Kill Bill: Vol. 1

tarantino filmlerini seviyorum. bu cümleyi kurup kill bill’i daha önce izlememiş olmak da benim ayıbım. bolca kan, harika müzikler, intikam… kanın gövdeyi götürdüğü bir film. mensubu olduğu eski ortamın hayatının içine eden bir kadının intikamı.

filmi izlemeye başlayınca mantık hatalarına takılı kaldım. gerçeklik aramaya başladım. hastanade onca olay olmasına rağmen kimsenin ruhunun duymaması. arabada saatlerce geçen süre. polislerin olmaması gibi düşüncelere dalıp giderken bıraktım bu düşünceleri filmin içine girdim. keyfini çıkardım. film bittiken sonra sanırım ekşi sözlükte okudum, gerçek insanlarla çekilmiş anime tanımlaması gördüm. film hakkında en güzel yorum bu bana göre. bu yüzden birtakım mantık hataları gibi gözüken şeyler gözardı etmek gerekiyor. filmin içindeki duyguları hissetmek önemli.

uma thurman güzel kadın. hatta okuduğuma göre tarantino filmde onun oynamasını özellikle istemiş, bir nevi film onun için yazılmış. hamileliğinden dolayı da filmin çekimleri geç başlamış. fazla olan sahnelerden dolayı yapımcılar filmi ikiye bölüp yayınlamış. geceye ikinciyi izlerim gibi. genelde ilk filmi izledikten sonra ikinci filmi hemen izlemem. araya baska filmler girer ondan sonra serinin devamına bakarım. ama kill bill’in ikinci filmini hemen izlemek istiyorum. bir de merak uyandırdı. yeni ölüm listeleri.

normalde kan gövdeyi götüren filmlerden pek haz etmiyorum. hatta fazla aksiyon da sevmiyorum ama tarantino filmleri bu düşüncemin ististanası oluyor. şu ana kadar sevmediğim filmi yok.

Hachi: A Dog’s Tale

seviyorum kediyi, köpeği. uzun süredir de hayvan sahibi olmak istiyorum ama şartlar müsait değil. şurada yazmıştım bir şeyler. o yazıyı yazarken bir sene sonra durumuma tekrar bakacağım demiştim ama yaklaşık bir sene geçmesine rağmen durumumda pek değişiklik yok. o yüzden hayvan sahiplenme konusu hala rafta duruyor.

hachi birçok insanın izlemese bile duydugu, bildiği bir film. lassie gibi bir şey. izlenmese bile en azından belirli bir zumre biliyor. hachi: a dog’s tale gerçek bir hikayeye dayanıyor. bu da filmi daha etkili yapıyor. film amerikan yapımı olsa da gerçek hikaye japonya’da geçiyor. 30’lu yıllarda japonya’da yasayan bir profesörün köpeği hachi. japonca’da sekiz demek. yine filmden öğrendiğim kadarıyla ugurlu bir sayı. hachi her sabah profesörü tren istasyonuna bırakıyor ve onun dönüş saatinde tren istasyonunda hazır bekliyor. buralar ağır spoiler. akitaa cinsi hachi o kadar sağdık ki sahibi ölmesine rağmen bu davranışını değiştirmiyor. yıllarca orada bekliyor. istasyon görevlileri onun bakımı yapıyor, mamasını, suyunu veriyor. hachi ölünce de onun anısına oraya bir heykel yapılıyor.

köpeklerin sadakati malum. kedi pek öyle değil. kedi de seviyorum ama kedi fazla basına buyruk. belki de onu özel yapan bu. köpekler daha sahibiyle haşır neşir. köpek sahibi olmayı çok istiyorum ama gerçekçi bakarsam yasadagım ortam yasaması için uygun değil. gerçi su anda çok kötü şartlarda yasayanlar var. benim ortamım su an içlerinde bulundukları ortamlardan ya da sokaklardan çok daha iyi oldugu kesin ama onunla kurulan ilişki sonrası belirli bir vakitten sonra ilgisine karsı verememek üzücü olabiliyor. bu yüzden hala köpek sahiplenme konusunda düşünceliyim. birlikte 15-20 yıl geçirmek söz konusu.

film yazısı gibi olmadı pek. filmi çok sevdim. köpek sevgim daha da depreşti. keske daha önce izleseydim dediğim filmlerden oldu.

Hachi: A Dog's Tale

seviyorum kediyi, köpeği. uzun süredir de hayvan sahibi olmak istiyorum ama şartlar müsait değil. şurada yazmıştım bir şeyler. o yazıyı yazarken bir sene sonra durumuma tekrar bakacağım demiştim ama yaklaşık bir sene geçmesine rağmen durumumda pek değişiklik yok. o yüzden hayvan sahiplenme konusu hala rafta duruyor.

hachi birçok insanın izlemese bile duydugu, bildiği bir film. lassie gibi bir şey. izlenmese bile en azından belirli bir zumre biliyor. hachi: a dog’s tale gerçek bir hikayeye dayanıyor. bu da filmi daha etkili yapıyor. film amerikan yapımı olsa da gerçek hikaye japonya’da geçiyor. 30’lu yıllarda japonya’da yasayan bir profesörün köpeği hachi. japonca’da sekiz demek. yine filmden öğrendiğim kadarıyla ugurlu bir sayı. hachi her sabah profesörü tren istasyonuna bırakıyor ve onun dönüş saatinde tren istasyonunda hazır bekliyor. buralar ağır spoiler. akitaa cinsi hachi o kadar sağdık ki sahibi ölmesine rağmen bu davranışını değiştirmiyor. yıllarca orada bekliyor. istasyon görevlileri onun bakımı yapıyor, mamasını, suyunu veriyor. hachi ölünce de onun anısına oraya bir heykel yapılıyor.

köpeklerin sadakati malum. kedi pek öyle değil. kedi de seviyorum ama kedi fazla basına buyruk. belki de onu özel yapan bu. köpekler daha sahibiyle haşır neşir. köpek sahibi olmayı çok istiyorum ama gerçekçi bakarsam yasadagım ortam yasaması için uygun değil. gerçi su anda çok kötü şartlarda yasayanlar var. benim ortamım su an içlerinde bulundukları ortamlardan ya da sokaklardan çok daha iyi oldugu kesin ama onunla kurulan ilişki sonrası belirli bir vakitten sonra ilgisine karsı verememek üzücü olabiliyor. bu yüzden hala köpek sahiplenme konusunda düşünceliyim. birlikte 15-20 yıl geçirmek söz konusu.

film yazısı gibi olmadı pek. filmi çok sevdim. köpek sevgim daha da depreşti. keske daha önce izleseydim dediğim filmlerden oldu.

City Lights

charlie chaplin’in filmlerinden kesitleri birçok farklı sebepten izledim ama hiçbir zaman filmlerini baştan sona izlemedim. imdb top 250 filmlerini bitirmeye çalısıyorum. o listeyi kontrol ederken gördüm city lights’ı. ilk kez bir charli chaplin filmini baştan sonra izleyeyim dedim.

filmin konusunu daha önce biliyordum. bilme sebebim de kemal sunal filminden dolayı. en büyük şaban, city lights’ın aynısı. bu yüzden filmin içine çok girebildiğim söylenemez. en büyük şaban’ı o kadar çok izledim ki, city lights’ı izlerken şimdi böyle olacak, şimdi şöyle olacak diyerek izledim. bu yüzden film beni çok fazla sarmadı. yalnız boks sahnelerinde inanılmaz eğlendim. bunun dışında sıkılarak, telefon elimde whatsapp’te yazışarak filmi bitirdim. en büyük şaban’ı izlemeden önce bu filmi izlemek isterdim. o zaman çok daha fazla filmin içine girebilirdim zira oyunculuklar muazzam.  diğer filmleri de izleyeceğim. umarım bu filmde oldugu gibi bir durum olmaz.

Beginners

uzun zamandır izleme listemde olan bir filmdi. hatta listeye eklediğim zamanı da hatırlıyorum. genelde bir filmi izlemeden ya da izleme listesine atmadan önce film hakkında bir iki satır da olsa bir şey okurum. bu filmi de daha önce izlemek istediğimde konusu hakkında fikir edinmek için ekşi sözlük’e baktım. orada bir yazar filmle alakalı mutsuz anda izlenmemesini salık veriyordu. o an içinde buludugum durum iyi olmadıgı için, neden iyi olmadıgı hakkında hiçbir fikrim yok, filmi izlemedim. kısmet bugüneymiş. böyle şeylere çok takılan birisi değilim ama demek ki kafa dağıtmak için eğlenceli bir şeyler arıyordum. komedi türünden görünce merak ettim ve izlemek istedim. ama filmin dram tarafı daha ağır tabii.

önce annesini ardından babasını kaybeden bir adamın hikayesi… film başlangıç üzerine kurulu gibi.  kendi içinde edilen itiraflar. yeni arkadaşlıklar, yeni ortamlar… yeni bir hayata başlamak zor. her son bir başlangıç olsa da, son ağır oldugunda başlangıç kolay olmuyor. yenilere adapte olmak zorlaşıyor. filmde de bunu özellikle oliver’in hayatında görebiliyoruz. aslında babanın çevresine yaptıgı itirafı çok daha önce kendisine yaptıgından dolayı, eşi öldükten sonraki yeni hayatına ne kadar başlangıç diyebiliriz bilemiyorum. baba zaten alışık oldugu hayatı sadece göz önünde yaşamaya başlıyor. eşi onun durumunu biliyor. kaçak göçek ilişkiler yaşıyor. sadece oliver bilmiyor. belki babasının yeni hayatı da oliver için bir başlangıç olabilir. oliver ona da adapte olmaya çalısıyor. anna ile tanışması. daha sonra onunla olan ilişkisinde başarısızlık. akabinde onunla olan tekrar başlayan ilişkisi… oliver sürekli bir şeyler alışmaya çalışıyor. bir şeylere başlıyor. babasının köpeğiyle daha önce yaşamasında rağmen, onun kendi hayatına dahil etmesi, onunla birlikte yalnız kalması bile başlangıç

sakin, naif bir film. depresif tarafı da var. bazı insanlar bundan dolayı pek sevememiş, melankolik bulmuşlar. benim hoşuma gitti. seviyorum böyle sakin, kendi halinde filmleri.

Lazzaro Felice

happy as lazzaro. türkçesi mutlu lazzaro. cannes’da en iyi senaryo ödülünü almış. dün gece yarısını, bu sabah da diğer yarısını izledim. film lazzaro üzerinden ilerlese de bir grup insanın izbe, kimsenin giremediği bir çiftlikte maraba olarak tutulmasını, sömürülmesini konu ediyor. bu insanlar köle gibi çiftliğin sahibi tarafından kullanılıyor. dünya ile iletişimleri hiç yok. okula zenginlerin gittiğini düşünüyorlar. tüm yaşamları çalışmak ve hayatlarını idame ettirebilmek. kendilerini mal olarak görüp, çiftliğe ait olduklarını düşünüyorlar. lazzaro da o çiftlikte yaşayan saf diye nitelendirilebilecek, herkese iyilik yapmaya çalışan bir genç. iyilik yapmasından da öte herkese inanıyor, herkesin yardımına koşuyor. filmi izlerken lazzaro’nun bir süre sonra bu kadar saf olabilmesi can sıkan boyuta geliyor.

her ne kadar film sömürüyü anlatsa da, sömürülen de bir süre sonra sömürülüyor. bu açıdan sadece ezilenlerin sömürülmesinin anlatıyor da diyemeyiz. kötünün içinde saf iyiliğin, karşılıksız iyliğin bile çaresizliği diyebiliriz film için. iyilik timsali, aziz lazzaro bile günün sonunda dünyanın kötülüğüne dayanamıyor. çaresiz kalıyor. tepkisiz kalıyor. yaşlanmayan iyilik, hep genç kalan iyilik hikayedeki yaşlı kurt misali yaşadığı sürüden ayrılıp kendisini şehrinde göbeğinde, bilmediği, görmediği bir ortamda buluyor. ne kadar iyi olursan ol, aziz olsan da o ortamın kötülüğüyle baş edemiyorsun. kiliseden bile kovuluyorsun. orada bulunmana bile izin yok. orada da bazıları için uygun olmayan özel törenler var. sorgusuz saualsiz dışlamalar… müziğin sesinin gitmesi, kurdun ayrılması… iyilik hiçbir zaman yaşlanmasa da artık bu dünya için değil sanırım.

Aus dem Nichts

film, almanya’da terör saldırısında ailesini kaybeden bir kadının hak, hukuk mücadelesini konu ediniyor. fatih akın filmi; yazmış ve yönetmiş. genel olarak fatih akın’ın filmlerini seviyorum. ama ilk filmleri şu an yaptığı filmlerde çok daha iyi… genel olarak filmi beğendim ama bu beğeni oradaki türkiye kültürüne ilgi duymamdan ötürü olabilir. almanya, türkiye, türk, kürt, almancılık, gurbetçilik, azınlıklar… seviyorum böyle hikayeleri.

film genel olarak vasat aslında. daha iyi kurgulanabilir ya da senaryo daha iyi olabilirmiş. şu an almanya’nın göbeğinde saldırı olsa herhalde ilk bakılacak yerler güvenlik kameraları olur. almanya’yı geçtim sağımızda solumuzda olay oldugunda bile sıradan vatandaş kameraya bakmışlar mı diye olay yeri inceleme komiseri oluyor. filmde bomba patlıyor, ortada terör şüphesi var ama şüphe yeterince araştırılmıyor. araştırlmaması filmin konusu değil. daha iyi ifadeyle bu tür dosyaların üzerine çok gidilmediği, yeterine araştırılmadıgı hatta ve hatta üstünün kapatıldıgı gerçekleri var. ancak film bunun üzerinde durmuyor. ya da duruyorsa bile izleyice çok geçmiyor. filmin süresi biraz daha uzun olup, soruşturma kısımları daha iyi olabilirmiş. buralar hep spoiler olacak. eldeki otel defteri kayıtlarına bakan mahkeme, şüphelilerin almanya’da olmadıgına hemen inanabiliyor. defter araştırılmıyor, soruşturulmuyor. böyle olunca film inandırıcılıktan uzaklaşıyor. fatih akın da röportajında filmin anne olmak ve yas tutmakla alakalı oldugunu söylemiş. filmi çekmeye iten sebep olarak bu tip cinayetlerin yeterince üzerinde durulmadıgını ve mafya üzerine yıkıldıgını ama akabinde filmi çekmeye başlayınca, farklı durumlar gördüğünü söylüyor. cinayetlerin üzerinde durulmaması annenin içinde bulundugu durumla alakalı. acı olayın varoluşundan daha önemli. belki de bu yüzden filmde, soruşturma kısımlarınun üzerinde çok fazla durulmamış.

daniel kruger filmdeki rolüyle cannes’da altın palmiye ödülü almış. zaten filmi de tek başına sırtlamış. o da olmasa film vasatın altında bile kalabilirmiş.

Eighth Grade

iyi film. güzel film. çok iyi olmasa da idare eder türden iyi film. konusu sosyal medya kullanımın getirdiği saçma hayat. orta okul mezuniyetine bir hafta kala kayla’nın hayatını konu ederek sosyal medya kullanımını anlatmışlar. çok fazla sosyal mesaj vermediği için güzel film. eğer sosyal mesaj işini abartılı yapsalardı beğenmeyebilirdim. sosyal medya kullanmasam da kullanan insanlara neden kullanıyorsun demek ya da kullanmak mı, kullanmamak mı doğru gibi yargılamalara girmeyi doğru bulmuyorum. daha önce de burada da yazmıştım. ben kullanmıyorum çünkü internet bir zamanlar benim için kaçış alanıydı. şu an kaçamıyorum. çünkü eş, dost, akraba herkes internette. önceden facebook sınırları içerisindelerdi ama şimdi her yerdeler. instagram ele geçirildi. twitter’da da zaman zaman varlar. hep varlar. geçenlerde babamın gelip twitter açtım demesi neden sosyal medya olmayışımın bir sebebi aslında. bu yüzden kullanmıyorum. dışarsı kaçış için daha cazip geliyor ya da buralar. ne kadar sosyal medya sayılırsa artık.

kayla, yotube’a videolar çekiyor ama izlenmiyor. youtube’da öneriler yapıyor; okulla ilgili, hayatla ilgili ama orada olmak istediği kişiymiş gibi davranıyor. sosyal medyada gösterdiği ile sosyal hayattaki kendisi arasında dağlar kadar fark var. sosyal medyayı çok aktif kullanıyor. sabah uyanıyor, gidip makyaj yapıp tekrar yatıyor ve bakın ne güzel uyandım temalı, köpekli günaydın snap’i atıyor. böyle bir kız. tabii aile ilişkileri de kötü. daha doğrusu sosyal ilişkileri kötü. babasıyla konuşmuyor. küs oldugundan değil. iletişim kuramıyor. babası nasılsın dese, “baba yeaaa bi sus!” tepkisi veriyor. orta okuldan liseye geçiş ergen kızı. gel zaman git zaman kendi kendine, idrak kuvvetiyle farkına varıyor yaşadıgı hayatın yalanlığını. düzelme sürecine giriyor.

film, direkt sosyal mesaj vermese de, bu tip çocukları kendilerini fark ettirebilmek için güzel olabilir. birçok insan; sadece gençler, ergenler değil yetişkinler dahil, sosyal medyada kendisi gibi davranmıyor. amerika’da kayla youtube’da olmak istediği kişi gibi davranıyor. türkiye’de müslüman bireyi de cuma’nız mübarek olsun, haramdan uzak helale yakın olun diyor ama cuma cuma gıybetten de uzak duramıyor. toplumun her kesimi kendi meşrebine olmak istediği gibi mesajlar veriyor sosyal medyadan. ama sosyal hayatında pek öyle olamıyor. bu yüzden epey sıkıntılı ortam. toplum baskısını dibine kadar hissettiren memleketimiz, insanları buna mecbur kılıyor. gerçi sorun bizim memlekette alakalı da değil. filmde de görüldüğü üzere herkes kendi kültürü içerinde böyle problem yaşıyor.

La vita e bella

life is beautiful. türkçesi hayat güzeldir 1997 yapımı italyan yapımı. üç dalda oscar’ı var. bunca zamandır izleme listemdeydi ama bir türlü fırsat bulamıyordum. sonunda dün fırsat buldum ama filmi tamamlayamadım. yarsını dün yarısını da bu sabah izledim. filmin ilk yarısı ve ikinci yarısı bambaşka iki film gibi. ikinci dünya savaşında toplama kampına düşen baba oğul hikayesi. savaş, nazi, toplama kampı deyince insanın aklına rahatsız edici filmler geliyor ama filmin görüntü olarak çok da rahatsız edici tarafı yok. oğluyla birlikte kampa düşen bir babanın, oğlunun olan biteni idrak etmemesi için insanüstü çabası anlatılıyor. guido’nun kendisi zaten hareketli, neşeli bir adam. olumsuzluğun en dip noktasında bile oğlu için pozitif ortam yaratmaya çaba gösteriyor. oğlunun oradan en az hasarla kurtulmasını amaçlıyor. nitekim başarılı da oluyor.

sağda solda çokça okudum. filmin çok da gerçekçi olmayan tarafları var. toplama kampında guido kadar rahat hareket edilemeyeceğini savaşı anlatan romanlarda, filmlerde, belgeseller gördük. o sahneler inandırıcılıktan uzaktı. ama bu, filmin insanın soktuğu psikolojiyi etkilemiyor. filmi izleyici hisssedebiliyor. ilk yarıda guido’nun hareketli yaşamı, sürekli konuşması beni biraz yorsa da ikinci yarıyla beraber film biraz daha duraksadı film. haliyle ben de biraz kafaca dinginleşmiş oldum.

ayrı bir paragraf anne için açmak lazım sanırım. guido ile kaçması. evlenmesi. daha sonra onun peşinden gitmesi o dönem için yapılacak onurlu davranışlardan bir tanesi. gözünü kırpmadan trene binmesi. bilinmezliğe hatta ölüme gitmesi, guido’ya aşkı kadar onurlu bir kadın.

Welcome to Sarajevo

savaşın getirdiği vahşet. bununla beraber gelen acı… bosna’da çetniklerin yaptığı katliam sırasında gazetecilik yapmaya çalışan insanların üzerinden ilerliyor film. michael, işini yaparken vicdanı tarafına gidiyor. bir yetimhanenin haberini yapıyor ve oradaki çocuklara kurtarılacaklarına dair söz veriyor. sözün getirmiş olduğu sorumluluk duygusunu yaşıyor michael. flm 97 yapımı. sanırım bu yüzden olsa gerek filmin çekildiği ortam hala sıcak; mermi izleri, yıkılmış binalar, harabeye dönmüş sokaklar.

welcome to sarajevo sevdiğim filmlerden bir tanesi oldu. savaşın gerçekliğini hissettiriyor. rahatsız edici görüntüler var. kuşkusuz bunda gerçek görüntülerin kullanılmasının da payı var. bazı belgesel görüntüleri, politikacıların yaptığı içi boş konuşmalardan kesitler… özellikle politikacaların yaptığı konuşmalardan sonra aklım suriye’de olanlara gitti. savaşı yaşayan insanların içinde bulunduğu durumu hissetmeden verilen manasız vaatler; güvenli bölge kuracağız, sivillere bir şey olmayacak, ateşkes ilan edilecek…
insanların gözü önünde yapılan katliam unutlacak gibi değil. hala bulunan toplu mezarlar var. çocuklarını, eşlerini arayan aileler… dinmeyecek bir acı