Airplane!

komedi filmleri listesi gördüğüm zaman airplane’i mutlaka görüyordum. uzun zamandır listemdeydi. geçenlerde izledim. kült bir film. 1980 yapımı. uçak yolculuğunu konu ediyor; yolculuk başlar ve birtakım komik hadiseler cereyan eder. tabii bu hadiseler epey absürt. üzerine epey film izlememe rağmen film hakkında buraya hiç not düşmedim. çünkü sevemedim. insan böyle kült filmleri sevmeyince de kendisini sorunlu gibi hissediyor. bakıyorum herkes sevmiş, olumlu yorumlar yapılmış ama bende hiçbir şey yok. yer elması yemişsin gibi… olmayınca olmuyor bazen. daha önce lotr serisini sevmediğimi yazmıştım. bu da zaman zaman arkadaş ortamında epey yadırganıyor. hele hele geek bir ortamsa bayağı kınama durumu bile oluşuyor. bu kınamalarda haklılık payı oldugunu düşünüyorum. çünkü bazı şeyler kişilerin zevklerinden bağımsız güzel… renklerin ve zevklerin tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. geçenlerde vedat milor ekşi sözlük’te yazarların sorularını cevapladı. milor, dini inancıyla alakalı bir soruya, ‘yalnız yakın arkadaşlarım ve eşimle bu konu hakkında konusurum, babannemden kalma bir öğüt olarak tanımadıgım kişilerle bu tip konuları tartışmam’ cevabını verdi. aynen bu cümleler olmasa bile benzerdi. haklıydı. din, iman tartışmaya açık konular değil. yakın arkadaş çevresinde konusulur. her ortamda olmaz. siyaset için zaten birbirimizi üzmüyoruz. ee geriye ne kaldı? zevkler ve renkler. bu yüzden zevkler ve renkler pekala tartışmaya açık konulardır. bir insan mantı sevmediğini dile getirdiği zaman onunla tartışmak isterim. inerim küçüklüğüne, sebebini ararım. belki de küçükken ekşi yoğurt yedi ve ondan dolayı mantı sevmiyor. tekrar filme bağlayayım. ben bu filmi sevmedim ama genel olarak herkes sevmiş. o yüzden bazı laflar hak ediyorum sanırım. lotr için de aynısı geçerli olabilir. sevmediğim için hazırlanan lafları yiyebilirim. aynı zamanda mantı sevmeyenler için de laflar hazırlayabilirim.

Piano Piano Bacaksız

1940’lı yıllar türkiyesini anlatan 1992 yapımı bir film. yönetmeni tunç başaran. kemal demirel’in evimiz insanları kitabından uyarlama. oyuncu kadrosu epey tanıdık olsa da en dikkat çekici oyunculuk küçük kemal’i oynayan emin sivas’ın. herhalde şu ana kadar en iyi çocuk oyuncu performansını bu filmde izledim. daha önce umuda yolculuk filminde de oynamış. orada hiç dikkatimi çekmemişti. bu arada umuda yolculuk izlediğim en iyi filmlerden bir tanesi. yabancı dalda oscar ödülü almışlığı var. belki film, konusundan dolayı ayrımcılığa kurban gitmiş olabilir. tabii bu tamamen benim sallamam. normalde böylesine başarılı filmin daha çok bilinmesi gerekir ama kıyıda köşede kalmış gibi. niyet okumayı bir tarafa bırakırsam esas sebebi isviçre yapımı olması da olabilir. her ne kadar oyuncular türk olsa da ve hikaye bir türk ailesi üzerinden gitse de, film türk yapımı değil, isviçre yapımı. yönetmeni xavier koller, o da isviçreli. dolayısıyla ödülü türkiye değil, isviçre almış oluyor. bundan dolayı türkiye’de pek hakkı verilmemiş olabilir. ama filmin hikayesindeki gerçeklik memleketin gerçeği, ondan dolayı filme karşı uzak durulmuş olabilir; özellikle yapım ve gösterim zamanında…
piano piano italyanca bir ikileme. yavaş yavaş demek. filmi izleyince neden bu isim oldugu idrak ediliyor. film, bir konakta yaşayan insanları konu ediyor. her oda bir aileye ayrılmış. fakirlik. cumhuriyet, geçen 17 yıla rağmen hala emekliyor. hitler’in manyak planları, türkiye’nin savaşa her an girecekmiş gibi hazırlığından dolayı oluşan korkuyla ve yoksullukla yaşamak. yontulan ahlak kuralları, yontulmasa paparaya olan mahkumiyet. çıplak ayaklı çocuklar ve her şeye rağmen var olan saf mutluluk. filmden bir şey anladıysam o da insanların geleceğe olan umudu. çünkü filmi izlerken tamamen yoksulluk görülüyor. o yoksulluğa rağmen kimse isyan etmiyor. hatta filmin özeti olabilecek bir sahne var. kemal’in ayakları çıplak. pazarda çizme görüyor. en büyük hayali çizme sahibi olabilmek. çizmelere bakarak iç sesi konuşuyor: “benim olmasalar bile çizmeler vardılar ya, bir gün benim de olabilir demekti bu.” şu cümle tüm filmi anlatıyor. ailelerin hiçbir şey yok, sadece umutları var. esaretin bedeli filminde de andy dufresne, red’e bir mektup yazar. red, duvar dibinde o mektubu okur. orada şu satırlar geçer: “unutma red, umut iyi bir şeydir, belki de en iyi şeydir ve iyi bir şey de asla ölmez.” piano piano bacaksız’da da umut var. onca yoksulluğa rağmen umut var. çünkü umudun içinde hayat var. sahip olunacak mutluluk var. mutlu olmasak bile hayatta mutluluk var ve onlara ulaşmak için hayaller var. bu yüzden film bu kadar güzel, insana kendini iyi hissettiriyor.

The Shape of Water

sabah kalkınca oscar ödülleri kimlere gitmiş bir bakayım dedim. sonra en iyi film ödülünü the shape of water’ın aldığını gördüm. filmi izledim. izlediğim filmleri de buraya not düşüyorum. aklımda kalanları, aklıma getirdiklerini yazıyorum. bu film hakkında hiçbir şey yazmadım çünkü boş bir film olarak gördüm. herhangi bir şey yazmaya gerek duymadım. bir canavar var, haşlama yumurta yiyor. bir kadının yalnızlığı, canavarın hapis hayatına olan üzüntü… bunlar nasıl hikayeler? oscar’a aday olduğu haberini gördüm, mümkün değil dedim ama filme bir de ödül vermişler. yazık. mesela coco’yu da sevmemiştim ama o tamamen benimle alakalı bir durum. genel olarak animasyon sevmiyorum. yoksa iyi film. o da en iyi animasyon ödülü almış. helal olsun, sonuna kadar hak etmiş ama the shape of water’ın en iyi film ödülünü almasının altında gizli güçler var herhalde. başka bir açıklama bulamıyorum. en iyi film ödülüyle birlikte en iyi yönetmen ödülünü de bu filmi çeken del toro’ya vermişler. eyyamcı akademi.

I, Tonya

başrolde margot robbie var. epey güzel bir kadın. sadece başrol olarak değil, filmin yapım tarafında da var. belki başrolden daha zor onun için. başka bir alan. i, tonya epeydir gördüğüm, duyduğum bir filmdi. torrente de düşmüştü ama altyazıyla alakalı bir problem oldugu için izleyemiyordum. nihayet izleyebildim. tonya harding isimli artistik buz patencisinin hayatını anlatıyor. biyografik bir film. filmin güzelliğinden hep bahsediliyordu ama beklediğimden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. filmden, diziden teknik olarak anlamadıgım için o taraflara pek giremiyorum. istesem de giremem. o yüzden spoiler karışık filmin bana ne hissettirdiğini yazıyorum genelde.

coğrafya bir kaderdir. bu sözü kimin söylediğine dair çok fazla görüş var. birçok kaynakta geçiyor. en geriye gittiğimizde ibn-i haldun’a kadar gidiyoruz ama sanırım ona da ait değil. kim demişse toprağı bol olsun. herhalde bu söz söylendiği zaman bir coğrafyadaki kültürün tekelleşmesinden kaynaklı bir problemden bahsedilmiş. ancak günümüzde daha da mikro hale gelen hayatta coğrafya bir kaderdir demek, özellikle bazı ülkeler için gereksiz olabiliyor. bir ara furya vardı, doğum için abd’ye gidiliyordu. sanırım orada doğan yabancıların bazı hakları oluyor. coğrafya beğenmiyorsun başka coğrafyaya gidiyorsun. aile mefhumu önemli haliyle. abd’de doğan bir kız tonya. insanların başka coğrafyalardan çocukları abd’de doğsun diye gidilen memleketin bizatihi vatandaşı. annesi, babası abd’li, kendisi de öyle… coğrafyadan kaynaklı ne kadar kader güzellemesi yapılabilirse o kadar güzelleme yapılır. ancak filmde tonya’nın başına gelenleri görünce artık coğrafyanın o kadar da önemli olmadıgını, hayatın daha da mikro ölçekte yaşandıgını görüyoruz. spoiler olacak ama bir sahne var. tonya kaydıktan sonra çok düşük puan alıyor. itiraz için hakemlerden birisini otoparkta yakalıyor. çok iyi kaymasına rağmen neden düşük puan aldıgını soruyor. hakem de ona, iyi kaymanın yanı sıra başka şeylerin de puan için önemli oldugunu söylüyor. tonya’ya örnek bir aileye sahip olmadıgını, abd’yi temsil edecek birisinin bu açıdan da önem teşkil ettiğini söylüyor.  sporun başka bir tarafı çünkü ailenin kötü olması senin yeteneğinden bağımsız bir durum. çok yeteneklisin ama ailenden dolayı vatandaşı olan ülkeyi temsiliyet sorunu yaşıyorsun.  diğer taraftan da öykünülen ülkelerin acımasız taraflarını görebiliyoruz. belki daldan dala olacak ama arkadaşlarımla zaman zaman bir tartışma yaşıyorum. memleket problemlerini bir tarafa bırakıyorum, amacım türkiye ile başka bir ülke kıyası değil, sadece ait olunmak istenen ülkelerin kendi içinde değerlendirilmesi. erasmus ile 5-6 ay ya da tatilde bir hafta on günlük ziyaretle gidilen bir ülke hakkında medeniyet be demek fazla iyi niyetli yorum. böyle bir eleştiri yaptığım zaman ama türkiye’de hayat şöyle böyle karşılığını alıyorum çoğu zaman. türkiye’nin sorunlarının farkındayım ama bir mukayese değil yaptığım. sadece bir ülkeye tatil için gitmekle, o ülkede yaşamak; sosyal hayata karışıp ülkenin sorunlarıyla yüzleşmek farklı olaylar. almanya’ya gittiğimde orada hali vakti yerinde olan bir alman bana, istanbul gibi şehir bırakılıp bu ülkeye gelinir mi demişti. adam sürekli iş seyahatleri yapıyor. istanbul’da  güzel yerlerde konaklıyor, yiyor, içiyor. bağcılar devlet hastanesi dahiliye polikliniği önündeki keşmekeşten haberi yok tabii. o insanlarla hiçbir zaman diyaloga girmiyor. onun için istanbul harika bir yer. benim için ise yürümenin bile stres yarattığı bir şehir. tatil için ya da değişim programıyla bir yere gidildiğinde de sosyal hayata bir yere kadar dahil olabiliyorsun. ancak sürekli yaşadığın zaman, para kazanmak zorunda kaldıgında, oranın insanının gerçekliğiyle karşılaştıgında, medeniyetin dişlerinin inci gibi olsa da protez oldugunu fark ediyorsun. daha sonra eve gidip kedine, köpeğine sarılıp bütün insanlar aynı iyi ki sen varsın diyorsun.

çok dağınık bir yazı oldu. bir sporcunun hayatını anlatan film neler düşündürdü. özetle coğrafya kader olsa da aile artık daha çok kader. i, tonya da iyi film.

Epizoda u zivotu beraca zeljeza

filmin türkçesi bir hurdacının hayatı. danis tanovic yazıp yönetmiş; no man’s land filminden tanınan, bilinen bosnalı bir yönetmen. filmi ilgi çekici kılan taraf oyuncuları. oyuncular kendilerini oynamış. filmden haberim nazif’in ölüm haberini bir tweetle öğrenmem sonucu oldu. acı bir tanışma. ne film hakkında, ne de nazif hakkında en ufak bilgim yoktu. haber ilgimi çekince, filmin süresi de kısa olunca oturdum hemen izledim. ne fark eder bilmiyorum ama, filmi ve dolayısıyla nazif’i daha önce bilmek isterdim. nazif mujic, kendisini oynadığı karakterle berlin’de en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. ne acıdır ki, filmde eşine ilaç almak için arabasını parçalayıp hurdaya vermek zorunda kalan nazif, daha sonra geçim sıkıntısı nedeniyle aldığı ödülü satmak zorunda kalmış.

savaşta ailesinden birçok kişiyi kaybeden nazif, amir ile olan bir konuşmasında aynen şöyle söyüyor: yemin ederim amir, savaş zamanı daha iyiydi. savaşın aksiyon tarafını değil de savaş sonrasını, yapılan anlaşmalarla varılan sulh hayatındaki tutunma mücadelesini anlatan filmlerde bu replik çok sık geçiyor. savaşın ne kadar kötü bir şey oldugunu savaştan sonra yaşamak zorunda kalan insanlar çok iyi biliyor. savaş zamanı daha iyi oldugunu söyleyecek kadar acımasız bir durum içine giriyorlar. olmayan devlet düzeni, fakirlik, işsizlik, eğitim problemleri, yetersiz sağlık hizmetleri… sorunlar bitmek bilmiyor. sürekli bunlarla boğuşmak insanı isyana sürüklüyor. bir yerden sonra nazif haklı olarak soruyor: tanrım, neden fakirlere eziyet ediyorsun? bunun cevabı elbette yok. soru, neden bunu yapıyorsun da değil, neden eziyet ediyorsun. çünkü yaşamak artık bir eziyet haline geliyor.

hayatı film olan nazif mujic geçtiğimiz günlerde 48 yaşında hayatını kaybetmiş. kendisini oynayarak en iyi oyuncu ödülü aldığı filmle umarım iz bıraktığını düşünüyordur. ve yine umarım gittiği yerde de filmde sorduğu sorunun cevabını bilen birisi vardır.

Toz Bezi

istanbul’da gündelikçi olarak çalışan iki kadının hikayesi. ahu öztürk filmin senaryasonu yazmış. filmi yönetmeni de kendisi. istanbul film festivalinde ödüller almış. işçi ve kadın filmi. bazı kadın filmlerinin gösterildiği festivallerde de gösterilmiş. filmi izleyince işçi filminin yanında neden kadın filmi olduğunu anlayabiliyoruz. film, birgün’de bir köşe yazısı yüzünden tartışmaya konu olmuş. etnik film tarafı öne çıkarıldığı için ödül verildiği yazılmış. biraz acımasız eleştiri. filmin içerisinde etnik kimlikten kaynaklı yaşanan sıkıntılara gönderme var ama filmin bu yüzden desteklenip ödül aldığını söylemek biraz haksızlık olur.  mesleğe yapılan eleştiriler ve karşılaşılan zorluklar daha ön planda. işin var, para kazanıyorsun ama güvencen yok. işin olmasına rağmen iş arıyorsun. bu temalar öne çıkarılmasına rağmen filmdeki birkaç diyalog üzerinden filme vurmak yersiz.

bir tanıdığımız var. kendisi de evlere temizliğe gidiyor. yaklaşık on yıl önce ziyaretine gitmiştik bir sebepten. o zaman temizliğe gittiği evlerden birisini anlatmıştı. büyük bir kulüpte oynayan, herkes tarafından bilinen bir futbolcunun evine temizliğe gidiyormuş. anlattı durdu. adamın aslında çok iyi oldugunu ama karısının o kadar da iyi olmadıgından girdi, kendisine verilen hediyelerden çıktı. filmde de benzer taraf var. gündelikçi iki kadın inanılmaz dedikodu yapıyor. filmin gerçekçi oldugunu düşünürsek evinize temizliğe bir kadın geliyorsa, büyük ihtimalle arkanızdan sallıyor ve dedikodunuzu yapıyor. tabii tüm genellemeler gibi bu da yanlış. ancak film boyunca o kadar göze sokuldu ki, insan ister istemez bütün temizlikçiler hakkında bir yargıya kapılıyor. belki de temizliğe gidilen evlerdeki tepeden bakmaktan kaynaklıdır. çünkü ayrı iki dünya var. birbirlerinin hayatlarına dahil olan ama hiçbir zaman karışmayan.

birgün’deki eleştiri gündeliğe giden kadınların kürt olmasının fazla göze önüne çıkarılmasından dolayı… bu tip filmlerin bilinçli olarak desteklendiği ve tamamen bu sebepten ödül verildiği eleştirilmiş. bir sahnede iki ev sahibi konuşurken kahve getiren temizlikçiye kadınlardan birisi buyur sen de gel diyor ve oturtuyor. temizlikçiye sen nerelisin diyor. beyaz teninden dolayı çerkeslere benzetiyor. sonra, aralarında konuşurken başka birisi hakkında, hanımefendi bir kadın, çok iyi insan, biliyor musunuz kürtmüş, hiç tahmin etmezsiniz minvalinde konuşuyorlar. tabii o zaman kamera temizlikçiyi gösteriyor. yine başka bir sahnede iki temizlikçi kadın iş görüşmesindeler. memleketleri soruldugunda daha önce çerkese benzetilen, ben karslıyım ama çerkesim diye yanıt veriyor. kimliğinden kaçıyor. eleştiriler bu sahnelerin kör göze parmak sokulmasından dolayı… katıldığım bir eleştiri değil tabii. bunlar memlekette kendisini azınlık olarak gören her insanın karşılaştığı sorunlar. memleket gerçekleri.

filmi izlediğim kaynakta ses sorunu var sanıyordum ama sorun yokmuş. genel bir eleştiri var bu yönde. bazı diyaloglar anlaşılmıyor. diğer bir eleştiri, kadınlardan birisi zazaca ya da kürtçe konuşuyor ama altyazı yok. bunu problem edenler var ama benim için büyük bir sorun değil. kadının ne konuştugu anlaşılmıyor ama ne için konuştugu anlaşılıyor. filmin izleyiciye vermek istediğinin de bu oldugunu düşünüyorum. gönül yarası filmindeki bu şarkıya ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir tadında sahneler. duygu karşı tarafa geçtikten sonra içeriğin çok önemi yok. üç aşağı beş yukarı içerik tahmin edilebiliyor. yönetmenin ilk filmi oldugunu düşünürsek olmuş bir film.

Dönersen Islık Çal

90’ların bunalımlı filmlerinden. başrolde fikret kuşkan var, travesti rolunü oynuyor. film, bir travesti ile bir cücenin kesişen hayatlarını konu ediyor. cüce rolünde de mevlüt demiryay var. böyle bir filmi düşünen, yapan, yöneten, oynayan herkese saygılar. kırk yıl düşünsem bir cüce ile bir travestinin hayatını konu eden bir film aklıma gelmezdi. belki de bu yüzden onlar sinemacı ben değilim.
vaktizamanında istanbul’da bir devlet üniversitesinde öğrenciyim. okulun yarı özel devlet yurdundan kalıyorum. yarısı özel olsa da kyk yurtlarından hallice durum. bir esprisi yok. kız yurdunda kalanlara gece 10’dan sonra giriş, çıkış yasak. erkeklerde durum daha esnek. gece 12’den sonra çıkış var ama giriş yok. böyle de saçma bir sistem. bir gün, gece iki-üç gibi dışarı çıktık arkadaşlarla. güvenlik tanıdık oldugu için girişte problem yaşamıyoruz. acıktık. yemek yiyeceğiz. her gece yurdun karşı tarafına, ana yolun köşesine gece 12’de arabasıyla birlikte pilavcı gelir. yine oraya gittik. pilav yiyeceğiz. oturduk taburelere, turşu da var mı nidalarıyla pilavları yiyoruz. derken bir araba yanaştı. cam açıldı, ilginç bir ses tonuyla bana doğru aşkım sesi yükseldi. şaşırdım. gece gece bana kim aşkım diyebilir? cevap vermedim. ama kadının da yüzüne bakıyorum kaş altından. aynı ses, bebeğim bize büyük boy iki tavuklu söyler misin dedi. baktım iletişimin kurulduğu diğer şahıs benim. tabii dedim. pilavcıya işaret diliyle durumu aktardım. böylece travestilerle ilk diyaloğum gerçekleşmiş oldu. daha önce birçok kez çantalarında maket bıçağı varmış hikayelerinden biliyorum. nedense şartlamışım kendimi, diyalog kurulmayacak insanlar sınıfına dahil etmişim. bilinçli bir karar değil tabii bu. toplumun bana öğrettiği bir şey. travestiler tehlikelidir. fahişelik yaparlar ve çantalarında maket bıçağı vardır. bıçak neden vardır? soygun yapmak için değil, kendilerini korumak için. kimden korunmak için? kendilerine kötü davranan erkeklerden. hal böyle olunca hak veriyorum ben travestiye. bu tip filmleri izleyince daha da hak veriyorum. erkek, hava aydınlanınca travestiden nefretle bahsediyor. hava kararıp şehrin yargılayan yüzü uyuyunca, aynı erkek, travestinin yanına geliyor. bu erkekten ben de korkarım ama biz bu erkekleri bilmiyoruz. biz gündüz tarafındayız. belki o erkeklerle sürekli diyalog halindeyiz. ama travestiler onları biliyor ve kendisini savunmak zorunda kalıyor. bu yüzden yanlarında roketatar taşısalar haktır. cüce de kendisini korumak zorunda. sadece hayat kadınları değil. cüce de kendisini korumak için boynuna bir düdük asıyor. belayı hissettiğinde düdüğü çalıyor ve böylece bekçi geliyor duygusu yaşatarak belayı def ediyor.

filmle ilgili bahsetmek istediğim bir konu daha var. filmde herkes kendisi gibi olanı eziyor. oysa aynı sıkıntıdan müzarip olma halinden ortak paydada buluşulabilir ama olmuyor. mesela cüceyi senin boyunu uzatacağız diye kandırmışlar. cüce, kendisini kandıran adamın dükkanın önünde başka bir cüceyi uyarıyor; seni dolandıracak, boy uzattıkları yok diyor. diğer cüce de hadi lan oradan ben senden uzunum diye cevap veriyor. kendisi gibi olana inanmıyor işin daha kötüsü onunla alay ediyor. yine başka bir sahnede hayat kadını, travestiye kızıyor. ibneler siz geldiniz piyasa düştü diyor. ortak sıkıntılar var ama yine başkasını ezip üzerine çıkma durumu var. bizim toplumdaki linç kültüründen mi, saygısızlıktan mı kaynağını bilmediğim sebepten dolayı toplumda böyle bir problem var.

genel olarak beğendiğim bir film oldu. güneş yüzü göremeyen, karabasandan hallice toplum tarafından hayatları cüzzamlanan insanların hikayesi. tedavisi çantalardaki maket bıçakları, boyna asılan düdükler.

Only the Brave

film, abd’de bir grup itfaiyecinin başına gelen, gerçek bir olayı konu ediyor. granite mountain hotshots olarak aratınca google’da, bir şeyler karşımıza çıkıyor. tabii film izlenmediyese bu bilgiler spoiler olur. filmin birçok ödüle de adaylığı var. senenin iyi filmlerinden.
insanın hayatına dokunan meslekleri seviyorum. tabii bu mesleğe sahip olan insanlar da yaptıkları işle bir insanın hayatına dokundugunu bilmesi gerekiyor. salt maddi olarak ya da çıkar olarak bakınca, yapılan bir işin anlamı kalmıyor. toplumda sadece bunu düşünerek çalışan insanları da anlıyorum. bizim gibi memleketlerde hayatı idame ettirmenin ötesine geçemiyoruz. ama diğer taraftan öğrettikleriyle bir insanın hayatını değiştiren bir öğretmenin mutluluğu çok az meslekte hissedilir. bir hastalığı iyileştiren doktor… bir hasta olarak düşünmemek lazım; çocuğu, annesi, babası, sevilenler… farkında olmadan birçok kişinin hayatına dokunuluyor. filme de bu gözle bakıyorum. itfaiyecilerin hepsinin ailesi, sevdikleri var. gelecekleri, hayalleri var ama o işi de birileri yapmak zorunda. normal bir görev de yapmıyorlar. orman yangınlarını söndürmek işleri. bir nevi doğaya karşı mücadele. evlerine sahip çıkıyorlar. çok zor bir iş. bu tip işlere meyledenlere saygı duyuyorum. hayatta hiçbir zaman yapabileceğim işler değil. ama birileri de yapmalı. elini taşına altına koymalı.

filmin sonları dağıtıyor. bunun bir senaryodan ibaret olmadığını, gerçekten yaşanan bir olay olduğunu bildiğiniz için epey sarsıyor. bu olayı birilerinin kanlı canlı yaşadığını bilmek insanı üzüyor. çekimleriyle, olayı ele alışıyla, özellikle son kısımlarıyla epey iyi film.

Coco

güzel bir pixar animasyonu. meksika kültürü hakkında öğretici tarafı var. animasyon olsa da pek çocukların olayları anlayabileceği düzeyde değil. öbür tarafa gitmeli gelmeli bir durum var ortada. yetişkinler için güzel. hele hele yakın zamanda aileden sevilen bir insan kaybedilmişse gözyaşı sel olabilir. güzel dedim ama etrafta epey beğenen gördüm. güzelden fazla bir sıfatı hak ediyor demek ki. ben pek sevemiyorum animasyon. sadece animasyon değil fantasy türü de bana göre değil. yüzüklerin efendisi, harry potter, buz devri vs. için bile burun kıvırabiliyorum. haliyle sorun sende değil coco, sorun bende. benim zevklerimde. sen gayet iyi filmsin.

Grbavica

bosna savaşı sonrası bir kadının hayata tutunma hikayesi. türkçesi esma’nın sırrı. 2006 yılında berlin’de altın ayı ödülü almış. yıllarca saklananan söylenemeyen bir sır. kadın olmanın zorlukları. tür olarak dram geçse de bir kadın filmi, aynı zamanda da bir savaş filmi. top, tüfek, silah, bomba, cephe olmasa da bana göre tam bir savaş filmi. patlayan bombalar, ölen insanlar, yurtlarını terk edenler savaşın bilinen tarafı. peki ya sonrası? savaşın getirdiği psikoloji ile yaşamak, insanın içerisinde patlayan bombalar, atılamayan sessiz çığlıklar… “insanlar savaş sırasında bile birbirini daha çok seviyordu.” filmden bir replik; savaş, bu cümleden daha iyi anlatılamaz herhalde.

son zamanlarda suriyeliler ile ilgili söylemler var. onları tekrar yurtlarına göndereceğiz deniliyor. bu söylemlerin üzerine böyle bir film izlemek iyi oldu. savaş zaten görünen bir şey, savaşın görünmeyen tarafı ise savaş bittikten sonra başlıyor. yine bir sahnede pelda, savaştan önce ekonomi okuduğunu ama savaş bittiken sonra takatinin kalmadığını söylüyor. hem okusam bile iş yok, haliyle okumamın gereği yok diyor. filmde sürekli oynanan futbol bahisleri belki bu yüzden. para kazanılmak zorunda, nasıl olduğu önemli değil, çünkü ihtiyaçlar, devam eden bir yaşam var. suriyeliler ile alakalı da bu minvalde düşünmek gerekiyor. ama onlar yiyip içip, nargile kafeler de eğleniyor. esma da savaş öncesinde tıp öğrencisi ama savaş bittikten sonra bir gece kulübünde çalışıyor. yeniden aşık olmaya çalışıyor.  hala içindeki savaşla birlikte yaşamaya devam ediyor. çünkü geçmiyor o psikoloji. akıp giden yaşama karışıyor. bir insanın içindeki yaşamını bilemiyorsun. neler gördü? nasıl yaşıyor? üzerinden yıllar geçmesine rağmen bulunan toplu mezarlar var. esma, pelda’ya eğer sen gidersen ve baban bulunursa onu kim teşhis edecek diyor. gitmek de zor, kalmak da… en zoru her şeye rağmen yaşamak.

esma bir sırla yaşıyor. o sır, gözünün önünde büyüyor. bir yerde o sırrın karşısına gecip kendisine hesap soracağını biliyor belki de. zordur böyle bir yaşam. onca olan bitenden sonra insanda bazı duyguların yeşermesi güç. bu yüzden savaş sonrası daha büyük bir savaş.

bunlar da filmin getirdikleri. bir bosna ilahisi ve saraybosna için yazılmış bir şarkı.