Grans

grans, türkçesi sınır. isveç, danirmarka yapımı ali abbasi filmi. filmi izlemeden önce isminden ötürü göçmenlerle alakalı zannettim ama tabii izlemeye başladıktan sonra alakası filmin göçmenlerle alakası olmadıgı anlasılıyor. daha sonra ali abbasi ile yapılan röportajı okudugumda, göçmen meselesinin kendi içinde ciddiye alınması gerektiğini ve trol hikayesi üzerinden anlatmayacağını söylemiş. güzel düşünce. göçmen meselesi günümüzde büyük problem, her konuda daha ciddi çalışmaları hak ediyor.

güvenlik görevlisi tina’nın farklı bir dış görünüşü var. bu durumu kabullenip ona göre hayatını yaşıyor. tina görünüm olarak insan olsa da aslında bir trol. insanlar tarafından yetiştirildiği için ona göre alışkanlıkları ve hayatı şekilleniyor. trol olmasından dolayı olağanüstü koku alma duyusu var. insanların kokusundan onların suç işleyip işlemediğini fark edebiliyor. bu da onu işinde başarılı bir görevli yapıyor.

tina’nın vore ile karşılaşması ve tanışması akabinde gelişen dostlukları, tina’yı daha eğlenceli bir hayatın içine çekiyor. trol olan bedenini ve kimliğini keşfediyor. kendisinde anormallik olmadıgını fark ediyor; doğasını keşfediyor. ona göre yaşamaya başlıyor. ama burada bir kırılma var. vore, insanlıga düşman bir canlı; insanlardan, insanların yaptıklarından nefret ediyor. bunu tina’ya söylediğinde de tina, iyi insanların olabildiğini, hepsinin kötü olmadıgı söylüyor. kırılma noktası burada. tina için mutlak iyi ya da kötü yok. bazı insanların trollere olan davranışlarından tüm insanlıgın kötü olması gibi anlam çıkarmıyor. tina için komşusu olan aile son derece iyi, yardımsever insanlar. ancak vore için durum tam tersi, insanlar mutlak olarak kötüdür. iyileri yoktur. cezalandırılmayı hak ediyorlar. belki de tina, vore’in bu düşüncesinden dolayı ona karşı soğumus olabilir.

film genel olarak vasat bulsam da sevdiğim film oldu. çok fazla fantezi türü sevmemem filme karşı bakısımı etkiliyor olabilir.

Det sjunde inseglet

avrupa sineması deyince ilk söylenen isimlerden birisi ingmar bergman. birkaç filmini izleme listesine eklemiştim ama bir türlü izlemek için fırsatım olmamıştı. dün film ararken yine filmlerine denk geldim ve the seventh seal’i, türkçesi yedinci mühür’ü izledim. izleme sebebim hem meraktı hem de makul süreli bir film olmasından dolayıydı. zira artık filmler anormal uzun oluyor gibi. 2 saat üzeri filmleri izlemek için vakit ayırmak zaman zaman zor olabiliyor.

bazen bazı filmleri zamanında izlemek gerekiyor sanırım. filmi, vizyona girdiği zamanlarda ya da 60’lı yıllarda izlemeyi isterdim veya kendi dönemimle alakalı olarak bazı şeyleri kafaya takıp sorgulamaya başladıgımda bu filmi izlemek isterdim. kuşkusuz o zaman alacağım haz çok farklı olurdu. zira filmde ölüm, tanrı, hiçlik sorgulanıyor. bunlar kendi çapımda düşünüp içimde hallettiğim mevzular. bunlar hakkında kafa yorarken bu filmle karşılaşmak isterdim. filmde her karakter birbirinden alakasız bir şeyleri sorguluyor. ölümle oynanan satranç muzzamdı. silahtarın hiçlik üzerine konusmaları, kafasında ölüm ve hiçlik kavramlarını halletmesi ve bu halledişin rahatlıgını en güzel onda görebildim. şövalyenin olanlardan dolayı tanrı’yı sorgulaması, inanan insanın inanmaktaki zorlanışını gösteriyor. dünyada onca problem varken, vebadan dolayı binlerce insan hayatını kaybederken tanrının varlıgını sorgulamak, inananmak isteyen insanın inanmak için bir şeyler bulmak istemesi dünyanın her zaman diliminde insana tanrıyı sorgulatıyor. sövalye tanrıyla konusmak bile istiyor. tanrının varlıgını bizzat tanrıyla konusarak öğrenmek istiyor.

alışık oldugumuz tabir olan her canlının mutlak ölümü tadacak olması, tanrının varlıgını ya da hiçliğini aslında önemsiz kılıyor. ölüm var. insan ne kadar sorgulama yaparsa yapsın, ölümle ne kadar oyun oynarsa oynasın, neye inanırsa inansın ölümden kaçamıyor. hiçlik veya tanrıdan bağımsız tek gerçek, ölüm.

En Man Som Heter Ove

ingilizcesi a man called ove. türkçesi epey ilginç, hayata rövaşeta çeken adam. neden böyle çevirmişler bilmiyorum ama filmi izledikten sonra isim sempatik geldi. sanırım başından büyük trajediler geçmiş bir insanın hayata karşı attıgı gol epey sansasyonel oldugu dünülmüş. bu yüzden de rövaşetayı uygun görmüşler.

kitaptan uyarlama isveç filmi. kitabını okumadım. bu yüzden kitap üzerinden filme bir eleştiri yapamıyorum ama film beklediğimden güzel çıktı.

çocukken zorluklar içinde kalmış birisi ove. yaşadıgı hayat, kaybettiği işi onun emekli albay olarak takılmasına sebep oluyor. işsiz kalmadan önce de aksi bir adam ama işsiz kalmasıyla beraber işe ayırdıgı vaktini sosyal hayatına ayırınca daha da aksileşiyor. esini kaybetmesiyle yasadıgı buhran, sürekli intihara meyil etmesi ve her seferinde başarısızlığa ugraması hayata attığı golün hazırlanışı gibi… özünde milliyetçi bir insan, biraz sempatikleştirerek aktarılmış. milliyetçiliği ülkesinin yaptıgı işlerle övüyor. araba çarpınca, o bir volvo diyebiliyor. saab’a binmekle gurur duyuyor. fransız arabalarına fransız olmasından mütevellit laf ediyor. arkadaşı için sonunda bunu da yaptı diyerek bmw almasını eleştiriyor. almanlığa üstü kapalı çakıyor. tüm bunları ove sert, soğuk görünümlü olmasına rağmen ağır milliyetçilik olarak görmüyoruz.

film aksi adamın hayatı gibi olsa da göçmenliği ve kültür namına da bir şeyler anlatıyor. bireyci, daha kendi halinde olan kuzey insanlarının arasına daha sıcak diye nitelendirebilecek, bireycilikten uzak iran kadını bırakınca, ortam sanki daha güzel oluyor. ove’nin tekrar hayata tutunmasında, hayatta attıgı golün aslan payı komşusu parvaneh’e ait. ove’nin hayatına farkında olmadan burnunu sokması, ove’ye direkt etki ediyor. o kültürdeki insanlar hayatlarına bu kadar burun sokulmasına ne kadar izin verir orası da ayrı konu. biraz dozu kaçmış gibi olsa da komedi filmi deyip işin çıkılabilir bu durumun.

kuzey filmleri güzel oluyor. farklı komedileri var. soğuk gibi olsalar da çok sıcak filmler çıkabiliyor. bu film de onlardan bir tanesi. güzel, izlemesi keyifli bir film.