Yirmili Yaşların Hızı

geçenlerde twitter’da takip ettiğim birisi çocuk sahibi olmanın çok büyük bir duygu oldugunu ve annenin, babanın, eşin boş oldugunu, gerçek duyguyu, huzuru çocuk sahibi olunca hissettiğini yazmıştı. sanırım otuzlarında birisi, belki yolun yarısında bilemiyorum. çocuk sahibi olunca şu ana kadar yaşadıgı duyguların, tattığı mutlulukların hiç oldugunu anlıyorsun.
bu aralar hayatımın kötü dönemlerini yaşıyorum; mutlu değilim, huzurlu değilim, keyifli değilim. mutlu günleri görmem için engel teşkil eden şeyleri yavaş yavaş aradan çıkarmaya çalışıyorum. bunları yapmak için geç kaldım, biliyorum. ancak şunu merak ediyorum. geçecek mi? o engeller ortadan kalktıgında gerçekten huzuru ve mutlulugu bulabilecek miyim merak ediyorum. mutlak mutluluğa inanan bir insan değilim. hayatta mutluluk için yaşamıyoruz ama hayattan iyi kötü keyif almak için mutlu olmak gerekiyor. yirmili yaşlarımın sonlarındayım. önümdeki engelleri geçebilmek için yirmili yaşların hızına inanıyorum. umarım geçecek ve bitecek bu huzursuzluk.

Mecburiyet

yapmak istemediğim şeyler ertelemek gibi bir huyum var. belki de en sevmediğim huyum… aslında yapmak istemediğim şeyler değil de, yapmak zorunda olmama rağmen istemediğim şeyler diyelim. kaçıyorum bunlardan; kaçabildiğim kadar kaçıyorum ama sonra tabii yakalanıyorum. gölgem gibiler… tabii sonuç olarak kaçınılmaz son geliyor, kaçtığım şeyleri yapmak zorunda kalıyorum. acaba bunlardan kaçmak yerine nasıl olsa yapacağım deyip ilk günden yapmaya mı koyulmalı insan? bir de böyle denemek lazım. fatura ödemek gibi. nasıl olsa ödenecek, ilk gün ya da son gün fark etmez. ilk günden öde gitsin. bundan sonra bir de böyle deneyeyim bakalım işler ne olacak?

Discover Me

7 yıl önce önümdeki 5 yıl pas geçsin; yaşamama gerek yok, o yılları atlayayım, orada ne olacaksa olsun kabulüm diyordum. bu düşüncelerin üzerinden 7 yıl geçti, tabii pas geçsin dediğim 5 yılı da yaşadım iyi kötü. sonucunda ne oldu; şu an içinde bulunduğum durum nedir anlam veremiyorum. demek ki her zaman dertlerin derya olabilme potansiyeli varmış. hele hele yıllar üst üste birikince, yaşanmışlıklar artınca bu dertler daha da birikiyor ama işin güzel tarafı bu dertlerden kurtulmanın da yolları artıyor. 7 yıl önce bana derman olacak seçenek sayısı 2 ise, içinde bulundugum durumda derman sayısı daha fazla. gerçi dertler de büyüyor ama olsun. hayatı bu şekilde kabullenip yaşamak lazım sanırım. hiçbir zaman mutlak mutluluk olmayabilir. belki de vardır emin değilim.

Yer Yarılsa

yetişkin bir insan hayatı boyunca kaç kez yer yarılsa da içine girsem diyor acaba. her yerin altına girme isteğinde yaşanılan olayın hissettirdiği duygu ilk kezmiş gibi geliyor. halbuki ne ilk ne de son, daha birçok kez yerin altına girme ihtiyacı hissedeceğim. benzer hissi daha birçok kez yaşayacak olmama rağmen anın etkisinden kurtulamıyorum. utançta olduğu gibi keşke mutlu anları da bu kadar yoğun duyguyla yaşayabilsem.
mutluluk, duyguyu hissedilen anda yaşansa bile kısa süreli oluyor. çok güldük başımıza bir iş gelecek bundan kaynaklı sanırım. iki, üç yıl önce rush diye bir film izlemiştim, orada bir replik aklımdan hala gitmedi; mutluluk korkunç bir şey, insanı zayıflatıyor bir anda kaybedecek bir şeyin oluyor diyordu karakterlerden birisi. mutluluğun bitecek olma ihtimali bizi tedbire sevk ediyor. bu yüzden çok güldük ağlayacağız diyoruz herhalde. utanç öyle değil, en azında benim için öyle değil, hemen çıkamıyorum etkisinden. bir süre düşündürüyor.

Bir Önceki Yaş

her yaşın tadı ayrı mı güzel emin değilim. sanırım güzel değil. en azından şöyle güzel olmuyor; eğer bulunduğunuz yaşın içerisinde yapamadığınız şeyler varsa ya da kendinizi bulunduğunuz yaş için yeterli görmüyorsanız o yaş güzel olmuyor. hal böyle olunca her yaşın da kendine göre güzelliği olmuyor. hayattan keyif alındığı sürece güzelliğin yaşla bir ilgisi yok. hayatın kendisi güzel oluyor. ancak, ola ki hayattan keyif almayın içinde bulunduğunuz zaman ıstırap oluyor.
yeni yaşın bir önceki yaşından çok daha iyi olur umarım.


verimsiz, kötü, amaçsız bir yaşın ardından gelen yeni bir yaş için güzel temenni. iyi ki doğmak deyimindese böyle bir temenni almak hoşuma gitti. sade, hafif bir mutluluk duydum. umarım öyle olur. yeni yaş, yeni heyecanlar yaratır.

Yeniden

daha önce blog yazıyordum. yabancısı değilim aslında. ancak hem bloglar popülerliğini kaybedince hem de hayatımda değişiklikler olunca motivasyonumu kaybettim ve yazmayı bıraktım. sosyal medyanın da bunda etkisi oldu tabii. tekrar yazmaya karar verince wordpress açtım, altı yedi ay orada yazmaya devam ettim ama daha sonra yine kürkçü dükkanına döndüm. buranın değişik bir havası var anlam veremediğim. bir de yazdım, bıraktım, karar verdim gibi konuşuyorum ama benimkisi öyle laf olsun; sevdiğim, hoşlandığım şeyler hakkında fikir beyan etme, arşiv yapma gibi…
yeniden blogspot açınca temaya karar veremedim. şu anki kullandığım temayı kaldırmışlar. eski temalardan sadece bir tane vardı, onu da sevmiyordum. yeni temalar daha dinamik, daha hoş gibi gözükse de bir türlü içim ısınmadı. aradım, taradım ve bu temanın kodlarını bulup yükledim. pek bir havası yok gibi ama olsun bu temayı çok seviyorum.
bir de geçenlerde üstteki tweeti gördüm. sosyal medyaya karşı isteksiz olmamın sebebi sanırım. yalnız kalmayı seven, kendi başına vakit geçirebilen, bir şeyler yapabilen bir insanım. durumum böyleyken eminönü alt geçidine dönen sosyal platformlardan artık sıkıldım. çünkü herhangi bir yere kaçamıyorum. yalnız kalamıyorum. günlük hayatımda facebook, whatsapp postlarıyla alakalı muhabbetler duymaya başladım. herkes mutlaka en az bir sosyal medya sitesini kullanıyor. yeni tanıştığınız bir insan direkt hayatımıza ayrıntısıyla dahil oluyor. sevmediğiniz, mecburen katlandığınız akrabanız arkadaş olarak ekleyebiliyor. önce facebook’a geldiler, twitter, instagram, snapchat derken her yer insan kaynamaya başladı. herkes sürekli aktif, sürekli bir şeyler paylaşılıyor. benim yıllar önce kaçış olarak gördüğüm internet artık beni sıkmaya, arkadaşlar edindiğim sosyal platformlar beni yormaya başladı. arkdaşlarımla buluşup, sohbet, muhabbet ediyorum, ayrıldıktan sonra elime telefonu alınca yeniden onları görüyorum. kaçış yok. hadi arkadaşlar güzeldir, iyidir ama zoraki olarak katlandığımız insanları twitter’da sessize almak bile fayda etmiyor. iki sene önce facebook’u kapattım, daha sonra instagram hesabımdan vazgeçtim, snapchat’e bulaşır gibi oldum hemen bıraktım, elimin altından şu an sadece twitter kaldı. onu da kilitledim içeriye kimseyi almıyorum. belki burasını bir kaçış olarak düşündüm yeniden blog açtım.
benim için gerçek dünya internetten kaçış yerine dönüştü. uzun süredir böyle düşünüyormuşum haberim yokmuş. bunu da twitter aracılığıyla öğrenmem ayrı bir ironi tabii.

Beş

tekrar almanca öğrenmeye karar verdim. böyle söylüyorum çünkü yaşadığım hayal kırıklığı sonrası tamamen bırakmıştım, sosyal medyada takip ettiğim birkaç alman hesabını bile takip etmeyi bırkacaktım ama vazgeçtim. tekrar kendimi motive etmeye çalışıyorum.
daha önce zorunluluktan dolayı öğrenmeye çalışmıştım ama bu sefer tamamen zevk olarak bakıyorum. gerçi o zorunluluğu da kendim yaratmıştım ama olsun. geniş bir süreye yayıp eğlenerek öğrenme niyetindeyim; saatlerce ders çalışmak yok, herhangi bir sınavı nihai amaç yapmıyorum böyle olduğu için kafam rahat olabilir.
ilk iş olarak kolaya kaçıp kendimi almanca şarkılardan oluşan bir playlist yaptım. pek kolay olmadı tabii bu; almanca şarkılar insanı hayattan soğutabiliyor. içlerinden iyi olanları seçmek, ayıklamak  gerçekten çok zor. almanyada yaşadığım dönemde bile almanlar ağırlıklı olarak yabancı şarkılar dinliyordu. kendileri de şarkılarının kötü olduğunun farkında. sanatta bu kadar iyi olan insanları kötü şarkılar yapması enteresan.
genellikle dinlediğimi ve okudugumu anlamaya çalışmak için uğraşacağım. dilbilgisi konusunda fena değilim ama kelime hazinem çok zayıf, hal böyle olunca dinlediğimi ve okuduğumu anlamda sıkıntılar yaşayabiliyorum.
bakalım, zamanla burada bir kategori açıp orada kendime faydası olan şeyleri tüyo olarak verebilirim.
şimdilik bis bald. görüşürüz.

Dört

ne hissettiğimi ne düşündüğümü toparlayamadığım anlardayım. bu durumda olduğum zaman ne yazacağımı bilemiyorum ama yine de bir şeyler yazmak istiyorum. umarım birazdan yazacaklarım terk edilmiş bir tumblr çocugu havasında olmaz. dayanamam kendimi unfollow ederim.
hayat iyi midir, kötü müdür anlamış değilim. muhtemelen bundan sonra da anlayabileceğimi düşünmüyorum. sorgulamanın, beklenti içine girmenin, hayallerin bir önemi var mı bunları da hala anlamış değilim. sokak köpeği gibi yaşıyorum. benzetme biraz ağır oldu bu yüzden kendi kendime açıklama yapmak istiyorum.
canım ben; aslında sokak köpeği değilsin, oradaki benzetmenin amacı belki avarelik olabilir, yanlış anlama kendini, belki de sahiplenilme isteği… canım benim.
kendi kendime köpek dediğim için üzmeyeyim zaten yeterince üzenler var diyerek kime olduğu meçhul tribi de atayım.
hayat çok acımasız. inanılmaz mutlu bir şekilde yaşarken bir an seni mutsuz edebiliyor. hayatın normal akışı içerisinde olan ama senin başına gelmeyeceğini düşündüğün bir an; hani birisiyle konusurken karşı taraftan hiç beklemediğin bir cevap alırsın ve dumura uğrarsın öyle bir şey işte, ama daha dağıtıcısı; eğer kendine hakim olmazsa allak bullak edicisi. saatte 200 km hızla giderken bir anda lastiğin patlaması ve arabanın takla atması gibi… eğer şanslıysan kurtulursun ama travma sabit kalır. hayatın getirdiği dumurlar da çok şanslısın seni öldürmez ama bir o kadar şanssızsın seni bükülmüş tel gibi yapar. bir daha dümdüz yapamazsın. gece gece baya iyi metafor yaptı.
ben neden bu hallere girdim bilmiyorum ve lafı daha fazla uzatmadan hemen, an itibariyle bu hallerden çıkıyorum. üç gün sonra sofra başında et keseceğim, kıyma çektireceğim bir fanilikte buralarda hayatın amacını sorgulatmam kendime.

Üç

günlük gibi olsun diye ikinci bir blog daha açmıştım, bu yazıları oraya yazıyordum. iki siteye ne gerek var dedim ve oradaki yazıları buraya aktardım. uzun sürer diye yapmak istemediğim şey iki dakika bile sürmedi.
en son yazının üstünden neredeyse bir ay geçti. hayatımda ne değişti? hiç. istikrarı sevdiğim için dert etmiyorum ama bu aralar biraz bazı şeyler değişse güzel olacak sanki.
malum sınavım yaklaştıkça çalışma aşkım, şevkim her şeyim bitme noktasına geldi. havalar şöyle bozsa; yağmur, çamur olsa tekrar mutlu olurum ve çalışırım ama yok. bu sınav yüzünden başka bir işe konsantre olamıyorum. başka şey dediğim film, kitap türevi şeyler. film açıyorum, skılıyorum. kitap okuyorum, sıkılıyorum. kazasız belasız önümdeki iki ayı geçirsem sonra başka aylar gelecek. bundan 7 yıl önce, önümdeki 5 yılı yaşamadan geçsem inanılmaz rahatlarım diyordum. o 5 yılı yaşayarak geçtim ama geçtim, sonuç ne oldu? yine hiç. bu memlekette rahatlanmıyor.

İki

bu dünyada babana bile güvenme lafı işin mübalağa tarafını gösterse de bazılarına göre babana gerçekten güvenmeyeceksin. söz konusu benim babam değil. kendi babamla her ne kadar genel olarak anlaşamasam da, bu anlaşmazlığı kuşak farkına bağlayıp geçiyorum. itiraf edeyim zaman zaman fazla kafama takıyorum.
birinci cümlede göndermesini yaptığım baba aslında kimilerince baba yarısı olarak görülen bir akraba. aslında yanlışı; ahlaksızlığı; bana yapmadı, kendisine ve bittabi direkt olarak etkilenen ailesine yaptı. bazı insanlar vardır, o yaptıysa herkes yapar türünden, işte bu ahlaksızlığı yapandan da böyle bir şey hiçbir zaman beklenmiyordu.
bu işe bir de diğer taraftan bakmak istiyorum. insanın içinde ne fırtınalar kopuyor. yapılan ahlaksızlığın elbette geçer bir bahanesi yok ama bir sebebi var? neden yaptın? “mutsuzdum.” cevap bu. benim için aslında geçerli bir cevap zira bir şeyi yaparken en geçer sebebim canım istedi yaptım cümlesidir. kimseye hesap vermek zorunda değilim; canım istedi ve yaptım. sonucunu sevabıyla, günahıyla ben çekiyorum. bu bir metafor ateist kardeş. sevaba, günaha takılmayalım. hem zaman zaman hangimiz ateist olmadık?
87’de bir soğuk oldu; anam anam… boyum kadar kar var, okullar tatil olmuştu. cuma’ya bile gidememiştik. ya 82’de sıcaklara ne demeli. o zamanlar babam elezığ’da görev yapıyordu, saim amca asfalta yumurta kırıp ekmek bandı. sanırım şu an tam olarak gelecekte anlatılacak bu tipten bir hikayenin kahramanlarıyız; gerçekten esmiyor. hava inanılmaz sıcak ve bunaltıcı. nem yok, yangın var. ne var, bunalım var. 1 temmuz 2017, hava sıcaklığı 35 derece, ciğerimizi termometre ölçmüyor.