seçmiştik. ancak istediğimiz koltuklarda oturamadık. işin kötüsü oturacak koltuk bulamadık. nasıl bilet satışı olduysa, kapasiteden fazla insan vardı sanırım. üst tribünlerin merdiven boşlukları bile doluydu. dolduranlardan bazıları da bizdik. merdiven boşluklarından baska boş olan bulamadık. ya kaçak giriş oldu ya da kapasiteden fazla bilet satıldı. bu yogunluga baska bir açıklama bulamıyorum. oturdugum yerden görebildiğim kadarıyla stadın üst tribünlerinde bu problem vardı. alt katlar normal gözüküyordu. ancak üst katlarda anormal yogunluk vardı.
uzun zaman sonra istanbul’da maç olmaması insanlarda özleme sebep olmus. insanlar epey heyecanlıydı milli maç konusunda, iyi atmosfer vardı. tribünlerin yusuf yazıcı tezahüratı yapması dısından problem yoktu. teknik direktör işine karışmayı sevmiyorum. karışan yorumcuları da sevmiyorum. tribünlerde teknik direktöre bir oyuncunun isminin bağırılmasını da sevmiyorum. oyuncularla beraber olan, onları tanıyan, takımı maça hazırlayan kişi teknik direktör. haliyle takımın durumunu ve rakibi ondan daha iyi bilecek değiliz. bu yüzden yusuf yazıcı tezahüratı gereksizdi. ancak bizde çok sık olabiliyor bu işler. 
maç baştan sona sıkıcıydı. futbol olarak bir şey vermedi. merih demiral’ı, çağlar söyüncü’yü izlemek büyük keyifti. oynadıkları takımlara tesadüfen gitmediklerini oyuncuları izlerken fark edebiliyoruz. maçı çekilir kılan iki oyuncuydu. arnavutluk dirençli takım. teknik becerileri pek yoktu. becerikli oyunculara sahip olsalar özellikle son 10 dakikada işeri kendi lehlerine çevirebilirlerdi. birkaç etkili pozisyon ürettiler ancak kötü bitirdiler. güzel deplasman tribünleri vardı. epey tezahürat yaptılar ama neredeyse hiç sesleri duyulmadı. maçın basından sonuna kadar türkiye tarafı epey gürültülüydü.
günün en rezalet kısmı benim açımdan maç sonuydu. bilet alırken tren seferlerinin olacağını düşünmüştüm ama marmaray’da sadece zeytinburnu tarafına doğru sefer vardı. gebze yönüne hiç sefer yoktu. dönüş planını tren üzerinden yapmıstık. tren olmayınca gecenin bir yarısında araçsız kaldık. maçta oldugunu düşündüğümüz birkaç kişiyi aradık ve onların aracında boş yer bulabildik. böylece dönüşü sağlamıs olduk. fenerbahçe maçlarında da durum böylese epey sıkıntılı… en azından maç günleri, özellikle geç biten maçlarda ekstra seferler olabilir.
milli takım şu anda fransa ile aynı puana sahip. deplasmanda fransa maçından alınabilecek bir puan ve sonrasında izlanda galibiyeti mükemmel olur. iyi veya kötü önemli değil. avrupa şampiyonasında olmak büyük keyif… umarım euro 2020’de milli takımı görebiliriz.

Sibel

takım hiçbir şey oynamıyor. işin daha da kötüsü iyi oyun anlamında ilerisi için ümit de vermiyor. futbolcular transfer edilmiş, 11 tanesi sahaya sürülmüş ve oynayın denmiş gibi… dünkü galatasaray- fenerbahce maçından sonra moraller bozuldu. yukarıdaki düşünceler akla gelmeye başladı. tabii bunları hiçbiri filmle alakalı değil. filmle alakalı olan kısmın maçtan dolayı canımın sıkılması ve kafamın dağılması için film aryışına girmem ve sibel’i görmem. sibel’den damla sönmez’in bir röportajına denk gelmemden sonra haberim oldu. hafta sonu evde pineklerken damla sönmez sanırım ntv’nin bir sinema programına konuk olmuştu ve filmden bahsediyordu. aklımda filmin adından baska hiçbir şey kalmamıs. izlemeden önce birkaç internet sitesine göz attıktan sonra, süresi de makul olunca izlemeye başladım.

film giresun’un kuşköy ilçesinde geçiyor. köyde hala kuş diliyle iletişim var. filmin yönetmenlerinin; guillaume giovanetti, çagla zencirci’nin bu durum dikkatlarini çekmiş ve kafalarında film projesi olusmus.

hikayesi itibariyle güzel film ama senaryo olarak epey zayıf kalmıs. anadolunun geri kalmıslıgı, insan üzerinde olusturdugu baskı kabul ettiğim gerçekler olsa da filmde o bölgenin resmedilişinin gerçekçi olmadıgını düşünüyorum. kadınların toplanıp sibel’i dövmesi, sibel’in yasadıgı dışlanmıslık bana çok fazla gerçekçi gelmedi. bu açından hem hikayede hem de senaryoda zayıf oludugunu düşünüyorum. toplum baskısı hisseden kadınların ve erkeklerin varlıgı kabul ettiğim gerçekler olsa da filmde sırf mesaj vermek için gerçeklikten biraz uzaklaşılmıs gibi.

filmin feminist bir damarı var. oradan bakınca aslında derdini anlatıyor. bu açından güzel film, derdini verebildiği için kotarıyor. bir kadının öyle bir köyde kendi içinde yasadıgı engele ragmen dimdik durabilmesi, kendi hayatını yasamak istemesini kafaya vura vura aktarıyor. vermek istediği mesajlar her ne kadar güzel olsa da sanki tamamen bu mesaja kafa yorulmus gibi. bir üst paragrafta anlatmak istediğim; o coğrafyanın gerçekliği, konusulan dil pek olmamıs. bu yüzden hikaye, alt metin ya da mesaj güzel olsa da genel olarak vasattan öteye gidemiyor film.