Metastaz

sürekli karşıma cıkmasına dayanamayıp alıp okudugum bir kitap oldu. barış tekelioğlu ve barış pehlivan kitabın yazarları. çok fazla tatmin etmedi kitap. bu meselelere çokça kafa patlatan bu gazetecilerden daha iyi kitap çıkabilirmiş. her şeyden önce kitabın adı güzel. metastaz, kanserli hücrelerin vücuttan yayılması demekmiş. buradan hareketle ve kitabın içeriğini düşününce kitaba adı yakışmış.

çok fazla beklentimi karşılamadı kitap. sabah, mesai başlamadan önce çay, kahvaltı yaparken yarım saat haberleri takip ederek gündemden haberdar olan beyaz yakalı için yazılmış gibi. ülkenin geleceği hakkında endişeli, bir şeyler döndüğünün farkında olan insanlar için. kendimi de kısmen bu gruba dahil edebelirim artık. zira ülke gündemi, özellikle fetö, cemaatler, devletin bu konulardaki tutumları bir süreden sonra yoruyor. bu konulardaki haberleri takip etmek zorlaşıyor.

kitap, menzilcilerin sağlık alanında örgütlenmesinden baslıyor, fetö ile devam ediyor. fetö borsası, fetöcü iş adamlarının nasıl yargılamalardan kurtuldukları anlatılıyor. gülen’in ve onun yakınlarının, iş adamlarıyla ilişkisi direkt birince ağızdan, tapelerden kitapta yer buluyor.

aslında bildiğimiz, tahmin ettiğimiz şeyler zaman zaman bir kanıtla önümze sunuluyor kitapta. kitapta değinilen konular hakkında gazete, internet haberlerini okumayı seven insanlar için kitap çok fazla öğretici ya da bilgilendirici olamıyor.

Bıçkın ve Ağlak-Yeni Türkiye’nin Hikayesi

kitabı dün bitirdim. can kozanoglu’nu seviyorum. seviyorum dedim ama okudugum kitap sayısı sadece bir. bıckın ve ağlak ikincisi oldu. aslında sevme sebebim şu, geçtiğimiz yıllarda kendisiyle yapılan röportajlardan bir tanesinden şöyle bir söylemişti. “Şu anda Türkiye’de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP’nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP’nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum.” 2015 yılına ait cumhuriye gazetesinden bir röportaj. bu cümleleri okuduktan sonra kendisine, fikirlerine meraklı olmustum. o zamanlar hdp’ye oy veren o kesimle alakalı hiçbir problem yoktu. gerçi hala yakın ama takıdıkları tavır, eleştiri kabul etmez durumları kendilerini inanılmaz sevimsizleştiriyordu. hala aynı tavır var. aynı gruba karşı eleştiri getirememezlik devam ediyor. eleştiri getirdiğiniz anda küçümseme, tepeden bakma gibi tavırlarla karşılaşıyorsunuz. 

2015 yılında duymak istediklerimi o röportajda okuduktan sonra yine duymak istediklerimi bıçkın ve ağlak’ta okudum. popüler kültür, sosyal medya eleştirileri hemen hemen benim düşüncelerime çok yakındı. 

sosyal platformlarda artık suya sabuna dokunmadan bulunuyorum. sebebi linç yememek. küfüre, hakarete katlanmak istemiyorum. ne için katlanayım onu da bilmiyorum. değecek olsa bir şeylere katlanayım hakarete ama bir şey değişmiyor. tam tersi linç eden insanlar linç edecek bir şey buldukça daha da idmanlı hale geliyorlar. ne ünlüyüm ne de herhangi bir sosyal konuda mesleki uzmanlıgım bulunuyor ama ben bile linç yemekten çekiniyorum. bu yüzden usul usul dolanıyorum. genel olarak kendimce bir şeyler yazdıgım iki yer var. bir tanesi burası, okuyucu kitlesi yok denecek kadar azdır. ikinicisi de eksi sözlük. orada daha fazla kişiye ulaşılabiliyor. türkiye’de linç kültürünü görmek için güzel bir ortama dönüştü. tabii bir twitter değil.

sözlük’te suriyeli baslıklarına çok sık yazarım. yazıgım gibi linç yerim. 10 sayfa bir şey yazıldıysa toplam 2 ya da 3 girdi mantklı, linç etmeden yazan insanların girdileridir. işin kötüsü linç dısına çıkıp, arastırıp iki kelime mantklı bir şey yazmak istediğinizde al evine suriyeli besle mesajını çat diye mesaj kutunuzda buluyorsunuz. ne alaka çözemiyorum tabii. o baslıklarda yağtıgım şey suriyeli övmek ya da memnuniyeti dile getirmek değil. lincin gereksiz olusu, hatta lincin bile yanlıs bilgiden kaynaklı oldugunu dile getirmek. sorunu kabul edip, mantıklı bir iki cümle kurabilmek. ama yok anında linç yiyorsun. bazıları daha da ileri gidip geri zekalı olmakla, ülkenin geleceğini düşünmemekle itham ediyor. ılık, pembe göt yakıstırmalarına girmiyorum bile. kitapta suriyeli özelinde olmasa da genel olarak benzer konulara değiniliyor. 

müzik, yemek, içmek, siyaset, cemaat, akp, 80’ler, 90’lar, sosyoloji… epey konuya değiniliyor. güzel bir sosyoloji kitap olmus. okurken sıkmıyor. mirgün cabas’n ve can kozanoglu’nun yanından o sohbete dahilmiş hissiyatı bende fazlasıyla oluştu.

Bıçkın ve Ağlak-Yeni Türkiye'nin Hikayesi

kitabı dün bitirdim. can kozanoglu’nu seviyorum. seviyorum dedim ama okudugum kitap sayısı sadece bir. bıckın ve ağlak ikincisi oldu. aslında sevme sebebim şu, geçtiğimiz yıllarda kendisiyle yapılan röportajlardan bir tanesinden şöyle bir söylemişti. “Şu anda Türkiye’de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP’nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP’nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum.” 2015 yılına ait cumhuriye gazetesinden bir röportaj. bu cümleleri okuduktan sonra kendisine, fikirlerine meraklı olmustum. o zamanlar hdp’ye oy veren o kesimle alakalı hiçbir problem yoktu. gerçi hala yakın ama takıdıkları tavır, eleştiri kabul etmez durumları kendilerini inanılmaz sevimsizleştiriyordu. hala aynı tavır var. aynı gruba karşı eleştiri getirememezlik devam ediyor. eleştiri getirdiğiniz anda küçümseme, tepeden bakma gibi tavırlarla karşılaşıyorsunuz. 

2015 yılında duymak istediklerimi o röportajda okuduktan sonra yine duymak istediklerimi bıçkın ve ağlak’ta okudum. popüler kültür, sosyal medya eleştirileri hemen hemen benim düşüncelerime çok yakındı. 

sosyal platformlarda artık suya sabuna dokunmadan bulunuyorum. sebebi linç yememek. küfüre, hakarete katlanmak istemiyorum. ne için katlanayım onu da bilmiyorum. değecek olsa bir şeylere katlanayım hakarete ama bir şey değişmiyor. tam tersi linç eden insanlar linç edecek bir şey buldukça daha da idmanlı hale geliyorlar. ne ünlüyüm ne de herhangi bir sosyal konuda mesleki uzmanlıgım bulunuyor ama ben bile linç yemekten çekiniyorum. bu yüzden usul usul dolanıyorum. genel olarak kendimce bir şeyler yazdıgım iki yer var. bir tanesi burası, okuyucu kitlesi yok denecek kadar azdır. ikinicisi de eksi sözlük. orada daha fazla kişiye ulaşılabiliyor. türkiye’de linç kültürünü görmek için güzel bir ortama dönüştü. tabii bir twitter değil.

sözlük’te suriyeli baslıklarına çok sık yazarım. yazıgım gibi linç yerim. 10 sayfa bir şey yazıldıysa toplam 2 ya da 3 girdi mantklı, linç etmeden yazan insanların girdileridir. işin kötüsü linç dısına çıkıp, arastırıp iki kelime mantklı bir şey yazmak istediğinizde al evine suriyeli besle mesajını çat diye mesaj kutunuzda buluyorsunuz. ne alaka çözemiyorum tabii. o baslıklarda yağtıgım şey suriyeli övmek ya da memnuniyeti dile getirmek değil. lincin gereksiz olusu, hatta lincin bile yanlıs bilgiden kaynaklı oldugunu dile getirmek. sorunu kabul edip, mantıklı bir iki cümle kurabilmek. ama yok anında linç yiyorsun. bazıları daha da ileri gidip geri zekalı olmakla, ülkenin geleceğini düşünmemekle itham ediyor. ılık, pembe göt yakıstırmalarına girmiyorum bile. kitapta suriyeli özelinde olmasa da genel olarak benzer konulara değiniliyor. 

müzik, yemek, içmek, siyaset, cemaat, akp, 80’ler, 90’lar, sosyoloji… epey konuya değiniliyor. güzel bir sosyoloji kitap olmus. okurken sıkmıyor. mirgün cabas’n ve can kozanoglu’nun yanından o sohbete dahilmiş hissiyatı bende fazlasıyla oluştu.

Okuyamamak

bayağıdır okuyamıyorum. sebebi iş yoğunlugu olarak görsem de tam olarak öyle dğeil. 9 günlük bayram tatilinde de elime şu ana kadar bir şey almadım. huzur’u okuyordum, severek okuyordum ama ara verince bir daha geri dönüp okuma isteği olusmadı. bu sefer yeni kitaba başladım yeni şehirde bir öğle vakti. yine çok severek okuyordum ama ara verince yarım kaldı. romanı bırakıp tarih okuyayım dedim olmadı. demek ki anlık süreç deyip çok fazla zorlamamaya karar verdim.

kitapları uzun zamandır kindle üzerinden okuyorum. matbu kitap en son ne zaman aladım hatırlamıyorum. belki motivasyonumu düşüren şey teknolojidir deyip, okumak istediğim kitabı matbu olarak almayı planlıyorum. belki sorun teknolojiye kendimi fazla kaptırmamdır.

Birtakım Meseleler

ekşi sözlük’te gezinirken ekrem imamoglu’nun cnn’de buket aydın’ın programına çıkacağını gördüm. sözlük’te başlıgı canlı yayın olarak açmışlardı.

uzun zamandır cnn türk izlemiyordum. izlememe sebebim açık oturum programlarına saçma, izleyiciyle dalga geçercesine konusan konuklar çıkarmalarıydı. gerçi benim takık oldugum bir isim var, o da mehmet sarı. kendisi avukat. ama akp fedaisi gibi konusuyor. sürekli aynı söylemlerle bütün programlara katılıyor. kadrolu gibi… bu yüzden uzun zamandır cnn türk izlemiyordum ama ekrem imamoglu konuk olunca meraktan açıp izlemeye başladım. program canlı değildi. bu tip programlar canlı yayınlanmayınca bende biraz etkisi sönük oluyor ama yine de her şey iyi, güzel gidiyordu. derken yayın kesildi ve cumhurbaskanı programına geçildi. tayyip erdoğan yine bir yerlerde bu sefer cumhurbaskanı sıfatıyla konusuyordu. neden program yayını kesildi diyemiyorum çünkü bu gibi anlarda hep kesiliyor. cumhurbaskanı bir yerde konuşuyorsa mutlaka son dakika olarak bağlanılıyor,  konusma canlı yayında veriliyor. ama keşke, koskoca istanbul’u yönetmeye aday bir isime daha saygılı davranılsaydı. cumhurbaskanı’nın planı, programı belli. ne zaman nereye gideceği, ne konusacağı program dahilinde. haber kanalları da ekseriyetle bunu bilir. ekrem imamoğlu’nun programı kesilmeyecek şekilde yayın akışına konabilirdi. yapmadılar tabii böyle bir şey. cumhurbaşkanı konuşması bittikten sonra program kaldıgı yerden devam etti.

recep tayyip erdoğan cumhurbaskanı sıfatıyla ayrı, akp genel baskanı sıfatıyla ayrı konusuyor. haliyle bütün konusmaları canlı yayınlanıyor. zaman zaman kendisine yeterli muhalefet yapılmadıgını düşünüyorum ama medyanın halini düşününce kim olursa olsun muhalefet yapmak memlekette çok zor. belki de en zor iş… zaten ethem sancak’ın geçtiğimiz haftalarda çıkan bir röportajı akp cenahı için medyanın ne kadar önemli oldugunu kanıtlar nitelikteydi. türkiye’de böylesine medya düzeni olduktan sonra bir şeylerin değişmesini beklemek hayalcilik. yine böylesi hukuk düzeni olduktan sonra bir şeylerin değişmesini beklemek hayalden öte ütopik oluyor.

daldan dala olacak ama akp’ye yakın iş insanları medyanın yanında şimdi kitapçı işine girdiler. turkuvaz medya d&r mağazalarını satın aldı. mağazalar el değiştirmeye başlamasıyla göz önündeki raflarda sergilenen kitapların niteliği değişti. buna dikkat eden olmustur. açık açık belli bir grup için yazılan kitaplar artık daha göz önünde, dikkat çekici yerlerde. bu değişimler değişim anında bir şey ifade etmese de zamanla anlasılıyor yarattıgı etkiler. elbette yasak beklemiyorum ama iyi kötü ufak bir kesimde okuma alıskanlıgı var. onda da okurun algısıyla oynanacak gibi geliyor. çünkü insanlar bir konuya ilgi duyduklarında kaynak araştırması yapmıyor. kaynağın güvenirliğini sorgulamıyor. nasıl internette google’ın getirdiğine kosulsuz inananlar var, kitap okuyanların içinde de kitabın kimin yazdıgından bağımsız, araştırılan konunun kitapta var olmasından dolayı bilgiye güvenen insanlar var. internetteki, medyadaki bilgi kirliğinin yanında kitaplarda kirlilik olacak gibi gözüküyor.

Sakıncalı Piyade

evde birçok uğur mumcu kitabı var. zamanında babam, uğur mumcu hayatını kaybettikten sonra sonra set halinde almış. tabii hiçbir tanesini baştan sonra okumamış. bazı kitapların içinde bir sayfa kıvırılmış. evde benden başka kitap okuyan olmadığı için muhtemelen alınca bir heves okumuş babam, kaldıgı sayfayı köşesinden kıvırmış, sonra devam etmeyip rafa kaldırmış. tabii evdeki bu kitapların hepsi bana kaldı. zaman zaman okuyorum. genel olarak bu kitapları okuma konusunda tembelim. gözüm başka kitaplarda oluyor.

sakıncalı piyade’yi oblomov’u okurken ince olmasından mütevellit araya sıkışıtrdım. uğur mumcu’nun cezaevi ve askerlik anılarından olusuyor. kendisi yedek subay olarak askerlik yaparken devrimci düşüncelerinden, devlete karşı komünizm tehlikesinden, fikir suçundan yargılanıyor. cezaevine girdiğinde üzerinde asteğmen üniforması var. daha sonra tahliye oluyor. süreç sonunda sakıncalı piyade olarak askerliğini er olarak ağrı’da tamamlıyor. askerlik sonrasında da bu kitabı yazıyor.

uğur mumcu zamanın aydın insanı. gerçek bir aydın. insanın cezaevine gireceğini bile bile düşüncelerinden taviz vermemesi ve inandıgı düşüncenin üzerine gitmesi onurlu davranış. bu aslında normal, olması gereken bir durum ama futboldaki basit oynamanın zor olması gibi bir durum aynı zamanda. gerçekleri söylemek her dönem birilerini kızdırıyor.

12 mart dönemlerini anlamak için güzel kitap. akıcı üslup, ciddi acılardan çıkarılmaya çalışılan trajikomediler. sudan sebeplerle cezaevine gönderilen insanlar. sanırım memleket her dönem aynı. her dönem egemenler bastırıyor ezilenler ses çıkaramıyor. çıkaranların ömürlerinde de yaşadıkları dramlar çok ağır basıyor.

Emekli Albay Mehmet Arkış, Deniz Gezmiş ile birlikte yargılanan Osman Arkışın babasıydı. Ali Elverdi başkanlığındaki Sıkıyönetim Mahkemesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ile birlikte, Osman Arkış’ı da ölüm cezasına çarptırmıştı.

Mehmet Arkış, karardan sonra, oğlu Osman Arkış’ı, Mamak Cezaevinde ziyaret ederek, oğluna yüreklendirici birkaç söz söyler. Üsteğmen Burhan Poturna hemen, ölüm cezasına çarpıtılan oğluyla birkaç kelime konuşan baba Mehmet Arkış’ı, sıkıyönetim savcılığına ihbar eder.

Tanık kim olacak? Poturna, bunun da çaresini düşünür. Cezaevinde görevli erleri tanık gösterir. İddiaya göre Mehmet Arkış’ın suçu, Silahlı Kuvetlere hakaret ve 12 Mart Muhtırasına küfür etmek. Mehmet Arkış, Ali Elverdi’nin başkanlığındaki mahkemece tutuklanır.

Duruşmaya tanıklar çağırılır. Tanık erler, bir türlü “Muhtıra” sözcüğünü kullanamazlar. Muhtıra yerine çoğu kez “Muhtar” derler. Duruşma yargıcı, tanık erlerden birine sorar:

– Sen duymuşsun, bu sanık, neye küfretti?
– Muhtara komutanım.
– Hangi Muhtara?
– Bizim muhtara.

Mehmet Arkış’ın 12 Mart Muhtırasına küfür ettiği, işte böyle inanılır tanıklarla kanıtlanmış oluyordu…

Şeker Portakalı

brezilya’da yaşayan 5-6 yaşlarındaki bir çocugun ağzından anlatılıyor her şey. kitabı çok sevdiğim söylenemez. hatta okurken neden bu kadar sevildiğini de düşünmedim değil. her zaman en çok satan, okunması için ilk akla gelen bir kitap. benim çok da hoşuma gitmedi. belki de gereksiz beklenti oluştu. bu yüzden de okuduktan sonra abartılmış buldum. kitabın en güzel yanı okurken zaman zaman kendi çocukluğumu hatırlamam oldu. zor bir çocukluğum olmadı. rahat büyüsem de çocukken başıma gelen bir takım hadiseler aklıma geldi.

sağda solda okunması gereken kitaplar listesinde mutlaka bulunur ya da birisi kitap tavsiyesinde bulunacağı zaman akla ilk gelen olur, hele hele kitap okumayan birisine ilk söylenen olur belki de. bundan birkaç yıl önce yasaklandıgında da ismi epey duyulmuştu. öğretmen orta okul öğrencilerine ödev olarak veriyor. velilerden birisi de kitabı okuyor ve kitapta türk geleneklerine yakışmayacak kısımlar görüyor. bu yüzden kitap olay olmuştu. öğretmen açığa alınmıştı. kitap meb’in önerdiği kitaplar listesinden kaldırlacaktı. bissürü gereksiz hadiseler. kitabı okurken bu olay aklıma geldi ama hiç öyle örflük, adetlik terslikler göremedim. o çağdaki çocukların rahatlıkla okuyacağı hatta seveceği bir kitap.

Boşlukta Sallanan Adam

saul bellow romanı. ikinci dünya savaşı zamanı askere çağrılmak için işinden ayrılan bir adamın işsizliğini anlatıyor. joseph, askere çağrılacağım diyerek işinden ayrılır ama bir türlü çağrılmaz. bu arada zaman geçer, işsiz olarak vakit geçirir böylece bireyin toplumla ilişkisi güzelce görürüz.

kitabı okumadan önce iyi kötü bakmıştım konusuna. ilgimi çekmişti. kendim de kitaptaki duruma düşmüştüm çünkü. askere gideceğim diye işimden ayrılmamıştım ama zor dönemlerdi. kitabın adı gibi boşlukta sallanıyordum. debelenmek gibi. askere gitmediğim iş yoktu. tecil bitmişti. mecburen bana kışla yolları gözükmüştü. askere gitmek için kendi celp dönemimi beklerken kitaptaki benzer sıkıntıları yaşamıştım. parasız kalmak, eksik olmak, kavgacı ruh hali… bunlar bende de vuku buldu. joseph, özgür olsa da özgürlük ona yük olarak geri dönüyor. bu yüzden askerlik gibi tüm özgürlüğünün elden alındığı ortama artık koşa koşa gitmek istiyor. beni alın diyor. toplumun onu getirdiği nokta, aslında toplumun özgür insana nasıl kambur olabileceğinin göstergesi. benzer olay bende de oldu. öyle bir noktaya gelmiştim ki, yeter deyip yaldır yaldır şubeye gittim; ben askere gitmek istiyorum dedim. evraklar, imzalar, komando olmak ister misin tırı vırı derken işimi bitirip, askere gidişimi beklemeye başladım. askere gittiğimde de kendi özgürlüğümü başkalarına vermek beni rahatlatmıştı. çünkü özgürlüğüm bir işe yaramıyordu. özgür olarak bir şey yapamıyordum. kendimden yorulmuştum. kitabı okurken en çok kendimi gördüğüm kısım buralar oldu. toplumun bir parçasısın ama aynı zaman da değilsin. özgürsün ama bir dakika, bazı şeyleri yapamazsın.

saul bellow, bu kitapla 1976’da nobel edebiyat ödülünü almış. günlük şeklinde yazılmış, yormadan okunuyor. güzel kitap. askerlik öncesi boşlukta yaşayan erkek bireyleri zaman zaman kitapta kendilerini görebilir.

Peygamberin Son Beş Günü

okuduğum ikinci tahsin yücel kitabı. ilk olarak yalan’ı okumuştum. aradan epey zaman geçti. geçenlerde ne okusam diye düşünürken yalan aklıma geldi ve tahsin yücel kitabi okuyayım dedim.

kitap, sol görüşlü bir insanın hayatını konu ediniyor. okuması keyifli, sıkmadan güzel güzel akıp gidiyor. yalan’da oldugu kadar olmasa da türkçe’de ilk kez duyduğum kelimeler var. kenter kelimesini burjuva olarak kullanmış tahsin yücel. daha önce hiç duymamıştım. okurken tdk’ye baktım ama orada da göremedim. tdk’ye göre böyle bir kelime yok. kitap bir hayat hikayesi oldugundan dönem türkiye’nin sosyolojisi de dikkat çekiyor. toplumun değişimleri idrak edilebiliyor.

yalan’a göre daha çok sevdim. diğer kitapları da listeye attım. zaman, fırsat olunca yavaş yavaş onları da okumayı planlıyorum.

Sessiz Ev

okuduğum dördüncü orhan pamuk kitabı oldu. genelde ilk kitaptan sona doğru okunmaya başlanır ama benim için durum tam tersi oldu. sondan başladım başa doğru gidiyorum. gerçi bilinçli yapılmış tercih değildi. öyle denk geldi.diğer üç kitabın açık ara önünde sessiz ev. orhan pamuk’ın 1983 yılında basılan ikinci kitabı. yaşadığım yerin de romanda bir hayli geçmesi kitabı sevmemde büyük etken oldu. izlenen filmde türkiye adının geçmesi gibi yaşadığım yeri ismini her okuyuşumda garip bir hisse kapıldım.

kitap, birbirinden alakasız üç torunun babannelerini ziyaretlerini konu ediniyor. karakterlerin gözünden ilerliyor roman. kuşaklar arasındaki uçurum, çatışma hep var olan sorun. doğu batı arasında kalmış memleketin hala devam eden sorunu. kitapta da farklı zaman diliminde yaşayan insanların ortak sorunu. herkes kendi penceresinden haklı gibi… sanırım bu sorun türkiye için çözülemez bir problem…