Ma vie en l’air

uykum kaçıtıgı için izleyecek basit bir film arıyordum. bu kadar keyif alacağımı bilsem daha önce izlemek isterdim. hiçbir beklenti olmamasına rağmen iyi çıkan. filmleri ayrı seviyorum. iddaa’dan ufak tefek bir şey kazanmak gibi; o an gereğinden fazla mutluluk veriyor.

filmde mario cotillard da var. harika kadın. filmde o kadar önplana çıkmıyor. film bir süreden sonra onun etrafında dönüyor olsa da çok fazla filmin içinde göremiyoruz. ama gördüğümüz kadarı da yetiyor.

yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların basında insanın geçmişten sıyırlıp büyümesini anlatlıyor. insan kendisinden de bir şeyler bulabiliyor. her ne kadar insan geçmişini geride bırakmaya çalışsa da, önüne bakmayı düşünse de filmde alice’in dediği gibi ölüm döşeğinde insan gerçekten doğru insanla evlenip evlenmediğini anlar sanırım. o ana kadar doğru bildiğimiz yanlış, yanlış bildiğimiz doğru olabilir. işte bu yüzden aslında çok da fazla düşünmeye gerek yok gibi. zaten öleceğimiz bir anda öğreneceğimiz doğruyla hayat boyu yaşamak çok cazip bir yaşam değil.

arabada kapı açma testi, kobe ineği, neden tuvalatte bir şeyler okuruz filmden öğrendiğimiz gereksiz ama eğlenceli ayrıntılar. ford mustang şarkısını ilk kez duydum, çok güzeldi. senaryo zaman zaman daldan dala gibi olsa da çok güzel filmdi.

Ma vie en l'air

uykum kaçıtıgı için izleyecek basit bir film arıyordum. bu kadar keyif alacağımı bilsem daha önce izlemek isterdim. hiçbir beklenti olmamasına rağmen iyi çıkan. filmleri ayrı seviyorum. iddaa’dan ufak tefek bir şey kazanmak gibi; o an gereğinden fazla mutluluk veriyor.

filmde mario cotillard da var. harika kadın. filmde o kadar önplana çıkmıyor. film bir süreden sonra onun etrafında dönüyor olsa da çok fazla filmin içinde göremiyoruz. ama gördüğümüz kadarı da yetiyor.

yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların basında insanın geçmişten sıyırlıp büyümesini anlatlıyor. insan kendisinden de bir şeyler bulabiliyor. her ne kadar insan geçmişini geride bırakmaya çalışsa da, önüne bakmayı düşünse de filmde alice’in dediği gibi ölüm döşeğinde insan gerçekten doğru insanla evlenip evlenmediğini anlar sanırım. o ana kadar doğru bildiğimiz yanlış, yanlış bildiğimiz doğru olabilir. işte bu yüzden aslında çok da fazla düşünmeye gerek yok gibi. zaten öleceğimiz bir anda öğreneceğimiz doğruyla hayat boyu yaşamak çok cazip bir yaşam değil.

arabada kapı açma testi, kobe ineği, neden tuvalatte bir şeyler okuruz filmden öğrendiğimiz gereksiz ama eğlenceli ayrıntılar. ford mustang şarkısını ilk kez duydum, çok güzeldi. senaryo zaman zaman daldan dala gibi olsa da çok güzel filmdi.

Kona fer i strid

ingilizcesi woman at war. türkçeye de herhalde savaşta kadın olarak çevirisi yapılmıştır. tam olarak bilemiyorum. fransa, ukrayna, izlanda yapımı olsa da konu, hikaye izlanda’da geçiyor. yönetmeni benedikt erlingsson. daha önce aynı yönetmenin hross i oss filmini izlemiştim. tabii bunun farkına filmi izledikten sonra vardım. imdb’de filmle ilgili bakınırken yönetmenin baska filmini izlediğimi fark ettim. daha sonra filmle alakalı yazdıgımı okudum ve o zaman filmle ilgili düşüncelerimi hatırladım. blog yazmanın faydalarından bir tanesi.

film aktivist bir kadının izlanda doğasını tahrip eden ağır sanayi şirketlerini sabote etmesini konu ediniyor. dağların kadın halla, izlanda siyasilerinin yaptıgı ve yapmak istediği uluslararası anlaşamlarla izlanda şirketlerinin doğaya zarar verdiklerini düşünüyor. bu düşünceden hareketle tamamen münferit olarak şirketlerin işlerini baltamalaya çalısıyor. böylece şirketlerin işlerini azaltarak doğanın tahribatını önlemeye çalısıyor. tabii eğer bu hikaye gerçekten izlanda gündeminde varsa, davulun sesinin uzaktan hoş olsa da yakında o kadar da hoş olmadıgını anlıyoruz. her ülkenin kendi içinde politik problemleri olabiliyor. bu problemleri gidilen ya da yaşanılan ülkenin iç işlerine dahil oldugunuzda anlayabiliyorsunuz. yoksa uzaktan benim için izlanda doğası, kültürü, iklimi muazzam bir memleket.

önceki filmde yazdıgım şeylerin benzerini bu film için de yazabilirim. izlanda yapımı izlediğim ikinci film oldu ve ikincisi de beni içine alamadı. harika çekimler, mükemmel izlanda doğası, yer yer güldüren kara komedi… ama filmin bütününe bakınca pek bana hitap eden türden komedi olamadı. bana hitap eden türden olmasa da kötü film değil. gayet izlenebilir, derdi olan, derdini anlatan bir film. bu açıdan bakınca iyi film diyebilirim.

Yol

hayal mayal izlediğimi hatırlıyordum. filmi izlemeye başlayınca bazı sahneleri gördüğümü anımsadım ama ne zaman izlediğim konusunda hiçbir fikrim yok. geçenlerde ünlü yönetmenlerin en sevdiği filmler isimli bir liste gördüm. ilgimi çeker böyle listeler, merak edip incelerim. orada da birçok ismin favori filmlerden bir tanesi olarak dikkatimi çekti yol. elbette filmin varlıgından o listeyle haberdar olmadım. film izlemeyi seven birçok insan, izlemese de yol filmini duymuştur. hakkında iyi kötü bir şey biliyordur. benim durumum da bundan halliceydi. yasaklı bir film, ödül aldı, yılmaz güney çekim sırasında hapishanedeydi vs.

film, yılmaz güney ile bilinse de yönetmeni şerif gören. bu konuda da zaman zaman tartışmalar olabiliyor. bir film kime aittir, kimle bilinir? yönetmen mi, senarist mi ön plana çıkar. bu tartışmalardan bağımsız ikisnin de emeği bir hayli fazla… cezaevinde bulunup böyle bir senaryo yazmak, senaryonun ve filmin nasıl olacağının yönetmene aktarılması, yönetmenin yılmaz güney isminin altında kalmadan hem maddi hem de coğrafi zorluklarla bu filmi çekmesi büyük işler. tüm bu zorluklardan çıkan yol, 1982 yılında cannes’da en iyi ödül filmini alıyor. kurgusunu hapishaneden yurtdışına firar eden yılmaz güney yapıyor. film uzun süre türkiye’de gösterime girmiyor. yasaklanıyor. neden yasak oldugunu dönem şartlarından anlayabiliyorum. diyarbakır ekrana geldiğinde büyük puntoyla ekranda kürdistan yazması, bugün çekilmiş bir filmde olsa yine tepki görecektir. nitekim tüm yasaklara rağmen film 1999 senesinde yılmaz güney’in eşinin çabalarıyla türkiye’de de gösterime giriyor.

yol, beş mahkumun hikayesini anlatıyor. en vurucu seyit’in hikayesi olsa da salih’in hikayesi beni daha fazla etkiledi. özellikle hasta yatagadında arkadaşını ziyeret ettiği sahnedeki diyaloglar film boyunca beni en çok etkileyen kısımdı. insan yalan söylüyor. başkalarına da söylüyor kendine de söylüyor. işin daha kötüsü bu yalanların zamanla gerçeğe dönüşmeye başlaması. salih, kayınbiraderinin ölümünde suçunun olmadına kendini ikna etmiş. bu yalana inanmış. arkadaşı diyor, savcıya, hakime yalan söylüyorsun, peki ama bana neden yalan söylüyorsun? ne hakimim, ne yargıcım… insanın çevresinde böyle yargısız, infazsız olayları oldugu gibi kabul eden insan bulunması büyük nimet. genelde hikaye öyle olmaz çünkü. yargılamalar, serzenişler, öğütler bolca olur. oysa insanın ihtiyacı sadece yargılamayan bir insan. olayları oldugu gibi kabul eden, dinleyen.

filmde tüm karakterler dönemin toplumun içinde bulundugu çarpıklığı, cehaleti gösteriyor. ahlak bekçileri filmde anlatılan her hikayede var. trende yolcular, seyit’in karısının ailesi, mevlüt ve sevdiği kadının peşine takılan kadınlar… toplumun ahlak bekçileri. her zaman her ortamdan her anda var olan ahlak sorumluları. yok olmuş değiller.

dublaj problemi bir hayli fazla. güçlük içinde çekilmiş, teknik problemler olan bir film. bunu anlayışla karşılayabiliyorum ama yine de bana fazla adından söz edilen bir film gibi geliyor. yılmaz güney’in içinde bulundugu durum ve hikayesi, filmi biraz daha değerinden yukarıya çektiğini düşünüyorum. her şeye rağmen 1982 yılında böyle bir film çekmek cesaret istiyor. belki de bu cesaret filmi şu anki değerinde tutuyor.

Transit

senenin merak ettiğim filmlerindendi. alman sinemasını seviyorum. yakın dönemde de çok iyi filmler yapıyorlar. aslında film tam olarak alman sineması da değil. almanya-fransa ortak yapımı. diller arasında da sık sık geçiş oluyor. iki ülkede de konu bolluğu bir hayli fazla. özellikle nazi dönemi, doğu-batı almanya zamanlarını güzel işleniyor.

transit, nazi dönemlerinden bir hikayeyi anlatıyor. ancak o dönemde yaşanan hikayeyi bugünün dünyasında canlandırıyor. sokaklar günümüz sokakları ancak hikaye geçmişe ait. insanlar göç etmeye çabalıyor. bir bekleyis, korku hakim. ülkeden çıkmaya çalısırken baska bir insanın kimliğine bürünen georg… film bir ülkede illegal olarak bulunmanın zorlugunu verebiliyor ama her şey birbirne karısmıs vaziyette; diller, karakterler, zaman, mekan…. bu yüzden izlemesi zor film. süresi uzun olmamasına rağmen izlerken yoruyor. yer yer sıkılmadım da değil.

göç, mülteci temaları genel olarak seviyorum. ancak bu filmde bir türlü filmin içine giremedim. bu yüzden film vasatın ötesine geçemiyor.

Terminator 2: Judgment Day

serinin ikinci filmi. mahşer günü. yine baştan sonra müthiş bir tempo ama bana ilk filmin yarattığı etkiyi yaratmadı. gerçi bilim kurgu sevgisizliğime rağmen filmi yine de sevdim. ama ilk filmi izledikten sonra yaşadığım his bu filmde olmadı. 1991 yapımı. arnold schwarzenegger yine başrolde. bu sefer daha çok repliği var. insani duyguları da öğrenmeye çalışan bir robot. karşısında kendisine göre daha gelişmiş bir robot var. sıvı alaşımlı bir şey. vursan vurulmaz. dövsen dövülmez. ütopik olarak nitelendirmek bile eksik kalır t1000 isimle robota.

dönemine göre kullanılan efektler çok iyi… üçüncü filmi de izlemek istiyorum ama sanırım ilk iki filmden sonra biraz hayal kırıklığı olmuş. bu yüzden izlemesem de olur gibi ya da uzun bir ara verip öyle izleyebilirim. şu anki teknoloji ile kuşkusuz çok daha iyi görsel efektler kullanılabilir ama sanırım olay salt onda bitmiyor. hikaye, senaryo önemli. bir de öncesinde iki tane efsane, kült film olunca, ne kadar iyi olursa olsun üçüncü film ilk filmin yaratacağı etkiyi yaratmayacağı kesin. bakalım, aradan zaman geçsin. üçüncüyü de izlerim.

Nuit et Brouillard

night and fog. türkçesi gece ve sis. rahatsız edici bir belgesel. izlediğim kaynaktaki görüntü kalitesinin iyi olmaması belki bir nebze olsun belgeseli izlememi kolaylaştırdı. yarım saatlik sürede birçok filmin, belgeselin vuramadığı kadar vuruyor. görüntüler gerçek. dolaylı bir anlatım yok. gerçek görüntülerle olan biten açık açık anlatılıyor.

savaş, ayrımcılık, masum insanlar, zoraki göç… bunlar her zaman var. su anda da var. o dönem nazilerin yaptıklarının çok ağır olması belki de bugün olanlara insanların bakısını hafifletiyor. yoksa su anda insanlar ölüyor, göçe zorlanıyor, işkenceye maruz kalıyor. bir de sorumluluk olayı var. kampta herkes kendince emir kulu… savaş sonrası yargılamalar başlayınca herkes topu atıyor. sorumluluk alan yok. ben sadece bana denileni yaptım. insani olmayan koşullar, istif halinde trenle götürülen insanlar, gaz odaları, denek olarak kullanılan insanlar… bugün ürünlerini kullandıgımız firmalar ürünlerinin denenmesi için kamplardaki insanları denek olarak kullanmış. nereden tutulsa elinde kalınan bir dönem. kadın saçların kumaş yapılması. kemiklerde gübre denemeleri. deriden sabun yapmaya çalışmalar.

tabii insan var oldugu sürece dozu değişse de bu tip olaylar devam edecek. kimisi sistematik, kimisi spontane… aklıma suriye’de kimyasal gazla öldürülen insanlar geldi. sorumluluğu hiçbir ülke almadı. herkes birbirini kınadı ve kimyasal saldırı yapılmadı, gazı rüzgar götürdü gibi sonuca varıldı. onlarca insan öldüğüyle kaldı. binlerce insan da bundan etkilendi. tüm bunlar dibimizde oluyor. duyuyoruz, görüyoruz. acı her dönemde var.

Lazzaro Felice

happy as lazzaro. türkçesi mutlu lazzaro. cannes’da en iyi senaryo ödülünü almış. dün gece yarısını, bu sabah da diğer yarısını izledim. film lazzaro üzerinden ilerlese de bir grup insanın izbe, kimsenin giremediği bir çiftlikte maraba olarak tutulmasını, sömürülmesini konu ediyor. bu insanlar köle gibi çiftliğin sahibi tarafından kullanılıyor. dünya ile iletişimleri hiç yok. okula zenginlerin gittiğini düşünüyorlar. tüm yaşamları çalışmak ve hayatlarını idame ettirebilmek. kendilerini mal olarak görüp, çiftliğe ait olduklarını düşünüyorlar. lazzaro da o çiftlikte yaşayan saf diye nitelendirilebilecek, herkese iyilik yapmaya çalışan bir genç. iyilik yapmasından da öte herkese inanıyor, herkesin yardımına koşuyor. filmi izlerken lazzaro’nun bir süre sonra bu kadar saf olabilmesi can sıkan boyuta geliyor.

her ne kadar film sömürüyü anlatsa da, sömürülen de bir süre sonra sömürülüyor. bu açıdan sadece ezilenlerin sömürülmesinin anlatıyor da diyemeyiz. kötünün içinde saf iyiliğin, karşılıksız iyliğin bile çaresizliği diyebiliriz film için. iyilik timsali, aziz lazzaro bile günün sonunda dünyanın kötülüğüne dayanamıyor. çaresiz kalıyor. tepkisiz kalıyor. yaşlanmayan iyilik, hep genç kalan iyilik hikayedeki yaşlı kurt misali yaşadığı sürüden ayrılıp kendisini şehrinde göbeğinde, bilmediği, görmediği bir ortamda buluyor. ne kadar iyi olursan ol, aziz olsan da o ortamın kötülüğüyle baş edemiyorsun. kiliseden bile kovuluyorsun. orada bulunmana bile izin yok. orada da bazıları için uygun olmayan özel törenler var. sorgusuz saualsiz dışlamalar… müziğin sesinin gitmesi, kurdun ayrılması… iyilik hiçbir zaman yaşlanmasa da artık bu dünya için değil sanırım.

Aus dem Nichts

film, almanya’da terör saldırısında ailesini kaybeden bir kadının hak, hukuk mücadelesini konu ediniyor. fatih akın filmi; yazmış ve yönetmiş. genel olarak fatih akın’ın filmlerini seviyorum. ama ilk filmleri şu an yaptığı filmlerde çok daha iyi… genel olarak filmi beğendim ama bu beğeni oradaki türkiye kültürüne ilgi duymamdan ötürü olabilir. almanya, türkiye, türk, kürt, almancılık, gurbetçilik, azınlıklar… seviyorum böyle hikayeleri.

film genel olarak vasat aslında. daha iyi kurgulanabilir ya da senaryo daha iyi olabilirmiş. şu an almanya’nın göbeğinde saldırı olsa herhalde ilk bakılacak yerler güvenlik kameraları olur. almanya’yı geçtim sağımızda solumuzda olay oldugunda bile sıradan vatandaş kameraya bakmışlar mı diye olay yeri inceleme komiseri oluyor. filmde bomba patlıyor, ortada terör şüphesi var ama şüphe yeterince araştırılmıyor. araştırlmaması filmin konusu değil. daha iyi ifadeyle bu tür dosyaların üzerine çok gidilmediği, yeterine araştırılmadıgı hatta ve hatta üstünün kapatıldıgı gerçekleri var. ancak film bunun üzerinde durmuyor. ya da duruyorsa bile izleyice çok geçmiyor. filmin süresi biraz daha uzun olup, soruşturma kısımları daha iyi olabilirmiş. buralar hep spoiler olacak. eldeki otel defteri kayıtlarına bakan mahkeme, şüphelilerin almanya’da olmadıgına hemen inanabiliyor. defter araştırılmıyor, soruşturulmuyor. böyle olunca film inandırıcılıktan uzaklaşıyor. fatih akın da röportajında filmin anne olmak ve yas tutmakla alakalı oldugunu söylemiş. filmi çekmeye iten sebep olarak bu tip cinayetlerin yeterince üzerinde durulmadıgını ve mafya üzerine yıkıldıgını ama akabinde filmi çekmeye başlayınca, farklı durumlar gördüğünü söylüyor. cinayetlerin üzerinde durulmaması annenin içinde bulundugu durumla alakalı. acı olayın varoluşundan daha önemli. belki de bu yüzden filmde, soruşturma kısımlarınun üzerinde çok fazla durulmamış.

daniel kruger filmdeki rolüyle cannes’da altın palmiye ödülü almış. zaten filmi de tek başına sırtlamış. o da olmasa film vasatın altında bile kalabilirmiş.