Elena

filmin yönetmeni andrey zvyagintsev. daha önce leviafan, the return, nelyubov filmlerini izlemiştim. hepsi harika filmler. sıralama yapacak olsam ilk sıraya sanırım nelyubov’u koyardım ama tam anlamıyla bir sıralama da olmaz. zvyagintsev’in her filmi en az diğeri filmleri kadar güzel.

vladimir varlıklı bir adam. ancak yardıma da muhtaç, bakıma ihtiyacı var. elena ile hastanede tanısıyor. hemşire olan elena ile evleniyor, beraber yaşamaya baslıyorlar. tabii bu beraberlik ilginç. arada cinsellik olsa da ayrı yataklarda uyuyorlar. vladimir’in sorumsuz bir kızı, elena’nın da sorumsuz bir oğlu ve ailesi var. her iki çocuğun sosyal durumları farklı olsa da sorumsuzlar. herhangi bir şey için çaba göstermiyorlar. rusya’nın farklı iki tarafında yaşalar da aslında aynı insanlar.

zvyagintsev filmlerini seviyorum çünkü farklı bir kültürde türkiye’yi izliyorum gibi hissediyorum. mutsuz insanlar, gelecek kaygısı, sorunlu sistem, sorunlu aile yapıları… türkiye’de sorun ne varsa zvyagintsev filmlerinde anlatılan rusya’da görüyorum. bu da filmlerin içine girmemi koylaştırıyor. dünyanın farklı coğrafsında, farklı kültüründe benzer sorunları yaşıyoruz. hayatı idare ederek yaşama gayreti içinde olan insanları milliyetleri farklı olsa da dertleri ortak

Palto

akakiy akakiyeviç, kendi halinde düşük dereceli bir memur; gogol, onun içinde bulunduğu hayatı tüm çıplaklığı ile anlatıyor. 1842 tarihinde ilk kez yayımlanmış. o tarihte yazılan kitaptaki toplum sorunlarının şu zamanda hala var olması sıkıntılı bir durum. akakiyeviç, paltosunun bulunması için yüksek dereceli bir memurdan yardım istediği kısımda aklıma nedense dilek özçelik geldi. akakiyeviç, yardım istediğinde küçümseniyor, haddini bilmediği için azarlanıyor. kendisine bunun yol yordamı olduğu söyleniyor. kitabın yayımlanmasının üzerinden 171 yıl sonra türkiye’de bir bakan, kendisinden hak isteyen bir insanın cebine para sıkıştırdı. benzer çarpık sorunlar. makam, mevki, protokol… seviyoruz bu işleri. oysa değerli olan, ünvandan öte emek. yana yana öğretmen olmak isteyen feride’yi bürokrasiyle uğraştıran zihniyet de aynı. akakiyeviç’in yediği azarı, feride’nin de başka bir memlekette yemişliği var. onların romanlarda yediği azarı günümüzde hala yiyenler var.

kimilerinin dünyanın en iyisi olarak gördüğü dostoyevski, hepimiz gogol’un palto’sundan çıktık diyor. biz de o palto’yu bir solukta okuyoruz. modern hayat yıpratsa da inanılmaz güzellikleri var. bazen insanlar keşke şu zamanda diliminde yaşasam diyebiliyor. yanlış zamanda doğduğunu düşünüyor. sanırım ben tam olarak ait olmak istediğim zamandayım. şu an iyiyim. arabalar uçmasa da olur, uçak biletleri biraz daha ucuzlasın gayet iyiyim böyle veya ryanir türkiye pazarına girsin. o da uyar. geçmişte yaşamak istediğim bir an da yok. binlerce yıl öncesinin kemiğinden zürriyet bulunuyor. bilim şu an için beni tatmin ediyor. belki çocuk olmak isterdim bir daha. o da bu yaşlarıma geldiğim zaman hayatta farklı bir şey olacağını düşünmemden kaynaklı, o zamanki hayallerimin güzelliğinden dolayı. şu anda hayallerim var ama sanırım o zaman kurduğum hayallerin güzelliği şu anki hiçbir hayalimde yok. o zamanki hayallerim büyümekle alakalıydı. otuz yaşına gelecektim. neler olacaktı acaba… bahsettiğim hayaller evlenmek, iş sahibi olmak gibi şeyler değil. daha soyut, ütopik şeyler. şirinler köyünde yaşamak veya tsubasa ile aynı takımda oynamak gibi…imkanım olsa o sarı pipiye söyler miydim acaba otuz yaşının hiçbir esprisi yok diye. sadece o yaşta seni ilgilendirmeyen meseleler artık seni ilgilendiriyor. hepsi bu, al sana büyümek. hayat güzel olsa da çok sert ve seni sindire sindire büyütüyor, fark etmiyorsun bile. neyse zaten daha otuz yaşına gelmedim. belki bir şeyler olur. kim bilir. bir de her zaman diliminde sorun var. toplum, devlet, millet kavramları olmadıgı zamanlar da aslanı, kaplanı dert. doğanın koynundasın, o da bir sorun. o yüzden içinde bulunduğum zaman dilimi beni ziyadesiyle tatmin ediyor.

Nelyubov

andrey zvyagintsev’in yönetmenliğini yaptığı rus yapımı bir film. epey popüler olan diğer iki filmini de izlemiştim, onlar da harikaydı. bu film de harika. konu rusya’dan; boşanma arefesinden olan bir çiftin çocuğu kaybolur ve olaylar gelişir.

rusya’ya hiç gitmedim. sadece okudugum birkaç klasik var, ruslar ve rus toplumu hakkında bilgim oradan geliyor ama bana rusya’yı betimlememi isteseler herhalde bu filmdeki gibi anlatırdım. rusya deyince birçok insanın aklına güzel kadınlar geliyor. kadınlar harika ama benim aklıma kasvet ve mutsuzluk geliyor. filmde de herkes mutsuz, mutluyken de mutsuzlar. filmde mutlu olan tek kişi var o da portekiz’den skype bağlantısıyla babasıyla konusan genç kız. onun dısında kimse mutlu değil. kar, kış, soğuk, basık hava… insanın orada herhalde mutlu olabilmesine imkan yok. 

burası spoiler olacak. filmin sonlarında aslında hem anne hem de baba istediği hayata kavusuyorlar ama o zaman da mutlu değiller. çocugu birbirilerine kitlemye çalısıyorlardı, hatta çözüm olarak yatılı okul, askeriye çözümü bulunmustu ama çocuk komple gidince kendilerini suçlu hissetmeye basladılar. demek istediğim şu aslında, bazen varlığı bize eziyet olan kisiler yok oldugunda, hayatımızdan çıktıgında onun eksikliğini hissedebiliyoruz. çocugun tabii hiç suçu yok, olması da mümkün değil ama anne, baba ona alışmış. onların hayatlarını zora da soksa çocuklu yasamaya alışmışlar. mutsuzluk alıskanlık olmus ve o mutsuzluk alıskanlıgı değişince de ayrı bir mutsuz oluyorlar. anne, hayatının erkeğini buluyor, zevk icinde yasıyor ama mutsuz. baba, yeni esiyle, çocuguyla yasıyor ama mutsuz. bunların kaybolan çocukla pek alakalı oldugunu düsünmüyorum. bazen içinde bulundugunuz dünya insana hapis olarak geliyor. filmin sonunda kosu bandıda rusya eşofmanıyla koşan kadının mutsuzulugunun sebebi de rusya bana göre. o rusya eşofmanı, kadının çıkış yolu bulamadığı kasvetli rusya… para içinde yaşasan da seni tatmin etmiyor, kaçamıyorsun, boynuna kadar çekiyorsun fermuarı ve boşa koşmaya başlıyorsun. hiçbir çıkış yok. debelenmeve yorgunluk sadece.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }