Matbu Şeyler

IMG_0176.JPG

uzun zamandır evime kütüphane yaparım diye sağdan soldan kitaplara dadanıyordum. kitap satın alma hastalığı denilen olay bende de vuku bulmuştu. sonra tabii bir şekilde bu hastalıktan kurtuldum. bir şekilde dediğimin de bir esprisi yok. maddi olarak zor günler geçirdim. okumadıgım kitapları almamaya başladım. okuyacağım kitabı nerede ucuza bulursam gidip alıyordum. sonra maddi durumu düzelttim ama almamaya devam ettim çünkü kindle almıştım.

zaman zaman ekşi sözlükte parasına kesinlikle değen şeyler isimli başlığa denk geliyorum. kindle benim için tam olarak bu başlığa hitap ediyor. şöyle sağıma soluma bakıyorum. sahip oldugum herhalde en değerli şey kindle. müthiş alet. tabii kindle sahibi olduktan sonra matbu kitap almamaya başladım. kütüphane hevesimi kendi kendime baltaladım. bu aralar yeniden kitap almaya karar verdim ama bu sefer de çok uçuk fiyatlarla karşılaştım. kitap fiyatları kur kriziyle beraber daha da zamlanmış sanırım. bir kitabın 30. baskısının arkasında 45 lira yazıyor 32. baskında 50 lira yazıyor. kitap kapağındaki fiyat değiştirelemediği için 45 lira üzerine 50 lira etiketi basmışlar. üşenmedim bazı kitapların etiketlerinin altına baktım 4-5 lira arası zamlanmış kitaplar. almadan geri çıktım. kindle kullanmaya devam edecektim zaten ama en azından ufak da olsa kütüphanem olsun derdindeydim. artık müsait zamanda sahaflara gidip oralardan ikinci el alacağım ya da internette indirimleri takip edeceğim.

Palto

akakiy akakiyeviç, kendi halinde düşük dereceli bir memur; gogol, onun içinde bulunduğu hayatı tüm çıplaklığı ile anlatıyor. 1842 tarihinde ilk kez yayımlanmış. o tarihte yazılan kitaptaki toplum sorunlarının şu zamanda hala var olması sıkıntılı bir durum. akakiyeviç, paltosunun bulunması için yüksek dereceli bir memurdan yardım istediği kısımda aklıma nedense dilek özçelik geldi. akakiyeviç, yardım istediğinde küçümseniyor, haddini bilmediği için azarlanıyor. kendisine bunun yol yordamı olduğu söyleniyor. kitabın yayımlanmasının üzerinden 171 yıl sonra türkiye’de bir bakan, kendisinden hak isteyen bir insanın cebine para sıkıştırdı. benzer çarpık sorunlar. makam, mevki, protokol… seviyoruz bu işleri. oysa değerli olan, ünvandan öte emek. yana yana öğretmen olmak isteyen feride’yi bürokrasiyle uğraştıran zihniyet de aynı. akakiyeviç’in yediği azarı, feride’nin de başka bir memlekette yemişliği var. onların romanlarda yediği azarı günümüzde hala yiyenler var.

kimilerinin dünyanın en iyisi olarak gördüğü dostoyevski, hepimiz gogol’un palto’sundan çıktık diyor. biz de o palto’yu bir solukta okuyoruz. modern hayat yıpratsa da inanılmaz güzellikleri var. bazen insanlar keşke şu zamanda diliminde yaşasam diyebiliyor. yanlış zamanda doğduğunu düşünüyor. sanırım ben tam olarak ait olmak istediğim zamandayım. şu an iyiyim. arabalar uçmasa da olur, uçak biletleri biraz daha ucuzlasın gayet iyiyim böyle veya ryanir türkiye pazarına girsin. o da uyar. geçmişte yaşamak istediğim bir an da yok. binlerce yıl öncesinin kemiğinden zürriyet bulunuyor. bilim şu an için beni tatmin ediyor. belki çocuk olmak isterdim bir daha. o da bu yaşlarıma geldiğim zaman hayatta farklı bir şey olacağını düşünmemden kaynaklı, o zamanki hayallerimin güzelliğinden dolayı. şu anda hayallerim var ama sanırım o zaman kurduğum hayallerin güzelliği şu anki hiçbir hayalimde yok. o zamanki hayallerim büyümekle alakalıydı. otuz yaşına gelecektim. neler olacaktı acaba… bahsettiğim hayaller evlenmek, iş sahibi olmak gibi şeyler değil. daha soyut, ütopik şeyler. şirinler köyünde yaşamak veya tsubasa ile aynı takımda oynamak gibi…imkanım olsa o sarı pipiye söyler miydim acaba otuz yaşının hiçbir esprisi yok diye. sadece o yaşta seni ilgilendirmeyen meseleler artık seni ilgilendiriyor. hepsi bu, al sana büyümek. hayat güzel olsa da çok sert ve seni sindire sindire büyütüyor, fark etmiyorsun bile. neyse zaten daha otuz yaşına gelmedim. belki bir şeyler olur. kim bilir. bir de her zaman diliminde sorun var. toplum, devlet, millet kavramları olmadıgı zamanlar da aslanı, kaplanı dert. doğanın koynundasın, o da bir sorun. o yüzden içinde bulunduğum zaman dilimi beni ziyadesiyle tatmin ediyor.

Yaban

lisede, birinci sınıfta edebiyat hocam aldırmıştı bu kitabı. bununla beraber küçük ağa’yı da almıştım. özet çıkarıp hocaya verecektim, buna mükabil sözlü notu almış olacaktım. tabii okumadım, internet cafeden çıktıyı aldım, el yazısıyla yazdım ve hocaya verdim. kitaplar da okulun kütüphanesine kalmıştı. hazırlıkta da benzeri olmuştu. genç werther’in acıları’nı almıştım ama okumadan doğru kütüphaneye gitmişti. on dört-on beş sene önce okumak için aldığım kitabı henüz okudum. keşke o zaman okusaydım. bu arada küçük ağa’yı da hala okumadım. kısa sürede onu da okumak istiyorum. lise yıllarım çok eğlenceli geçse de kültür, sanat, müzik, edebiyat konusunda bomboş geçti. üniversiteye gittikten sonra okumaya başladım, film, müzik tarzım oluşmaya başladı. lise yılları kocaman sokak çocuklugu.

bize anlatılanlar, kazmayla, çapayla cumhuriyeti kurduğumuz… herkes birlik oldu ve milli mücadele döneminden çıktık. lisede, tarhi derslerinde anatılanlar bunlar. hele benim gibi ulusalcı, milliyetçi kırması bir ailede büyüyünce, geçmişte herkesin sevgi kelebeği olup vatan için savaştığını düşünüyorsunuz. hiç öyle olmamış tabii. kemal tahir romanları bana bunu öğretmişti. yakup kadri de tasdik yaptı.

Bir gün, uçaklar, gene aşağıya kağıt atmaya başladılar. Sanki havadan kudret helvası yağıyormuş gibi kapışan kapışana… Alan, bir süre kağıdı okumağa çalışıyor, sonra beceremeyip katlıyor, katlıyor ve bir muska gibi kuşağının içine yerleştiriyor. Bazısı gidip imamı buluyor: -Okuyuversene, bakalım ne diyor? İmam hecelemeğe başlıyor: Muhterem Anadolu ahalisi, Kemal çeteleri mahvolmuştur. Adım adım bütün şehirleri, kasabaları zaptettik. Şimdi Ankara üzerine yürüyoruz. Sakın bize karşı düşmanca harekete kalkışmayınız. Biz sizi, Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. -Ne diyor? Ne diyor? … Biz sizi Halife tarafından kurtarmağa geliyoruz. Ne Halifeyi, ne de Peygamberi bildikleri var. Fakat, kurtarmağa geliyoruz sözü, bilmeksizin pek hoşlarına gidiyor. Kurtarmak! Sizi, kim kurtarabilir? Sizi gökten melekler inse kurtaramaz. Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.

kitapta çok etkileyici kısımlar var ama alttaki üstteki kısım çok ilgimi çekti. özellikle son cümle can alıcı, “Çünkü, sizi evvela sizden, kendinizden kurtarmak lazımdır.” kitabı okuyunca düşündüğüm bir şey daha var, o da, anadolu insanın hala aynı oldugu. değişen bir şey yok. hala kendilerinden kurturalması gereken insanlar… aradan geçen yıllara rağmen değişen hiçbir şey olmaması koca bir yazık. 

Kıskanmak

türk edebiyatından okudugum en güzel kitaplardan bir tanesi oldu. kötülük üzerine kurulu bir karakter ve onun çevresinden gelişen olaylar. seniha’nın içindeki duyguların günümüzde birçok insanda oldugunu düşünüyorum. belki o duygu, aile arasında olmasa da arkadaş çevresinde epey var. başkasının düştüğü müşkül durumdan haz duymak. başka başka memleketerde bu duyguyu ifade eden bir kelime bile oluyor. insanın içinde yaşattığı ama hiçbir zaman dısa vurmadıgı platonik bir duygu. ailesinin seniha’ya olan davranışlarından dolyı seniha, ağabeyinin içine düştüğü durumdan mutluluk duyuyor. bir nevi öc alıyor. hatta ağabeyinin içine düştüğü kötü durum, seniha’nın istediği gibi olmadığı için seniha bundan üzüntü bile duyuyor.

filme gelince söylenecek pek bir şey yok. olmamış. berrak tüzünataç’ın ve bora cengiz’in oyunculukları kötü. dönemin dilini iyi yansıtamamışlar. rollerin üstesinden gelinememiş. filmin sonuna kadar seniha karakterini izleyici sahipleniyor, seniha’nın aslında kötü bir insan olmasını çok geç anlıyoruz. oysa kitapta ilk sayfalarda seniha’nin kötü bir insan oldugun fark ediyoruz. bu yüzden her ne kadar kitaptan uyarlama olsa da karakterler bakımında çok alakasız bir film olmuş.

2017'de Ne Okudum

2017 yılında kendime 35 kitap hedefi koymuştum. goodreads hesabımda da takip ediyordum neler okuduğumu. 2017 yılı sonu itibariyle 47 kitap okumuşum. benim için iyi bir sayı. toplamda 12965 sayfa ediyor. zaten kendi potansiyelimi düşünüp 35 hedefini koymuştum. goodreads hesabıma girince 2017 istatistiklerimi gördüm. neler okumuşum? en ince kitap, en kalın kitap, en yüksek oya sahip gibi kriterlerle 2017 özeti geçmişler. okudugum en ince kitap borges’in kum kitabı olmuş, en kalın kitap ise dostoyevski’nin suç ve ceza kitabı… okudugum kitapların ortalama sayfa sayısı 276; matbu olarak düşününce ince kitap sayılmaz, kalın da sayılmaz. şöyle tepeden bakınca fena değilim gibi… iyi okumuşum. aslında daha da fazla olabilirdi çünkü zamanım çoktu. 
2018 için kendime bir hedef koymadım çünkü hayatımda 6 aylık bir hayattan kopuş dönemim olacak. gerçi fırsatım olursa kitap okuma ihtimalim yüksek ama şartların oluşması lazım. genel olarak 2018 hedefim gelecek kaygısından bir nebze de uzaklaşmak ve kafa rahatlığı… kitap, müzik, film bunlar için hedef koymayı şu an için kendime lüks görüyorum. umarım her şey daha da iyi olur.

2017’de Ne Okudum

2017 yılında kendime 35 kitap hedefi koymuştum. goodreads hesabımda da takip ediyordum neler okuduğumu. 2017 yılı sonu itibariyle 47 kitap okumuşum. benim için iyi bir sayı. toplamda 12965 sayfa ediyor. zaten kendi potansiyelimi düşünüp 35 hedefini koymuştum. goodreads hesabıma girince 2017 istatistiklerimi gördüm. neler okumuşum? en ince kitap, en kalın kitap, en yüksek oya sahip gibi kriterlerle 2017 özeti geçmişler. okudugum en ince kitap borges’in kum kitabı olmuş, en kalın kitap ise dostoyevski’nin suç ve ceza kitabı… okudugum kitapların ortalama sayfa sayısı 276; matbu olarak düşününce ince kitap sayılmaz, kalın da sayılmaz. şöyle tepeden bakınca fena değilim gibi… iyi okumuşum. aslında daha da fazla olabilirdi çünkü zamanım çoktu. 
2018 için kendime bir hedef koymadım çünkü hayatımda 6 aylık bir hayattan kopuş dönemim olacak. gerçi fırsatım olursa kitap okuma ihtimalim yüksek ama şartların oluşması lazım. genel olarak 2018 hedefim gelecek kaygısından bir nebze de uzaklaşmak ve kafa rahatlığı… kitap, müzik, film bunlar için hedef koymayı şu an için kendime lüks görüyorum. umarım her şey daha da iyi olur.

Martin Eden

bu kadar güzel bir kitabı keşke hayatımın başka bir döneminde okumus olsaydım. zaman zaman izlediğim ya da okudugum şeylerle ilgili bu hisse kapılıyorum. içinde bulundugum durumda tüketmek bana iyi gelmiyor, sanki eserin hakkını verememiş gibi hissediyorum. yine de şu zamanda okumama rağmen beni epey etkileyen bir kitap oldu. insanların değişim süreçlerini severim. belki de yol hikayelerini sevdiğim için, süreçleri de seviyorum. martin eden’ı hayatımın başka bir döneminde umarım tekrar okuma çalışkanlıgını gösterebilirim.

İnsan Olmak

benim için biraz rahatsız edici kitap oldu. okumak yordu diyebilirim. kendimi sorgulayan, hatalarımı bulmaya çalışan, kendimi didikleyen hatta bu konularda kendime karşı zaman zaman acımasız davranan bir insanım. bu yüzden kitapta kendimle alakalı yaptığım tespitlerin arkaplanını öğrenince biraz rahatsız oldum. bu da okuma sürecini biraz aksattı. önce kitabı okumayı bıraktım sonra tekrar okuyup bitirdim. engin gençtan’ın okudugum ilk kitabı oldu ve muhtemelen son kitabı olmayacak. her ne kadar engin geçtan’ı okuması benim açıdan yorucu olsa da kendimle alakalı daha aklı başında tespitler yapabilmemi sağlayacak gibi… ayrıca kitap kapakları muazzam. diğer kitaplarına da baktım. şu ana kadar gördüğüm en güzel kapaklara sahip kitaplar. ilgi çekici. çok beğendim.

Fareler ve İnsanlar

bir aralar kitap lise öğrencileri için sansürlenmek istenmişti bir ilin milli eğitim müdürlüğü tarafından. herhalde bir-iki yıl oluyor, tam hatırlamıyorum hangi il olduğunu. o zaman okumadıgım için olaya fransız kalmıştım ama okuyunca neden bu düşünceye kapıldıklarını anladım. tabii haklı bulmuyorum. bana göre lise öğrencisini kötü etkileyecek pek bir şey yok kitapta. hele hele bilgiye erişim maliyetinin neredeyse sıfır olduğu iletişim çağında, lise öğrencileri böyle bir kitaptan etkilenmezler. kitapta sansürlenmek istenen yerin mislini internette zaten görüyorlar. il milli eğitim müdürlüğü gereksiz duyar yapmış.
ince bir kitap, sıkmadan bir çırpıda okunacak cinsten. olay örgüsü fazla dağılmıyor, haliyle sağa sola gitmeden olayın içine girerek kolayca okunabiliyor. genelde kitap ya da filmlerle alakalı gereksiz uzunluğa, kalınlığa takılırım ama sanırım ilk defa bir kitabın daha da uzun olması gerektiğini düşündüm. biraz daha ayrıntıya inilebilirmiş ya da sonuç kısmı daha uzun sürebilirmiş. 

Kum Kitabı

üniversiteye başladığım dönemde borges’in iki kitabını almıştım ama okuyamamıştım. kitaplar çok ince olmasına rağmen okuyamamıştım. bunun sebebi sanırım o an içinde bulundugum durumdu. yaptığım herhangi bir şeye konsantre olamıyordum. sadece borges değil, doğru düzgün kitap okuyamıyordum. kum kitabı, çok uzun süre kitaplıkta bekliyordu. geçenlerde ince olmasında da mütevellit başlayayım dedim. geçenler diyorum ama kitabı okumamın üzerinden bir hafta geçti, şu an yazabiliyorum. fırsatım da vardı gerçi… herhalde bende pek etki yaratmadı ondan dolayı kitapla ilgili pek bir şey yazasım gelmedi. kısaca bahsetmek gerekirse borges’in öykülerinden oluşan bir kitap. 107 sayfa; bir çırpıda bitiyor.
borges’i ilk olarak anlar şiiriyle tanıdım. zaten şiirin etkisiyle iki kitabını almıştım. anlar şiirini okudugum dönemde sanırım 2009 yılıydı, bende baya etkisi olmuştu. motive etmişti hayata karşı. bu motivasyonla, borges’in kitaplarını alıp okuma girişiminde bulundum ama şiirin etkisi de o an geçti. kendimle baş başa kalınca düşüncelere dalmaktan kendimi alıkoyamıyordum. demek ki şiir, kitap, müzik bir yere kadar insanı motive ediyor. nasıl hayatta yaşadıklarımız bizi düşürüyorsa, ayağa kaldıran, dik tutan yine yaşadıklarımız oluyor.