Scholl Kardeşler

birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günlerden ziyade sesini çıkaran insanlara ihtiyacımız var. her geçen gün ses çıkarmak daha da zorlaşıyor. işimi kaybederim, mesleğimi kaybederim, toplum ne der, benim çabamla değişecek mi sanki demeden kendi sesimizin duyulacağı yerin önemini düşünmeden o sesi çıkarmak lazım. tabii zor. yazması kadar icraati de kolay olsa keşke.

twitter’da boş boş parmak oynatırken bir tweete denk geldim. scholl kardeşler 75 yıl önce bugün hitler rejimine karşı geldikleri için idam edildiler. üniversite öğrencisiydiler ve nazilere karşı kurdukları die weisse Rose isimli grupla halkı nazilere karşı direnişe çağırıyorlardı. zamanın vatan hainleri, idam edilen insanlarını almanya bir pulla anmayı da eksik görmemiş. sanırım dünya zannedilenden daha çabuk dönüyor.

sophie scholl özelinde bir film de var. filmle alakalı yazmıştım. zaten scholl kardeşlerden ve kurdukları gruptan film sayesinde haberim olmuştu. o yazının son paragrafı bu postun da sonu olsun. insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

dünya’da nasıl adalet bekleyebiliriz, davalarını hakkıyla savunmaya çalışan bu kadar az kişi varken? ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. ama benim ölümüm niye sorun olsun ki; eğer insanlar bizim sayemizde uyanırlarsa ve harekete geçerlerse?

sophie scholl

Değişen Yol

üniversite 1. sınıfın son zamanları. bazı bölümlerin finalleri bitmiş, bazı bölümlerin devam ediyor. hocası, öğrencisi, memuru herkes koşturma içerisinde. kampüs kapısının girişinde arkadaşımı bekliyorum. gelecek ve beraber fotokopiye gideceğiz. o esnada bir kadın geldi yanıma orta yaşlı. evladım sen de mi burada öğrencisin diye sordu. evet teyze dedim. kızının da burada okudugunu, son senesi oldugunu söyledi. kızı mezun olacakmış. öğrenci işlerinde de bir işi varmış, onun için okula gelmiş. daha sonra birlikte bir yere gitmek için annesi de kapıda bekliyor. teyze sen de girseydin içeri sıcakta bekliyorsun, hem okulu görmüş olurdun, kızın o kadar yıl gelip gitmiş buraya dedim. aslında istiyordum ama izin vermediler dedi. güvenlik başörtüsü ile okula almıyormuş. o dönemler başörtülü öğrenciler kampüse giremiyordu. başlarını açmak zorundaydı ama öğrenci olmayanlarda da durumun böyle olduğunu bilmiyordum. ertesi yıl değişiklik oldu tabii. başörtüsü ile okumak serbest oldu. bu hikayeyi de neden anlattım bilmiyorum. belki bir sonraki paragrafa bağlamak için.

başörtüsüyle var olmak yıllarca mücadele gerektirdi. geçenlerde ise tam tersi bir durumu anlatan röportaja denk geldim. bianet’te bir röportaj serisi… röportajları yapan büşra cebeci. konu başörtüsü özelinde kadınlar. bütün röportajları okudum. güzel iş olmuş. blogu da unutmamak ve ufak da olsa bir kitleye kendimi anlatabilmek için kullanıyorum. haliyle röportajlardan burada bahsetmek istedim. büşra cebeci, başörtüsünü çıkaran, çıkarmak isteyen kadınların duygularına, hayatlarına inmiş. o kadınlara sormuş, kadınlar da içlerinden geldiği gibi cevap vermiş. zaman zaman hafıza epey geriye gidiyor. 28 şubat, eylemler, başörtüsü ile karşılaşılan zorluklar, akp, güncel siyaset, aile, sosyal hayat… birçok konu hakkında ufuk açıcı bir iş olmuş bana göre. baskıcı, milliyetçi, muhafazakar ailelerde doğup kendi yolunu bulamayan erkeklerde de epey travma var. oralardan çıkıp, kendi yolunu inşa edip bir de orada yürümek zorunda kalmak çok sancılı. tabii kadınlarda bu daha da travmatik. başörtülü var olmak için birçok mücadele içine girilirken gelinen noktada çıkarmak için de bir mücadele içine giriliyor. daha iyi anlamak için röportajların tamamı burada.

Sözler

klişe ama doğru; her şeyin başı sağlık. insan kaybettiğinde ya da kaybetmeye yaklaştığında kıymetini anlıyor. 2 ay önce ufak bir ameliyat geçirdim. bir gün sonrasında anneme, içinde bulunduğum durumun da acısıyla, bundan sonra hayatıma düzenli bir şekilde devam edeceğim demiştim. sabah normal bir saatte kalkacaktım, spor yapacaktım, arada sırada içtiğim sigarayı komple bırakacaktım, yediklerime ve içtiklerime dikkat edecektim… bunların hepsini evdeki dinlenme süresini de bitirdikten sonra yapacağıma dair söz vermiştim. tabii sözümde duramadım. aslında duramayacağımı da biliyordum çünkü o sözler, acı içerisindeyken iyi niyetli hayalden ibaret şeylerdi. dolu tarafından bakayım. insan acı içerisindeyken söz vermemeli. her şeyden öte ilk başta kendisine söz vermemeli.

iyi oldugumu düşünürken o ufak şey tekrar vücudumda vuku buldu ve yine ameliyat olmak zorunda kaldım. bu sefer tecrübeli oldugum için daha rahattım tabii ama neticede vücuda bıçak değince ameliyatın büyüğü küçüğü pek olmuyor sanki… hiçbir yerim kırılmadı, serum bile yemedim diye ortalıkta geziyordum. birden çat diye bu hastalık çıkınca, peşi sıra iğneleri, serumlar yedim. sağlık olsun. en kötü hastalık bu olsun.

Kutsal Görev

milliyetçi, muhafazakar bir ailede yetişince sizi çevreleyen kabuğu kırmak zahmetli oluyor. o kabukları fark etmek mesele, kırmaya çalışmak ayrı mesele… tabii kırınca keyifli gibi gözükse de bir zahmet daha ortaya çıkıyor. üniversiteye kapağı atınca bütün dertlerin biteceğini sanan lisesi kafası gibi… ya da gireceği bütünlenme sınavının öncesi hayatının en zor gününü yaşadığını sanan üniversiteli gibi… o kabuğı kırıp çıkıyorsunuz ama size o kabuğu inşa edenleri ki; bunlar en sevdiğiniz insanlar oluyor; aileniz, orada kalıyor. onların orada kalması hayatı yaşarken zaman zaman zahmete sebep olabiliyor.

annemle, babam geçtiğimiz gün umreye gittiler. annemin yıllardır istediği bir şeydi, babamın da son zamanlarda ekmeklilik sonrası değişen hayata bakışıyla alakalı olarak bir isteği olmuştu. tabii tüm bunlar bana uzak şeyler. burada din hakkında düşüncelerimi yazacak değilim. uzak şeyler diyerek düşüncemi belli ettim. umreye gidecekleri için haliyle ev bir hayli doldu taştı. daha önce gidenler, gitmek isteyip gidemeyenler, bunlarla beraber gelen; hikayeler, nasihatler, gönderilen selamlar… dinini yaşamaya çalışırken başka insanların hayatlarına müdahil olmayan insanları seviyorum. hem annem, hem de babam böyle insanlar oldukları için kendimi şanslı hissediyorum. umarım orada ne dua ederseler kabul olur, kendi dünyalarında ferahlık yaşarlar çünkü onlar için orası yeniden doğuş anlamı taşıyor. hacıdan, hocadan korkacaksın diyerek işin öbür tarafına girmek istemiyorum. tamamen kendi ailem üzerinden oluşan bir yazı bu. onlar için mutluyum. benim de günün birinde oralara gitmemi arzuluyorlar. bu arzunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği için onlar adına da üzgünüm. onları umreye gönderirken belli bir yerden toplandılar ve otobüslerle havaalanına gittiler. o toplanma yerindeki kalabalık insanı etkileyen cinstendi. o zaman biraz duygusala bağladım. inanmadan ettiğim dualar, el açmalar… orada kendimi bir bütünün parçası gibi hissettim. annemin, babamı otobüse binişi, otobüsün hareket anı, ağlayan insanlar… yerine getirilen kutsal görev. inancımdan bağımsız gerçekten en duygu yoğun anlarımdam bir tanesiydi. insan, hangi duyguyu yaşarsa yaşasın, duyguyu içten ve yoğun yaşadıgı zaman insan oldugunu bir kez daha hatırlatıyor. hiçbir zaman unutamayacağım güzel bir geceydi. hayırlısıyla dönmeleri dileğiyle.

Sigara

sigaraya yeniden başlıyorum galiba. aslında hiçbir zaman tam olarak başlamadım. günlük bir,iki paket sigara içmeyi şu ana kadar hiç gerçekleştirmedim. aldıgım paket 3-4 hafta  götürüyordu beni. muhtemelen bu rutine yeniden döneceğim. kendimle ilgili merak ettiğim ise neden sigara içtiğim… çünkü lisede ya da üniversitede özenerek başlamadım. kötü hissettiğim bir dönemde ilk kez içtim. sonra devamı geldi. bir ara iyi hissettim içmedim. sonra kötü hissettim tekrar başladım… anladım ki sıkıntılı anlar da sigara içmeye başlıyorum. yine böyle bir dönemin içerisindeyim. şu ana kadar içmeler hep ufak kaldı, yine aynısı olur umarım.

Adres Bilme Huzuru

sokakta aheste aheste, muhtar misali yürürken bir anda şuraya nasıl giderim temalı bir soruya doğru cevap vermek gibisi yok. insana bedava özgüven, mutluluk, keyif veriyor. hele hele yaşadıgınız muhitte, sizin mahallenizde birisi sizden bir adres tarifi istediğinde bunun etkisi daha da fazla oluyor. belki de bu gizli bir özgüvensizliğe işarettir, bilemiyorum uzmanlar ne der ama ben derim ki; güzel, bedavadan keyif. arada sırada birbirimize adres soralım. keyifli anlar yaşatalım.

Siz Buradasınız Çünkü Biz Ülkelerinizi Yıkıyoruz

bu duvar yazısını twiter’da gördüm. berlin’de mültecilere hitaben üç farklı dilde yazılmış. meali şöyle oluyor; siz buradasınız çünkü biz ülkelerinizi yıkıyoruz.
özellikle son yıllarda bizim memlekette batıya karşı bir tansiyon yükselmesi var. özellikle almanlara karşı. oysa alman halkı, yaşadıgı acılardan, geçmişlerinden dolayı ortada bir insani durumu olunca çok çabuk refleks veriyor. belki de bu refleks üzerlerinden kalmış nazi imajından kurtulmak için gelişmiş bir reflekstir, bilemiyorum. ama böyle bir gerçek var, faşizan ses yükseldiğinde karşı ses hemen yükseliyor, eyleme geçiyor. gösterdikleri refleks sesten ibaret kalmıyor.

İlk Adım

temmuz ayı içerisinde olması lazım, askerlik için gaza gelip şubeye gitmiştim. sıra numarası da alıp beklemeye basladım. kalabalık oldugu için dısarıda bekletiyorlardı, bina içerisinde değil. o arada telefonla uğraşıyrdum vakit geçsin diye ama hava inanılmaz sıcak, o vakit geçmiyordu. bir de zaten yapmak istemeğim askerliği icra eden insanlarla aynı ortamda bulununca iyice nefret ettim. hemen aklıma kendi yapacağım askerlik gelmeye başladı. bu vakit nasıl geçecekti, nasıl uyuyacaktım, rahatlıga alıstıktan sonra o disiplin beni sıkacak mıydı, ortam nasıldı… sorular sorular… telefonla uğraşırken whatsapp grubundan arkadaşlarla da konusuyordum. aynı sıkıntıdan müzdarip üç kişiyiz. yazışırken ne olduysa birden kararımdan vazgeçtim. şubeden çıktım gittim. karar verdim o an; askere gitmeyecektim. kaçabildiğim kadar kaçacaktım, hem bedelli de çıkacak diye kendimi inandırdım ama gel zaman git zaman kaçamadım. olmuyor. sürekli engel, fırsatlar kaçıyor…
30 kasım günü şubat celbinde askere gitmek için son gün. son güne kadar bekleyecektim. belki şaka maka bedelli çıkar diye umut ediyordum. devletin muhtemelen içine gireceği kriz, askeri harcamalar derken kendimi bedelli çıkacağına inandırmaya basladım ama bir yandan da çevreme şubatta askerim demeye basladım. çünkü artık ciddi ciddi bu konuyu bir yere bağlamam gerekiyor. yolumu bulamıyorum. ve nitekim bu gün anlık bir gazla şubeye gittim. yine askeriyeden içeri girer girmez, kendi yapacağım askerliğimi kurgulamaya basladım, nasıl geçecekti o zaman? bitecek miydi? birçok soruyu kafamda döndere döndere sıramı bekledim. ama sıra beklerken bir yandan da ortamı gözlemliyorum. komutanlara, memurlara çay götüren askerler, göt donduran soğukta nöbet tutanlar, sıkıla sıkıla iş yapanlar… orada hiç kimse halinden memnun değildi. muhtemelen herkes aynı durumda… ve sıra bana geldi, doldurulan formlar, bakayadan dolayı kesilen ceza ve işlemin tamamlanışı, şubatta askerim.
yalnız, şubeden çıktıktan sonra bir rahatlama oldu. yolda yürürken keyiflendim birden. önümdeki çok büyük engeli aşmak için bir adım atmıştım ve o adım çok önemliydi çünkü diğer adımların habercisiydi. şu anda şubeye gitmeden önceki gerginliğim yok. askerlik benim için muallaktı, artık muallak bir durum yok. işlemler tamam, kesin olarak gidiyorum. çay da servis etsem, patates de doğrasam gece nöbete de gitsem o askerliği yapacağım. onun için ilk adımı da bugün atmış bulunuyorum.

Yazcılık vs Kışçılık

önceleri kışı severdim. önceleri dediğim de geçen sene ve öncesi. geçen sene kışçıydım. kışın gelmesini isterdim. aslında bu sene de kışın gelmesini istedim ama an itibariyle şu havalardan hiç memnun değilim. sıcaklık 9 derece ve hava kapalı. içimde bir kasvet. bundan sonra sanırım yazcı olacağım. sosyal medyada zamanında birisi doğalgaz faturasını kendim ödemeye basladıgımdan beri yazcıyım yazmıstı. su an icin ölye bir durum icinde değilim ama yine de yaz sanki kıştan daha güzel gibi… en azından soğuk havalar çekilecek dert değil. kazaklar, montolar, ceketler… önceleri sevdiğim nesneler neşelerini kaybetmeişler… bundan sonra yazcıyım. belki bunda kiğılı reklamının da etkisi vardır. ne rezalet reklamdı o öyle. ben mont kiğılı mont…

Türkiye Cumhuriyeti gibi

birkaç gündür bir sebepten ötürü hastaneye gidiyorum. önce şehirdeki kendi ilçemdeki hastaneye gittin. hastanenin oldugu bina yetersiz gelince prefabrik evlerden hastane yaptılar. şimdi orası da yetersiz geliyor. gerçi yeni hastane yapıldı ama olay sanırım binada bitmiyor. yıllarca memlekette her şey binalara atıldı. tesis yok denildi. özellikle sporda bunlar söylendi. ah birt tesis olsa madalya rekorları kıracaktık ama yoktu işte, o yüzden kıramıyorduk. hastaneler için de aynısı geçerli. çok güzel hastaneler var. her imkan düşünülmüş ama iki gündür hayattan bezdim. hastalıktan dolayı hiçbir sıkıntım yok. tedavisi belli, ilacı belli ama hastane ortamı beni acayip gerdi. insanların koşuşturmacası, kavgalar, sistemsizlik, doktorların sinir stresi… her şey gergin hastanelerde. 
bugün başka bir hastaneye gittim. diğer ilçedeki hastaneye… kendi ilçemdeki hastanenin doktoru ilgisiz davranınca başka doktora gideyim dedim. iyi ki öyle yapmışım. önceki doktorların verdiği ilaçları boş ver kullanma dedi. onun yerine pansuman yaptırmamı söyledi. bir de iki kutu hap verdi. bunları yaptıktan sonra tekrar gelmemi söyledi. diğer doktor iki tane krem verip başından savmıştı. toplamda 2 dakika kalmamıştım odasında. o da kendi çapında haklı; kapısında birçok insan var. herkesi sinir stres tavan hemen sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. 
iki gün boyunca göremeyeceğim tartışmayı hastanede gördüm. bir tanesini de ben yaşadım. doktor reçete için dısarıdaki görevlinin yanına gönderdi. oradan reçete alıp doktora imzalatacaktım. sıraya girmeme gerek olmadığı için direkt görevlinin yanına gittim. durumu anlatırken sırada bulunan genç birisi görevliye, siz neye göre barkod veriyorsunuz biz burada bekliyoruz dedi. ben de ben barkod almayacağım, doktor gönderdi reçete yazdırmaya geldim dedim.  sıradaki adam da bana beni ded doktor gönderdi dedi. o zaman sen de buraya gel deyince, görevli araya girdi. sizin işiniz başka onun başka. srıadaki arkadaş sen sırada bekle dedi. aldım reçetemi gittim doktor odasına. biraz tersleşsek kavga etmemek güç. sinirler gergin, derbi maça çıkmış futbolcu gibiyiz. bir tanesinde bir amcamız barkod veren görevliyle tartıştı. görevliyi savunmaya gelen başka bir abimize, tayyip babaya söyleyin bunları, sistem çok güzelmiş ya bunları söyleyin tayyip babaya dedi. abimiz de tayyip ile ne alakası var deyince kısa süreli gerginlik yaşandı. herkesin ağzında tek cümle allah buraya düşürmesin. hasta olmak ile alakalı bir problem yok, doktorlar da bana göre şu düzende işlerini harika yapıyor. ancak hastaneler inanılmaz yoruyor insanı. koca memleketi sığdırmışlar, hastane kapısına türkiye cumhuriyeti tabelası asılsa çok yakışır. doktorların odaları nezih, iyi aile semtleri, koridorlar işçi, çiftçi şehirleri… arada sırada mahallenin okumuş çocuguna gidilmesi gibi doktor odalarına giriliyor. bir şeyler danışılıyor, dertler çözülüyor. allah düşürmesin ne diyelim.