German Doner Kebab

başka kültüre gitmekle kalmayıp artık o kültüre ait olmak böyle bir şey sanırım. fotoğrafı buradan aldım, glasgow’da bir dönerci; dönerin meşhur olması kadar alman döneri olarak meşhur olması ironik. biraz bakınınca döner, dünyanın farklı noktalarında alman olarak nam salmış. türkiye’de bile alman döneri olarak satılan yerler bulunuyormuş. kuşkusuz almanya’da yapılan döner türkiye’de yapılana göre daha farklı ama neticede döner dönerdir.

aşağıdaki videoda da eski bir nazi sempatizanı nazi saçmalıgından dolayı 15 yıl boyunca döner yemediğini dile getiriyor. dönere bile ırkçılık yaparsın ama glasgow’da döneri alman diye görürsün.

Gidebilmek

insan gibi hissetmek. yaşayabilmek. hayat zaman zaman cok acımasız bedeller ödetiyor. kızının daha iyi hayatı hak ettiğini düşünen el salvadorlu baba, meksika abd sınırını geçerken akıntıya kapılıyor.

aylan bebek aklıma geldi. ailesi onu savaştan kaçırmaya çalısırken minik bedeni sahilde bulundu. kuşkusuz dünyadaki herhangi bir bebek gibi o da en iyisini hak ediyordu. yaşasaydı bugün 7 yaşında ve ilkokula gidiyor olacaktı ve o da genellemelerden kurtulamayıp linç yiyecekti.

eksi sözlük’te siktir olup gitmek baslıgı var. herkes umutla bir yerlere gitmeye çabalıyor. ama nereye gidilirse gidilsin, yanında doğduğun, büyüdüğün yerleri, yaşanmışlıkları da götürüyorsun. tabii hoş karsılanmıyor bunlar; entegre, adapte diyor ev sahipleri.

kalmak, gidebilmek, gitmek ve yaşamak. hepsi bazı insanlar için çok zor.

Okuyamamak

bayağıdır okuyamıyorum. sebebi iş yoğunlugu olarak görsem de tam olarak öyle dğeil. 9 günlük bayram tatilinde de elime şu ana kadar bir şey almadım. huzur’u okuyordum, severek okuyordum ama ara verince bir daha geri dönüp okuma isteği olusmadı. bu sefer yeni kitaba başladım yeni şehirde bir öğle vakti. yine çok severek okuyordum ama ara verince yarım kaldı. romanı bırakıp tarih okuyayım dedim olmadı. demek ki anlık süreç deyip çok fazla zorlamamaya karar verdim.

kitapları uzun zamandır kindle üzerinden okuyorum. matbu kitap en son ne zaman aladım hatırlamıyorum. belki motivasyonumu düşüren şey teknolojidir deyip, okumak istediğim kitabı matbu olarak almayı planlıyorum. belki sorun teknolojiye kendimi fazla kaptırmamdır.

İki Haftalık Z

iki haftadan fazla olmus buraya yazmayalı… iki haftada kayda değer pek bir şey olmadı demek ki. standart hayat devam edince insanın aktaracak bir şeyi de olmuyor. aktaracak bir şey yoksa yasanılan hayat gerçekten yasanıyor mu ayrı soru işareti.

futbolla devam edeyim. gebzespor küme düştü. gerçekten bunu başardılar. son hafta erbaa deplasmanına gidildi ve beraberlikle dönüldü. gebzespor türkiye futbol liglerinin en kötüsü olan bölgesel amatör kümeye tekrar düştü. geçen seneye kadar yedi sezon oradan çıkmak için uğraşıldı. bu sefer kaç sene sürecek göreceğiz.

yarın galatasaray’ın maçı var. 19 mayıs günü iktidar destekli başakşehir ile maça çakmak keyifli olacak. başakşehir özelinde muhtelif futbol forumlarından ya da mecralarda epey yazdım; sıkıcı, soğuk, manasız bir takım. daha fazla yazmaya gerek yok. umarım yarın onları sami yen’de yenip şampiyon olacağız. sezonu iki kupayla kapatacağız.

birkaç hafta önce işten dolayı hiçbir okuyamadıgımı, izleyemediğimi yazmıştım. kendime katkı açısından yaptıgım yegane şey, işe gidip gelirken müzik dinlemek oluyor. o da toplamda 50 dakika sürüyor. günde 50 dakika müzik. başka bir şey yok. tabii buna dur demenin zamanı gelmişti. uzun zamandır okumak istediğim yenişehir’de bir öğle vakti’ne başladım. şu ana kadar harika gidiyor. daha önce sevgi soysal’ın tane rosa kitabını okumuştum. çok ince bir kitaptı. vesileyle sevgi soysal’ın hayat hikayesini öğrenmiştim. bu ülke herkese çektiriyor ama bazı insanlara daha fazla çektiriyor.

sosyal medyada sıklıkla adını duydugum chernobyl’e başladım. az önce de after life’ın ilk bölümünü izledim. çernobil’de yaşanan kaza daha önce  ilgimi çekmişti. bir şey izlemedim ama nedir ne değildir diyerek okuma yapmıştım. iyi kötü fikir sahibiydim. ancak yasananların boyutunu tam idrak edememiştim. dizide kurgu da olsa görsel olarak görmek insanı daha fazla olayın içine alıyor. mini dizi olması ayrı güzel. uzun soluklu dizileri takip edemiyorum. bir yerde kopuyor. izlemeyi bırakıyorum. mini diziler bu açıdan güzel.

after life’ı geçtiğimiz aylarda duymuştum. merak edip izleme listeme atmıştım. izlemek için bir şeyler ararken süresi çok cazip geldi. bu yüzden izlemeye başladım. zaten dram türünü seviyorum. dram, komedi birleşimi olunca daha da seviyorum. dizinin ilk bölümü idare eder kıvamındaydı. karısını kanserden kaybeden bir adamın hikayesi. konu çok sıradan gibi ama bir o kadar da hayatın içinden. belki de bu yüzden sıradan. umarım dizi ilerleyen bölümlerde açılır, daha güzelleşir.

bu kadar bitti yazacaklarım.

Al Evinde Besle

ekşi sözlük’ü takip etmeyi seviyorum. türkiye’de böyle bir data olması zaman zaman işimi kolaylaştırıyor. özellikle kültür, sanat işlerinde fikir sahibi olmak için güzel eleştiriler bulmak hala mümkün. eski yazıların içinde ucundan, kıyısından ekleme yapılsa tez olabilecek girdiler mevcut. genel olarak, uzun süredir takip eden biriyseniz yazıyı kimin ne amaçla yazdıgını da idrak edebilip, yazının troll tarafından yazılıp yazılmadıgını da anlayabiliyorsunuz.

suriyeli meselesi sıklıkla sözlük’te gündem oluyor. açılan başlıgı uzaktan takip etsem de zaman zaman dayanamayıp başlıga dahil oluyorum ve günün sonunda gelen sert özel mesajlarla kullanıcılarla tartışmaya başlıyorum.

sözlük, kullanıcıları itibariyle tahsilli insanlardan oluşuyor. benim için problem burada teşkil ediyor. eğitim almamış, hayata erken atılıp çalışmak zorunda kalmış, kendini geliştirememiş insana düşüncelerinden dolayı çok fazla kızmıyorum. hele hele türkiye gibi fırsat eşitliğinin olmadığı, gelirin adaletsiz dağıldığı ülkede insanlara yapamadıklarından, olamadıklarından ötürü hiç kızamıyorum. bununla beraber her ülkede kendini geliştirememiş insanlar mecvut. süper güç, kaçıp gidilmek istenen batı ülkelerinde de bu tip insanlar var. batının imrenilen şartlarına rağmen kendini geliştirememiş insanlar bolca bulunuyor, nüfuslarının büyük payını oluşturuyor.

sorun ettiklerim eğitimli insanlar. onların hayata bakışları, olayları ele alış biçimleri, düşünme biçimleri… bu noktada büyük problem teşkil ediyoruz.

suriyeli sorunu var. böyle devam ederse sorunun katlanarak büyüyeceğini biliyorum. bundan dolayı akılcı, mantıklı çözümler bulmamız gerekiyor. bunu bulacak insanlar da türkiye’nin okumuş insanları… çünkü aldıkları eğitim onları akıllarını, mantıklarını kullanmaya, sorunlara analitik çözümler bulmalarına olanak sağlıyor. ama söz konusu suriyeliler olunca mantık tamamen devre dışı kalıyor ve al evinde besle çözümünden öteye gidilemiyor. aslında sadece suriyeli sorunu için değil, genel olarak bu insanların olaylara yaklaşımlar yanlış, eksik, hatalı.

seçim öncesi youtube’da yayınladığı röportajlarıyla ünlenen bir kişi, seçim sonrası da röportajlarına devam etmiş. geçenlerde bir tanesine denk geldim. yoldan bir insan çevriliyor, suriyelilere evine alıp alamayacağı soruluyor. evet cevabı alırsa hemen önüne genç suriyeli getiriyor ve al hazırda birisi var diyerek suriyeli genci evine alabileceği belirtiliyor. tuzak röportaj. buradan da ülke insanımızın ne kadar ikiyüzlü olduğu sonucu çıkarılıyor.

al evinde besle cümlesi irrite edici. ancak gerçekçi çözüm olarak kabul edelim. hayatı düzen içinde devam eden bir insana, hadi evine gidelim derseniz sizi çok sevse bile muhtemelen mırınkırın edecektir. müsait misin, başka işin var mı sorularını sormadan eve misafir olmak isteyen insanı çok sevsek bile istemeyebiliriz. hal böyleyken, evinde suriyeli misafir edebileceğini söyleyen insanların karşısına bir anda suriyeli çıkarıp hadi evine al demek hiç iyi niyetli değil. buradan da al işte ülke insanı diyerek analiz yapılmaz. insanlar suriyeliler hakkında vicdan yapabilir, evini açabileceğini söyleyebilir, burada en fazla insanların suriyeli konusunda duyar gösterdiğini anlarız. insanların tanımadığı, bilmediği insanları evine almak istememesi kadar doğal davranış biçimi yok.

eğitimli insanlar konusuna tekrar dönersem, ülke için büyük problem teşkil ediyorlar, endişe vericiler. ülkelerin geleceğini ülkenin eğitimli insanlarının belirlediğini düşünüyorum. eğitimli insanların gelişmişliği kadar ülke de gelişiyor ama bizim memleketin eğitimli insanlarının eğitim kaliteleri düştükçe, insanların olaylara bakış açıları da köreliyor; bakış açısı, kahve önü, tabure sohbetinden öteye gidemiyor. duyar gösterilmesi gereken konulara, eksi sözlük gibi kullanıcı profili eğitimli insanlardan oluşan platformda bile nefret diliyle yapılan yorumlar bulunuyor. yorumların neredeyse tamamı nefret diliyle oluşabiliyor. bu konuda farklı fikri olan insanlara da, ülkenin diğer problemi olan linç kültürüyle yanıt veriliyor. linçten nasiplenmek istemeyen insanlar yorumdan kaçınınca, ortam tamamen nefret diline bürünüyor. bu da hiçbir şekilde çözüm üretilememesine sebep oluyor.

mevcut yöneticilerin ülkeyi halk diye tabir edilen, hayata atılıp kendini geliştirememiş insanlar için yönetiyor. bu insanlara bakarak ülke yönetildiği zaman bir adım ileriye gidilemeyeceğini düşünüyorum. çünkü ortalama halk, kendi ekonomisi zarar gördüğü vakit rahatlıkla değişkenlik gösterebiliyor. bu yüzden ülkenin esas olarak eğitimli insanlara göre yönetilmeli. ancak bu insanların toplumsal olaylara yaklaşımını gördükçe, yönetim anlayışı ne olursa olsun kendi çapımıza mahkum hayat yaşıyoruz.

Sinek Raketi

cumhuriyet tarihinin en kötü partisi olabilir ak parti. özellikle seçim zamanı söylemleri, medyayı kontrol ederek insanların düşünceleriyle oynamaları türkiye tarihinde onları çok ayrı yere koyuyor. birçok siyasetçi geldi geçti, sevabıyla günahıyla yönettiler bu ülkeyi… ama bu ülkeyi kuranlar dahi ülkenin sahibiymiş gibi yöneticilik yapmadı. ak parti’yi gören bu memleketin tapusunu onlarda sanır, öyle bir yönetim var. yerelde durumlar çok daha fena, belediyelerde her kurumun içine girerek esnaf gibi yönetim anlayışındalar. kadın kolları bir yerden, gençlik kolları bir yerden yerel belediyeleri avuçlarının içine komple almışlar. ibb’de bunları iyi kötü görmeye başladık. hiçbir vasfı olmayan insanları uçuk maaşlarla çalıştırıyorlar. üç kuruşluk işleri dünya paraya yaptırıyorlar. türkiye’nin en batık belediyesi benim yasadıgım ilin belediyesi. dünya kadar borç olmasına rağmen karsılıgında yapılan iş yok. daha sonra sayıştay raporlarından öğreniyoruz paraların nerelere gittiğini. 200 kişilik yemeğe 1000 kişilik ödeme yapılması, 100 kişilik tatil için 500 kişilik tatil parası ödenmesi gibi. bir belediye neden vatandaşı tatile gönderir onu da anlamıyorum tabii.

konuya döneyim.

kılıçdaroglu’nu seviyorum. liderlik vasfı yok gibi içi boş eleştirileri dikkate almıyorum. liderlik vasfı olmayan bir insanın chp genel baskanı seçilme ihtimali dahi yok. kendisini sevdiğim ve savundugum için baska baska platformlarda yazarken laf yemişliğim çok oldu. sevme sebebim iyi insan olmasıyla alakalı. tarihin en pişkin partisine karşı muhalefet yapmak zorunda kaldı. özellikle havuz medyasının kurulmasıyla beraber muhalefet yapmak zorlaşmasına rağmen elinden geldiğince onurlu bir şekilde bu ülkede söz sahibi olmaya çalıştı. her gün türlü türlü onlarca yalana karşı bir şeyleri değiştirmeye çabalıyor.

dünkü saldırıdan sonra malum cepheden gelen tepkilere bakınca kemal kılıçdaroglu’nun ne kadar zor bir iş yürüttüğünü bir kez daha anladım. alenen ülkenin muhalefet partisi liderini linç etmeye çalışan güruha milli savunma bakanı değerli arkadaşlar tepkinizi dile getirdiniz diyebiliyor. onun için salt bir tepki. devlet bahçeli’ye diyecek söz bulamıyorum. bir yere gidip gitmemeyi alınan oyla ölçeceksek, devlet bahçeli’nin adımın atmaması gereken yerler olmasına rağmen zamanında oralara gidip miting yaptı. insan yalandan da olsa geçmiş olsun der ama kılıçdaroğlu’nu suçlu gördü. ülkenin içişleri bakanı muhalefet partisinin şehit cenazelerine alınmaması talimatını verdiğini söylüyor. yine aynı insan seçin öncesi devleti kanalına çıkıp klasör klasör belgelerle chp’nin belediye meclis üyesi adaylarının terörist oldugunu ispatlamaya çalısıyordu. tankla, topla, tüfekle savaşan insanlara karşı basit  tabancamsı bir şey var kılıçdaroglu’nun elinde. kılıçdaroğlu böyle insanlara karşı elinden geldiğince bu ülkenin değerlerini koruyor. ama en büyük yanlışı halkı fazla ciddiye alması. yani şu halkı ciddiye almayı bırakmak gerekiyor. ne düsündüğü belli olmayan, motorları tamamen nefretle çalısan insanlara göre ülkeyi yönetmek bırakmak gerekiyor. bu tip insanlar istisnasız her ülkede fazlasıyla mevcut. ama bizim siyasetçiler sürekli onları düşünerek hareket ediyor. almanya’da da çomar çomardır. ama kimse çıkıp onu dikkate alarak ülke yönetmez. onlar sinek gibi vızıldar durur. sinek raketiyle bir tane vur tamam işi bitti. sinek öldürülen plastik nesnenin adı sinek raketiymiş. onu da şimdi öğrendim. şu basit plastik nesne bile bu halk için fazlayken koskoca ülke onlar için yönetiliyor. ayıptır bu ülkenin parasına, zamanına, geçmişine, geleceğine.

dünkü görüntüleri gördükçe üzülüyorum. nasıl bir ortam, nasıl bir halk, nasıl bir nefret. bu işin içinden nasıl çıkılacak hiç bilmiyorum. tek bildiğim hala onurlu insanların siyasette oldukları. onlara bel bağlamış durumdayın. umarım onlar yanıltmazlar.

Ajax: CTRL + ALT + DE LIGT

ajax, 1-1’in rövanşında, deplasmanda juventus’u 2-1 yenerek yarı finale çıktı. maç sonrası sport360’nin görüntüsü. açıkçası gazete mi, dergi mi tam olarak hangi yayın organı bilmiyorum ama muazzam bir başlık atmışlar. twitter’da görüp beğenmiştim. buraya eklemek istiyordum ama fırsat bulamadığım için bu güne kaldı.

son 16 turundan ajax, real madrid ile eşleşmişti. maç günü aynı zaman tottenham-borussia dortmunda maçı da vardı. iki maç aynı saatte başladıgından dolayı izleyiciler genelde tottenham-dortmund maçını tercih etmişlerdi. bu çıkarımı tamamen sosyal medyada yazılanlardan dolayı yaptım. tweet akışı genelde ingiltere’de oynanan maçtan geliyordu. ufak ufak ajax-real madrid maçından bahsedenler oluyordu. ama daha maçın başında ajax öyle bir oynamaya başladı ki, kısa sürede herkes ekranı çevirip ajax-real madrid maçını izlemeye başlamıştı. ajax 2-1 yenilse de aslında galibiyeti hak eden taraf olmuştu. nitekim ikinci maçta ispanya’da real madrid’e 4 atarak çeyrek finale çıktılar.

son 16 turunun diğer eşleşmelerinden bir tanesi de juventus-atletico madrid olmuştu. ilk maçta ispanya’da 2-0 kaybeden juventus, rövanşta muhteşem performans göstererek atletico madrid’i 3-0 yenmişti. ronaldo’nun inadı ve iştahı görenler juventus’u kupanın mutlak favorisi ilan etmişti bile…

nihayet çeyrek finale gelindi ve juventus-ajax eşlemesi gerçekleşti. kuralar belli olduktan sonra en merak ettiğim eşleşme oldu ama maalesef her iki maçı da izleyemedim. ajax’ın son 16 turunda oynadıgı futbolu görünce juventus’un çok zorlanacağını düşünmüştüm. ancak zorlanmasına rağmen turu juventus’un geçeceğini düşünüyordum. yanılmışım. hollanda’da aldıgı beraberlik sonrası italya’da juventus’u 2-1 yenen ajax yarı finale yükseldi. akabinde de görselde başlık atıldı. ajax’ın tarih yazdıgı sezonda çok önemli iki maçı kaçırsam da yarı final maçını kaçırmak istemiyorum. tottenham’la çok sert iki maç oynayacaklar. bakalım ajax’ın gençleri neler yapabilecek.

tabii ajax’ın genç oyuncularla böylesi muhteşem oyun oynaması ve oynadıkları oyunun basarı olarak karsılığı olması bizim memlekette altyapı, genç oyuncu söylemlerini bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 19-20-21 yaşındaki genç oyuncuların oynadıgı oyunları gördükçe insanın kendi takımı için içi gitmiyor değil… türkiye’de de cesaret gösterip genç oyuncu oynatmaya çalışan hocalar olsa da başarı olarak karşılık gelmeyince bundan bir şey olmaz hoca düşüncesine giriyor taraftar. bu da hem oyuncuya hem de hocaya baskı olarak dönüyor.

türkiye’de neden genç oyuncular oynamıyor sorusu çok sık soruluyor. soru bir tane olsa da birçok cevabı var. oyuncu, hoca, taraftar herkes oyuncunun oynayıp oynamamasında sorumlu. ama tüm bunların içinde tabii en az suçu olan oyuncu… türkiye’de genç olmak başlı başına problem. her alanda böyle. futbolcu, gazeteci, öğrenci, mühendis, bankacı, öğretmen… bundan dolayı türkiye’de neden genç futbolcu yetişmiyor sorusu, türkiye’de gençler neden hayatın içinde bu kadar aktif olamıyor minvalinde sorulmalı. konu futbolla alakalı olsa da türkiye’de gençlerin kronikleşmiş problemleri var. herhalde bunlar çözülmeye başladıktan sonra türkiye’den genç futbolcular da çıkar.

Okumak İzlemek

en son iki hafta önce rocky’i izlemişim. iki haftadan fazla olmuş bir şey izleyemiyorum. şu anki işin kötü tarafı epey yoğun geçmesi, eve geldikten sonra bir şey yapmak canım istemiyor. yemek sonrası hemen uyku haline geçiyorum. izlemek gibi kolay eylemi bile yapamıyorken kitap okumak epey oldu hayatımdan çıkalı. en son geçtiğimiz ay ilber ortaylı’nın avrupa ve biz kitabını okumuşum. daha sonra ahmet hamdi tanpınar’ın huzur romanına başladım ama iki hafta oldu kitabın yarısında kaldım. yarısında kalma sebebim sevmemek değil, severek okuyordum ama hayatımda olan değişiklik ilgi alanlarımı kısıtladı. sadece kitaplar, filmler değil, maç bile izleyemiyorum doğru düzgün. şampiyonlar ligi maçlarının ikinci yarıları yok. uyumuşum. tabii bunun değişmesi gerekiyor. böyle yaşamak yıpratır. bünyeye sanat sokmak lazım. fırsat, alan yaratıp okumak, izlemek gerekiyor.

Geç Başlangıç

hafta başından beri farklı ortamdayım, farklı bir hayatın içindeyim. adaptasyon konusunu aşmaya çalısıyorum. biraz daha zamanın geçmesiyle her şeyin oturacağını düşünüyorum ama yine de bazı gerçeklerle yüzleşek zor olabiliyor. böyle bir işi açıkçası pek hayal etmemiştim. kendime uygun bulmamıştım ama şöyle bir şey daha var, şu ana kadar kendime uygun buldugum işler için yaptıgım tercihlerde de başarısız oldum. iş konusunda hayat benim için garip gidiyor.

geç kalmış bir başlangıç oldu biraz. şartlar farklı gelişebilirdi benim için. kuşkusuz benim hatalarım fazlasıyla mevcut. hatalar dediğim aslında yanlış tercihler. tercihler yaparken fazlasıyla girilen beklentiler. beklentileri minimumda tutmak sanırım her zaman iyi.

Tanışma Sonrası Sosyal Medya

yeni tanıstığım insan konusmalarında fazlasıyla politikse sosyal medya hesaplarına bakmadan duramıyorum. gerçi burayı saymazsak sadece bir tane sosyal medya hesabım var, o da twitter. twitter dışında aktif olarak kullandıgım sosyal mecra yok. sosyal medyaya, sosyal medyanın getirdiği kültüre ve yarattığı sektörden dolayı oluşan iş kollarına ilgim ve alakam olmasına rağmen aktif olarak kullanamıyorum. sebebini şurada belirtmiştim.

tanıstıgım insanın twitter hesabı varsa yaptıgı paylaşımlar karakterine dair bir şeyler fısıldıyor. bu tutum insana olumsuz ön yargı aşılasa da  twitter, facebook ve instagram’a göre tanısılan insan hakkında daha net bilgi verebiliyor. insanların nefretleri yüzüne vurmasa da sosyal medya hesaplarına yansıyabiliyor. konusurken olabildiğince kibar olan insan, sosyal medya hesaplarında acımazsızca birilerinden nefret edebiliyor. bahsettiğim durum bir ünlüyü sevmek ya da sevmemek değil, bir olaya karşı olusan tutum. insanlar keskin cephelere ayrılıyor. memlekette hayatın kendisi böyle ama günlük hayatta o cepheler biraz daha yumusak en azından. o yüzden akıl sağlıgı için sosyal medyada fazla bulunmamak, günümüz tabiriyle zaman zaman sosyal medya detoksu yapmak ruh sağlığı açısından faydalı olabilir.

bugün tanıstıgım arkadaş ilk intibada son derece kibar, saygılı olsa da kısa zaman sonra gündemle alakalı okudugu birkaç tweetle içindeki nefreti nasıl beslediğini gösterdi. bu eleştiriyi kendime de acımasız yapabilirim, özellikle üniversite zamanlarım için… her ne kadar o zamanlar sosyal medya bu kadar aktif olmasa da sosyal medya gazına gelip karşıt fikirlere olan nefretimi zinde tutabiliyordum. şu anda bu yüzden sosyal medyaya karşı inanılmaz soğukluk hissediyorum. erite erite sadece elimde twitter kaldı. anlık haber akışı gibi kullandıgımdan vazgeçemiyorum. alışkanlıklar güç de olsa değişebiliyor. twitter’ı kullansam bile umarım tanıstıgım insanları yazdıklarına göre yargılamayı bırakabilirim.