La Stanza Del Figlio

bazen insan sıradanlığın kıymetini bilemiyor sanırım. bahsettiğim şey rutinler değil. gün içinde yapılan sıradan şeyler; ev içinde ailece yenen yemek, elinde telefon boş boş koltukta oturan insanlar, öylesine amaçsızca yapılan sokak gezintisi. bu sıradanlığın içinde olan insanlardan birisini sonsuza kadar kaybedince herhalde o sıradan şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlıyor insan. böyle söyleyince de bomboş motivasyon konuşması gibi oldu ama öyle. 

sabah son dakika oğlunuzla olan aktivitenizi iptal edip işe gidiyorsunuz, oğlunuz başka bir plan yapıp arkadaşlarıyla her zamanki gibi dalışa gidiyor, kızınızı basketbol antrenmanına bırakıyorsunuz… hayatın olağan akışı böyle bir şey; herkes bu akışta hayatına devam ediyor. derken bir telefonla oğlunuzun vefat haberi geliyor. bütün sıradanlıkların ne kadar anlamlı olduğunu; sıradan olsa da sıradanlığın değerli olduğunu fark edildiği anlar silsilesi insanın peşini bırakmıyor. üzücü tabii bunlar ama hayat böyle bir şey.

herhalde gün içinde günlük sıradan şeylerin anlamı pek olmuyor; sanki manasız, değeri yokmuş gibi geliyor. çünkü hep aynı; koltukta bos bos oturmak her an yapılan bir şey. mostar’dan neretna’nın serin sularına atlamaya verilen anlam kadar kıymetli olmuyor tabii. ama yine de boş boş oturmanın kıymeti de var. kaybedince anlamlı oluyor. kaybedince anlamlı olan bir şey eldeyse o zaman o da anlamlıdır. 

güzel filmdi. yer yer biraz sıkılmadım değil tabii ama onu hafta sonunun vermiş oldugu gevsekliğe yoruyorum.

Ultras

filmi dün tesadüfen twitter’da fark ettim. netflix’e düşeli sanırım birkaç gün oldu ya da olmadı. üniversite zamanları ilgimi çeken konulardı futbol ve tribün kültürü. biraz o zamanın heyecanlıyla bu sabah izledim filmi. 
film bir tür belgesel film ya da belgesel değil. filmde ultras kültürü napoli taraftarı üzerinden anlatıyor. tam olarak futbol ya da tribün filmi olarak düşünmemek gerekiyor. bayagı hayatın içinden bir film. ekşi’ye birkaç cümleyle belirttiğimi buraya da aktarayım. hayatın içinden film çünkü tribün yapan insanların hikayelerinie dokunuyor. bir yanda annesine kızan, abisinin intikamını almak isteyen heyecanlı yirmili yaşlarının başında bir taraftar. diğer tarafta da artık ununu eleğini asmaya başlayan, elli yaşına gelmiş annesinin dizinin dibinde eline pansuman yaptıran bir ultras. bir zamanlar ellili yaşlarda olan insan da tribün için belki ailesini, annesini, sevdiklerini karşısına aldı. çünkü tribün böyle bir şey. özellikle yirmili yaşların basındaysanız size mantıkla hareket etme imkanı vermiyor ve bunun aldıgınız eğitimle hiçbir ilgisi bulunmuyor. tamamen taraf olmanın içgüdüsüyle hareket ediliyor. 
tribünde yaşanan eski kuşakla yeni kuşağın çatışması; grup içinde gruplaşmalar, kavgalar… bunlar yakından tanık oldugumuz konular ve filmde de sadece rakip takıma duyulan nefret üzerinden gidilmemiş. buralara da ağırlıklı dem vurulmus. 
zaman zaman tribün olayları oldugunda insanlar bu olayların eğitimsiz kişiler tarafından yapıldıgını düşünür. türkiyeye karşı anlamsız önyargıları olan insanlar da bunun türk insanı olmasına bağlar. oysa tribünde biraz vakit geçirmiş insan yaşanan olayların ve durumun hiçbir şekilde eğitimle, kültür seviyesiyle ya da türk olmakla alakalı olmadıgını bilir. tribüne çıkınca başkalaşım geçiren iyi eğitimli, kültürlü insanlar oluyor. bu tür aşırılıklar neyle açıklanır onu da bilmiyorum ancak kesinlikle eğitimle, kültürle, herhangi bir millete ait olmakla açıklanamayacağını düşünüyorum. 
tekrar filme dönecek olursa. mükemmel değil, kötü değil. vasatın biraz üstünde bir film oldugunu düşünüyorum. yer yer kopuk senaryo ve kurgular biraz filmin akıcılıgını bozmus. italyan insanının rahatlıgını, keyif insanlıgına özenmemek elde değil. tabii son yaşanan virüs olayından sonra bu kadar da rahat olunmaz ama demeden de insan duramıyor. 

Gianluigi Buffon

bugün itibariyle 41 yaşında. 1995 yılında 17 yasında profesyonel olarak oynamaya başlamış ve hala oynamaya devam ediyor. genelde futbolcular yaslandıkça seviye düşürürler ama buffon psg’ye giderek üst düzeyde kalmaya devam ediyor. kendimi bildim bileli buffon sahalarda, rekabet halinde sürekli oynuyor. kuşkusuz çok özel sporcu.

Dogman

dogman, bir matteo garrano filmi. filmin başrolünde de marcello fonte var. cannes’de en iyi erkek oyuncu ödülü almış. sonuna kadar hak edilmiş bir ödül. muhteşem performans.

marcello, italya’da küçük bir kasabada köpek bakım işleriyle uğraşan bir insan. ufak bir dükkanı var, dükkanında köpeklere bakım yapıyor. eşinden ayrı. eşiyle beraber yaşayan bir de kızı var. kııyla olan ilişkisi çok güzel. imrenilecek bir ilişki. beraber tatile gitmeyi, dalış yapmayı seviyorlar. marcello’nun çevre dükkanlarındaki arkadaşlarıyla da ilişkisi iyi. saygınlıgı var ama görünüşünden kaynaklı zayıflıgı da var. saf değil lakin görünüşünden dolayı onu ezmeye çalışanlar da var. marcello, illegal işlere de giriyor. görünüş itibariyle zayıf bir insan, zayıflıgını da biçare kullandırıyor. uyuşturucu kullanıyor, temin ediyor, zoraki de olsa hırsızlığa yardım ediyor. uyuşturucu ve hırsızlık yanyana gelince bir insanı yeteri kadar kötü yapıyor ama marcello, arkadaşlarının soydugu evde; kendisi de buna yardımcı oluyor, çok ses çıkardıgından susması için buzluğa atılan köpeğe geri dönüp yardım ediyor, köpeğin hayatını kurtartıyor. hırsızlık da yapıyor, hayvanlara karşı merhamet de gösteriyor. çokça, özündeki iyi insana kendisini bürüyen zayıflık yeniliyor.

alt metinle ilgili yazılan, çizilenler var. film görünüşte sert, büyük bir köpeğin havlaması, hırlamasıyla başlıyor. böyle sert bir köpeğin tüm kontrolü marcello’da. onu yıkıyor, temizliyor ve sonunda köpek gayet uysal bir şekilde hareket ediyor. hayatta da marcello biraz böyle. insanları, özellikle simon’a köpeklere davrandıgı gibi davranıyor. sakin, şefkatli, dost canlısı… ama hayatta bu işe yaramıyor. sert, dişlerini gösteren, anlayışsız insanlara nazik davranmak nuri bilge ceylan’ın memleket için söylediği sözleri hatırlatıyor. “Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz.” zayıf  marcello en sert köpekleri bile idare edebiliyor. ama insanın dünyasında zayıflık acziyet oluyor. marcello aslında hırsızlık yapmak istemiyordu, evine gidip köpeğini beslemesi gerektiğini söyledi ama hırsızlık yapmak zorunda kaldı. soygunu yapmak istemedi ama yapmak zorunda kaldı. marcello’nun zayıflıgı simon karşısında, yani hayatın karşısında eziliyor.

genel olarak begendiğim film oldu. marcello fonte’nin oyunculugu harikaydı. matteo garrano muhteşem çekmiş. senaryoda ve hikayde biraz eksiklikler olsa da izlemesi keyifli güzel bir film olmuş.

Lazzaro Felice

happy as lazzaro. türkçesi mutlu lazzaro. cannes’da en iyi senaryo ödülünü almış. dün gece yarısını, bu sabah da diğer yarısını izledim. film lazzaro üzerinden ilerlese de bir grup insanın izbe, kimsenin giremediği bir çiftlikte maraba olarak tutulmasını, sömürülmesini konu ediyor. bu insanlar köle gibi çiftliğin sahibi tarafından kullanılıyor. dünya ile iletişimleri hiç yok. okula zenginlerin gittiğini düşünüyorlar. tüm yaşamları çalışmak ve hayatlarını idame ettirebilmek. kendilerini mal olarak görüp, çiftliğe ait olduklarını düşünüyorlar. lazzaro da o çiftlikte yaşayan saf diye nitelendirilebilecek, herkese iyilik yapmaya çalışan bir genç. iyilik yapmasından da öte herkese inanıyor, herkesin yardımına koşuyor. filmi izlerken lazzaro’nun bir süre sonra bu kadar saf olabilmesi can sıkan boyuta geliyor.

her ne kadar film sömürüyü anlatsa da, sömürülen de bir süre sonra sömürülüyor. bu açıdan sadece ezilenlerin sömürülmesinin anlatıyor da diyemeyiz. kötünün içinde saf iyiliğin, karşılıksız iyliğin bile çaresizliği diyebiliriz film için. iyilik timsali, aziz lazzaro bile günün sonunda dünyanın kötülüğüne dayanamıyor. çaresiz kalıyor. tepkisiz kalıyor. yaşlanmayan iyilik, hep genç kalan iyilik hikayedeki yaşlı kurt misali yaşadığı sürüden ayrılıp kendisini şehrinde göbeğinde, bilmediği, görmediği bir ortamda buluyor. ne kadar iyi olursan ol, aziz olsan da o ortamın kötülüğüyle baş edemiyorsun. kiliseden bile kovuluyorsun. orada bulunmana bile izin yok. orada da bazıları için uygun olmayan özel törenler var. sorgusuz saualsiz dışlamalar… müziğin sesinin gitmesi, kurdun ayrılması… iyilik hiçbir zaman yaşlanmasa da artık bu dünya için değil sanırım.

La vita e bella

life is beautiful. türkçesi hayat güzeldir 1997 yapımı italyan yapımı. üç dalda oscar’ı var. bunca zamandır izleme listemdeydi ama bir türlü fırsat bulamıyordum. sonunda dün fırsat buldum ama filmi tamamlayamadım. yarsını dün yarısını da bu sabah izledim. filmin ilk yarısı ve ikinci yarısı bambaşka iki film gibi. ikinci dünya savaşında toplama kampına düşen baba oğul hikayesi. savaş, nazi, toplama kampı deyince insanın aklına rahatsız edici filmler geliyor ama filmin görüntü olarak çok da rahatsız edici tarafı yok. oğluyla birlikte kampa düşen bir babanın, oğlunun olan biteni idrak etmemesi için insanüstü çabası anlatılıyor. guido’nun kendisi zaten hareketli, neşeli bir adam. olumsuzluğun en dip noktasında bile oğlu için pozitif ortam yaratmaya çaba gösteriyor. oğlunun oradan en az hasarla kurtulmasını amaçlıyor. nitekim başarılı da oluyor.

sağda solda çokça okudum. filmin çok da gerçekçi olmayan tarafları var. toplama kampında guido kadar rahat hareket edilemeyeceğini savaşı anlatan romanlarda, filmlerde, belgeseller gördük. o sahneler inandırıcılıktan uzaktı. ama bu, filmin insanın soktuğu psikolojiyi etkilemiyor. filmi izleyici hisssedebiliyor. ilk yarıda guido’nun hareketli yaşamı, sürekli konuşması beni biraz yorsa da ikinci yarıyla beraber film biraz daha duraksadı film. haliyle ben de biraz kafaca dinginleşmiş oldum.

ayrı bir paragraf anne için açmak lazım sanırım. guido ile kaçması. evlenmesi. daha sonra onun peşinden gitmesi o dönem için yapılacak onurlu davranışlardan bir tanesi. gözünü kırpmadan trene binmesi. bilinmezliğe hatta ölüme gitmesi, guido’ya aşkı kadar onurlu bir kadın.

Call Me By Your Name

film, vizyona girdiğinde twitter’da takip ettiğim birkaç kişi filmi epey övdü. hatta içlerinden biri 2017’de izlediği en iyi film oldugunu iddia etmişti. haliyle ben de epey merak etmiştim ama bir türlü torrente düşmüyordu. geçenlerde torrente düşünce altyazı da hemen çevirilince oturdum izledim.
filmle ilgili ekşi sözlükte şöyle bir yorum okudum: “eğer bir kadın-erkek aşkı anlatılmış olsa bu kadar etkileyici olmazdı.” tam olarak böyle düşünüyorum. iki gay aşkı anlatılıyor. naif bir film. bu sene 2017 yapımı çok film izlemedim ama izlediğim filmler arasında en sevdiklerimden oldu. özellikle babanın oğluna yaptığı konusma izlediğim en güzel şeylerden bir tanesiydi. aile denilen şeyin bir insan için ne kadar önemli oldugunu, insanın hayatına nasıl etki edebileceğinin kanıtı niteliğinde; hayata insanı 3-0 önde başlatabiliyor. iyi bir ailede yetişmek, insanı hayata karşı daha hazırlıklı kılıyor.
film, insanı mutlu mutlu mu ediyor yoksa mutsuz mu emin değilim. spoiler olacak ama kavuşamamak tarafı mutsuz edebiliyor ama elio aslında o kadar da mutsuz değil. son sahnede, şömine karşısında onu gördüğümüzde yüzündeki şey mutsuzluk değil gibi, farklı bir duygu. adı konamayan, varsa bile türkçede adını bilemediğim bir duygu hissettiriyor.