Kamyon

sabahattin ali’nin üç romanını okuduktan sonra diğer kitaplarını da okuma isteği oluştu bende. elimin altında kamyon olunca onu okumak istedim. bazı öyküler vasat olsa da kitap içerisinde iyi kaleme alınmış olanlar da var. hikayelerdeki karakterler ve konu genel olarak aynı; zor şartlar, tutunamama, hayatı idame ettirme çabası, fakirlik…  bir de sanırım öyküler ilk önce varlık dergisinde yayımlanmış. hal böyle olunca zaman zaman zoraki yazma çabası da olmuş olabilir. günümüzde yazarlar dergilere yazı yetiştirme derdine düştüklerinden dolayı yazı, diğer işlerin arasına sıkışabiliyor. bu durumda yazı zaman zaman vasatı geçemiyor. kitapta yer alan bazı öyküler bana bunu hissettirdi. tabii durum böyle olmayabilir. tamamen içinde bulundugumuz zamandan yapılmış bir çıkarım. 

Kuyucaklı Yusuf

sabahattin ali’nin ilk kitabı. daha önce kürk mantolu madonna’yı ve içimizdeki şeytan’ı okumuştum. ikisi arasında en çok hoşuma giden kürk mantolu madonna olmuştu. şimdi bu üçlü içerisinde de kuyucaklı yusuf oldu. her ne kadar eksik olmasına rağmen. kitap bitince bunun devam kitabı da olmalı diye düşündüm. çünkü kübra ile annesinin hikayesi eksik kalmıştı. onlar nereye gittiler? neden gittiler? ne yapıyorlar? bunları merak etmiştim. bir de yusuf’un evde yaptıklarından sonra köyde olup bitenleri merak ediyordum. 
kitapla ilgili internette bir şeyler okurken merak ettiğim soruların cevaplarını da buldum. aslında kitap, seri halinde olacakmış; üç kitap. maalesef sabahattin ali’nin yaşadıkları ve ölümü buna engel olmuş. her ne kadar kitabın yazılışı ile sabahattin ali’nin ölümü arasında epey yıl olsa da kendisi başka kitaplar yazmayı tercih etmiş. bu yüzden kübra’nın ve yusuf’un hikayesini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. gerçi romanı okuken onların evlenmesi gerektiği çok belli oluyor. yusuf ve muazzez sanki mecburiyetten beraberdiler, kopamadıklar için. ayrı yapamaycakları için evlendiler. yusuf’un evden ayrı kaldıktan sonra muazzez’in içinde bulundugu duruma kızamayışı da bu yüzden. onu karısı olarak değil, korunacak birisi olarak görüyordu. eğer karısı olarak görse, her ne kadar muazzez’in yaşı küçük de olsa tepkisi farklı olurdu. oysa ona kızamadı bile, bir abinin kardeşine göstereceği tepkiyi gösterdi. muazzez’in yaşı küçükte ve ne yaptığını bilmiyordu ona sahip çıkmak gerekiyordu ve yusuf öyle de yaptı.
kitabın en sevdiğim bölümü, kaymakam öldükten sonra ikinci yarıda yusuf ve muazzez’in,  yaşadıkları oldu. aslında yusuf’un yaşadıkları demem doğru. kürk mantolu madonna’da da raif efendi’nin aile içerisindeki çaresizliği beni etkilemişti. yusuf’un da ailesini geçindirmye çalışması, didinmesi ama yine de yetirememesi beni çok etkiledi. herhalde kendimden de bir şeyler gördüğüm için fazla etkileyici olmuş olabilir. demek ki bazı hikayeleri yaşadıgımız hayata benzetince, o hikayenin karakterini ayrı benimsiyoruz.  

Suç ve Ceza

üniversitenin ilk senesinde okumuştum ama pek bir şey hatırlamadığımı fark edince tekrar okumak istedim. iyi ki tekrar okudum. unuttuğum çok yer varmış, zaman zaman okunulan bir kitabı tekrar okumakta fayda var. karakterleri, olayı, iyi kötü hatırlıyordum ama kitap hakkında konuşacak olsam pek bir şey söyleyemezdim. işte baltalı bir öğrenci var onun etrafında dönen olaylar diye işin içinden çıkardım.
raskolnikov’un hem olay öncesinde hem olay sonrasında içine düştüğü psikolojik durum aslında olayların hiçbir zaman gözüktüğü gibi olmadığını gösteriyor. zaten hafifletici sebeplerin de olması bunun bir sonucu ama yine de her zaman bunları göz ardı edip sonuca odaklanıyoruz. raskolnikov, suçunu itiraf ettikten sonra onun aslında çok iyi insan olduğunu ispatlayanlar suçlunun psikolojisinin önemli olduğunu gösteriyor. yaptığı yardımlar, ailesini düşünmesi, cebinde üç kuruş para olmasına rağmen onu daha çok ihtiyacı olana vermesi vs aslında onun iyi insan olduğunu gösteriyor. bunlara rağmen yine de içine girdiği psikoloji suçu işlemesine engel olamıyor. gerçi suçu işlerken de esas amacı çalmak değil, iyi niyetle bir şey yaptığını düşünüyor. kadının kötü olduğunu, insanlar tarafında sevilmediği, hayatta olmasının bir önemi olmaması aslında önemli olan. kötü bir insan olduğu için yaptığı hiçbir şey yok. kötü bir insan olsaydı sonucunda itiraf yerine kaçmayı seçerdi ya da çaldığı paraları bir şekilde kullanırdı. oysa ne çaldığını kendisi bile bilmiyordu. demek ki bazen iyi insanlar da öldürüyor.

Gölgede ve Güneşte Futbol

çok merak ettiğim bir kitap olmasına rağmen sürekli okumayı erteliyordum. nihayet okuyabildim ama beklediğimi tam alamadım. daha sosyolojik bir şey bekliyordum ama yanılmışım. onun yerine ağırlıklı olarak atılan gollerin, yapılan asistlerin tasvirlerleri var. halit kıvanç’ın bir programı vardır ntvspor’da, orada halit kıvanç’ın anlattıklarının yazılı haline benziyor; yıldırım gibi şutlar, şimşek gibi futbolcular, rüzgar gibi koşular vs.
beni en çok etkileyen yer ise aşağıdaki alıntının olduğu kısımdı. en son brezilya’da da aynı konular gündem olmuştu. birçok gösteri yapılmıştı. katar’da da benzer şeyleri duyuyoruz; stat inşaatlarında ölen insanlar. ancak böylesine büyük pazarın önüne hiçbir ölüm geçemiyor. işin kötüsü bunları bilmemize rağmen kendimizi bu oyunu izlemekten alıkoyamıyoruz.
Mandela 2010 Dünya Kupası’nın kahramanıydı. Ülkesinde demokrasiyi tesis eden kişi, fazlasıyla hak ettiği şekilde onurlandırıldı. Onun kendini feda ederek ortaya koydukları, bir şekilde dünyanın her yerinde görülebiliyor. Buna karşın Güney Afrika’da en yoksul kesim halen zenciler; salgın hastalıklar ve polis tarafından en çok hırpalananlar da onlar. Gelenler üzerinde kötü bir etki bırakmamaları için 2010 Dünya Kupası öncesinde gizlenenler de zenci fahişeler, dilenciler ve sokak çocukları oldu.

Adım Agop Memleketim Tokat


‘Yarın, ola ki hiçbir kefere-yi âdem hanesinden ayrılmaya, sayıma girilecektir!’ Gerçekten de memurlar geldi, evimizin tapusunu teslim ettik. Bütün mal mülk yazıldı. Sürgün, Malatya’ya. ‘Bu evrakı orada defterdarlığa götüreceksiniz. Onlar da size Malatya’da mal mülk verecekler.’ Neden devlet baba bu göç? Bunun cevabı yok, gideceksin. Hem de üç gün içinde, artık nasıl gidebilirsen. İster at arabanla, ister eşekle, ister trenle, ister yürüyerek. Üç gün içinde Tokat’ta hiç Ermeni kalmayacak. Buna seferberlik dediler, üstümüze şarkılar dizdiler, ismi batasıca seferberlik.

Yola çıktık. Bazı Türk komşularımız bizden fazla ağlıyorlardı. Kimileri ta şehrin çıkışına kadar bizimle geldiler.
Malatya’dan kim bilir hangi Arabistan çölüne sürülmüş Ermenilerin evleri vardı, ama hepsine muhacir Müslümanlar yerleştirilmişti bile. Biz ise bezden, çuvallardan yaptığımız kulübeler içinde, saklamaya muvaffak olduğumuz birkaç kuruşla karın doyurmaya bakıyorduk. Hastalık, sıtma, ishal… Kazdığımız bir çukura gideni gömüyorduk. En büyük yemeğimiz on paraya aldığımız lahanaydı. Kürtler kızımı kaçırdılar, bir daha ne izini gördüm, ne yüzünü.
Artık tükenmekte olduğumuz bir anda yeni bir emir geldi: ‘Hepiniz geldiğiniz yere dönebilirsiniz.’ Daha zor şartlar altında, tüterek, biterek, dökülerek Tokat’a döndük. Bir yarım nüfus daha kayıplara karıştı. Evler… Kim evinin kapısını çalsa aynı cevabı alıyordu: ‘Abe cenabet bir daha ki vurmayasın hanemin kapısını!’ Yine de Türk komşularımızın bazıları bize sıcak bir yer verdiler, ekmek verdiler, aş verdiler; yaramızı sardılar…