The Bucket List

jack nicholson ve morgan freeman isimlerini aynı anda görmek aslında filmi izlemek için yeterli sebep. filmin iyi olacağına dair beklenti oluşuyor. bu ikili olmasa film bu kadar iyi olur muydu bilemiyorum.

ölmek üzere olan iki yaşlı adamın hayattan keyif almak için yaptıgı son atak. bir tarafta hayatı boyunca okuyan, araştıran kendisi geliştiren bir otomobil tamircisi. diğer yanda da kendini bildi bileli sürekli çalışan, para kazanan, ülkenin en itibarlı insanı. ikisini ortak noktada bulusturan ise kaçırılmış bir hayat. sanırım her insan bir şey peşinde koşuyor ve o koşulan şeyin ne oldugundan önemsiz hayat kaçıyor. hayatı keyif alarak yaşamak belki de en zoru. yapılan planlar. yapılmak istenen planlar. yarım kalanlar. bir ömüre gerçekten hayat sığdırmak zor.

film izledikten sonra birçok insan bucket list yapıyor sanırım ya da heves ediyor. bu listelerin akıbetini merak etmekle beraber anlık gaz oldugunu da düşünüyorum. böyle filmler etkileyici, hayatı sorgulatıyor ama hayatın gerçeklerini bir türlü pas geçemiyoruz. en azından ben geçemiyorum. şunu yapacağım, ölmeden dünya gözüyle şunu göreceğim… olmuyor. hep bir şeyler engel olarak karşıma çıkıyor. engeller yüzünden de zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. bu da zaman zaman geç kalmışlık hissini uyandırıyor insan hayallerinden de vazgeçiyor.

ilk yarısı biraz can sıkıcı olsa da sonrası gayet güzel. özellikle dünyanın en güzel kızını öp maddesi beni çok şaşırttı. o madde için aklım çok düz çalıştı. böyle bir güzellik beklemiyordum. karşılıksız iyilik yine beni şaşırtan sahnelerdendi. iyi film. güzel film.

Die Welle

kitaptan uyarlama bir alman filmi. kitabı okumadım. kitaptaki sonla filmdeki sonun bambaşka oldugunu yapılan eleştirilerde gördüm. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. zira filmin sonu kitaba göre çok sert oldugu söyleniyor. buradan yapılan bir eleştiri var kitaba sadık kalınmadıgı için. açıkçası böyle bir son beklemiyordum. beklememe sebebim de karaktelerin kendilerini bu kadar olaya kaptıracağını düşünmememdi. film bir lisede anlatılan otokrasi dersinin bir haftasını konu ediyor ve öğrenciler kurdukları die welle grubunun sempatizanı haline dönüşüyorlar. bu dönüşüm sürecine dair çok fazla bir şey göremiyoruz. bu kadar çabuk olmamalı. ya da bu denli sert dönüşüme okul yönetiminin tepkisi olmalı. burada bazı kopukluklar oldugunu düşünüyorum. ama tüm bunlara rağmen güzel film.

ekşi sözlük’te okuduguma göre bazı okullarda kitabı okutulmuş, sınıfta filmi izleyenler olmuş. lise çağındaki hatta üniversite çağındaki öğrencilere dahi izletilebilecek bir film. grubun, öğrencilerin dönüşüm süreci tam olarak iyi yansıtılmasa da, kendi halinde okula gidip gelen insanları nasıl değiştiğine ve diktatörlüğün her zaman potansiyel tehdit oldugunu izleyiciye verebiliyor film.

bir sahnede ülkesinde bir daha nazi tehlikesi olmayacağını söyleyen öğrenci, bunun için alman halkının yeterli bilince sahip oldugunu söylüyor. bunu söyleyen öğrenci de zamanla grup içinde dönüşen öğrencilerden birisi. öğrencilerin birçoğu kötü bir şey yaptığını düşünmüyor. onlara göre kendileri birlik ve beraberlik halinde yaşıyorlar. birlikten güç doğuyor. bunu aşırı doz milliyetçilik ile harman yaptıgımızda, yapılan her eyleme kendi çapında mantıklı açıklama getirmeye çalışan bir grup doğuyor.

biraz daha uzun tutulup öğrencilerin yaşadığı fikir dönüşümü daha ayrıntılı işlense çok daha güzel olabilirmiş. ama bu haliyle de bir hayli dikkat çekici, güzel bir film.

Ölümlü Dünya

çok komik film. filmi böyle özetleyebilirim. gayet güzel özet oldu. uzun zamandır yerli, yabancı bu kadar komik film izlememiştim. komik film çok izledim de komik filmlere gülmüyordum ama film de gerçekten komik oluyordu. komedi filmlerine gülememek gibi bir durumum var. film ben askerdeyken piyasaya çıkmıştı ya da askere gideceğim zaman tam hatırlayamıyorum ama bu sebepten dolayı izleyememiştim. hoş, çarşı izni vardı ama onda da kışlaya erken dönme gibi mecburi olmayan bir zorunluluk vardı.

ali atay’ın limonata filmini izlemiştim. o da  komikti. ama bu ayrı komik. baştan sona çok iyi film olmuş. uykum olmasına rağmen oturdum izledim. uykum kaçtı. alper kul, doğu demirkol, feyyaz yiğit… hepsi rollerinin hakkını fazlasıyla vermiş.

filmle ilgili görsel ararken 26 ocak’ta sinemalarda yazısını gördüm. daha askere gitmeme bir buçuk ay varken piyasaya çıkmış. demek ki tamamen keyfi sebeplerle izlememişim. ama merak ediyordum çıktıgından beri. daha yeni izleme fırsatı buldum. çok da fazla şey yazmaya gerek yok. çok komik film.

Balık

film izlemek için bakınırken dikkatimi çekti. süresi de makul olunca izleyeyim dedim ama beklentimin altında kaldı. belki derviş zaim isminden dolayı beklentim yükseldi. imdb’de 5.8 gibi düşük puanı var. normalde izlemek istediğim filmlerin puanına film sitelerinden bakarım. izlenecek o kadar film varken genel olarak beğenilmemiş filmleri izlemiyorum. yabancı bir film olsa muhtemelen bu filmi izlemezdim ama hem konusu hem de derviş zaim filmi olması ilgimi çekti.

bir aile hikayesi. yasak avlanma sonucu başına hiç tahmin edemeyeceği işler gelen balıkçı kaya, hatasını fark ederek kendisini ihbar eder ve hapise girer. ortada kalan kızına da teyzesi bakmaya çalısır. tabii kaya’nın davranışı onu toplum tarafından da dışlar. derviş zaim flashforward sahnelerle hikayeyi anlatıyor. ancak hem senaryoda hem de hikaye bütünlüğünlüğünde problem var gibi. film izlerken bu hissediliyor. sinema tekniğinden anlamadıgım için çok ahkam kesmem doğru değil. sadece izlerken bir şeyin eksik oldugu hissediliyor.

vasatın altı bir film. süresi 80 dk. bu yüzden vakit geçirmek için izlenebilir. çok bir şey beklememek lazım.

Kar

film bir grup liselinin hikayesini içlerinden birisi olan müzeyyen özelinde anlatıyor. müzeyyen, toplumun kabul ettiği yaşamın dısında yaşayan, toplum baskısını hissetmeyen lise öğrencisi. lise öğrencisi olsa da iki kez sınıfta kalmış, hayatı çok da istediği gibi gitmeyen bir insan. bir gün kardeşi oldugunu iddia eden birisi gelir ve onunla tanısır. günlerini kardeşiyle geçirmeye başlar. kardeşini arkadaş grubuna dahil eder. derslerinde başarılı, tipik karşı komşunun oğlu minvalindeli ali ablasına ve ortamına hemen uyum sağlar.

zor hayatlar hep var. ancak bunu lise çağında pek idrak edemiyor insan. en azından ben öyleydim. şu anda tüm hayatım kendi tercihlerimle devam ediyor. bir topluluğa girerken, arkadaş edinirken birçok filterden geçiyor. kafamızdaki ideal insana göre davranıyor. oysa lise zamanları pek öyle değil. haliyle beraber vakit geçirdiğimiz arkadaşları daha oldugu gibi kabul ediyoruz. bu yüzden lise dönemlerini anlatan filmleri seviyorum. insanlar daha doğal ve saf oluyor. yapılan hatalar. ait oldugumuzu zannettiğimiz hayatlar. asilikler. kendimizi hep içinde bulundugumuz hayat gibi zannediyoruz. oysa hayat çok daha farklı noktalara götürebiliyor.

filmi sevdim. oyuncu grubundan bazılarını pek sevmesem de, başarılı bulmasam da film genel olarak iyiydi. yönetmeni, emre erdoğdu. henüz 28 yaşında. ilk işlerinin böyle güzel olması ilerisi için umut verici.

A Woman Under the Influence

psikolojik rahatsızlığı olan bir kadının hikayesi. onunla beraber eşinin ve çocuklarının da hikayesi. kadının bariz sorunları var. davranış problemleri. kalabalık ortamlarda, toplum içerisinde nasıl davranacağını bilmiyor. filmde de hastalığı hakkında bir şey söylenmediği için hastalıgı ne bilmiyoruz. kocasu durumu idare etmeye çalışıyor. karısı hakkında söylenenleri sürekli susturuyor. onun bir nevi tabiatının böyle oldugunu dile getiriyor. ama bir süre sonra işin içinden çıkamayınca eşini hastaneye yatırıyor. aradan geçen altı ay sonunda eşi taburcu oluyor ve eve dönüyor. tekrar hayatına devam etmeye çabalıyor. ama tabii öncesi sonrası hakkında hiçbir bilgi yok. kadın neden böyle oldu bilinmiyor. film başladı kadın hasta, devam etti hala hasta. kadının aile içindeki yaşamından bir kesit.

zor izlediğim bir film oldu. normalde bu tür hikayeleri, filmleri severim ama bir türlü filmin içerisine giremedim. bunun sebebi şu olabilir, zaman zaman filmin geçtiği kültüre kendimi aşırı yabancı hissediyorum. örneğin, kadın evde, çocukları göndermiş vakit geçiriyor. kocası iş arkadaşlarının eve davet ediyor, evde yiyecekler içecekler. kadının haberi yok. çat kapı. bir düzine erkek. normalde sorgulanacak bir durum olmamalı. kültür bu ama garip bir şekilde takılıyorum böyle durumlara ve filmden kopuyorum. filme tam olarak kendimi veremememin sebebi bu.

gena rowlands’ın oyunculuğu harika. filmi iyi yapan da onun oyunculuğu. filmi tek başına sırtlamış. oyunculuk vasat bile olsa film vasatın altında kalabilirmiş. zor izlediğim film olsa da izlediğim en ilginç filmleden bir tanesi oldu. bu yüzden genel olarak beğendim.

Paths of Glory

stanley kubrick filmi. henüz 28 yaşındayken bu filmi çekmiş, birinci dünya savaşı sırasında fransız askerleri idamını konu ediyor. askerlik, savaş psikolojisi, ast-üst ilişkisi, rütbeliler ve erlerin durumu…  film, savaş filmi olsa da cephe, silah, savaş görüntülerinde çok arkaplan ilgi çekiyor.

askerlik zor iş. meslek olarak zor. yıpratıcı, stresli, bunaltıcı… hangi meslek öyle değil? birçok meslek öyle ama bazı meslekler daha daha öyle. en önemlisi yenilgi kabul edememe durumu var. general mireau’nın saldırı emri yerine getirilmeyince hıncını askerlerden alıyor. her birlikten bir asker idam için yargılanıyor. düşmandan korkup saldırmadıklarından dolayı yargılama yapılıyor. oysa bundan daha doğal bir şey. düşmandan korkulur. korulması gerekir. hemen ertesi gün mahkeme kuruluyor ama askerlerin neredeyse hiçbir şekilde söz hakkı yok. er olmak geçici bir beden içerisinde yaşamak gibi… zamanı geldiğinde ölüyorsun. bilerek ölüme gidiyorsun. vatan, bayrak için çaba göstermen gerekiyor ama kura sonucu ölüme gitmene de beis görülmüyor. yine filmde oldugu gibi, biraz psikolojin bozuksa diğer askerleri de etkilememek için lav ediliyorsun. övünç kaynağı olduğun kadar utanç kaynağı da olabiliyorsun.

rahatsız komutanlar sanırım genel olarak tornada çıkmış gibi, her ülkede var. bir ere mi inanacaklar yoksa bir teğmene mi? askerde yaşadığın zorluğu kolay kolay ispatlama şansın pek yok. attığın imzaları okumadan direkt atıyorsun. ordu malısın. bu yüzden askerlik yaparken bir insan kendisini mümkün olduğunca sıkıntılı bir duruma düşürmemesi gerekiyor. bulundugu makamı keyfi kullanan komutanlar bir hayli fazla. angarya işler yaptıranlar, ego tatmin edenler. bulundugu konumun gücünü, belki de en savunmasız olan, hayatının bir döneminde mecburen, zorunlu olarak orada bulunan insandan çıkarabiliyorlar. gerçi bu askerlik mesleğinden ziyade birçok meslekte var. ancak askerlik mesleğinde emir komuta sert işlediği için daha çok dikkat çekiyor savunmasızlık.

film neredeyse kusursuz. gereksiz abartılar yok. özellikle idam sahnesi çok iyiydi. uzatmalara gitmeden her şey anlık olarak oldu bitti. olması gerektiği gibi. etkileyici. alman kadına söyletilen şarkı sonrası askerlerin açığa çıkan bastırılmış duyguları… güzel final. her şeyiyle iyi film.

Sen to Chihiro no Kamikakushi

sprited away. ruhların kaçışı. 2001 yapımı, oscar ödülü kazanan ilk anime gibi bir titri var. hayao mayazi’nin yazıp yönettiği bir film. imdb listesinin tepelerinde yer alıyor. yüksek bir puanı var.

böyle filmleri arada merak edip izliyorum ama pek bana göre değil. olmuyor. en iyilerden bir tanesi bile tatmin etmiyor. anime seven insanlar için kuşkusuz çok çok iyi film; çizgiler, verilen mesajlar, konu gayet güzel ama benim anime ile pek aram yok. bu yüzden türünün en iyisi bile bende çok fazla etki yaratmıyor.

Terminator 2: Judgment Day

serinin ikinci filmi. mahşer günü. yine baştan sonra müthiş bir tempo ama bana ilk filmin yarattığı etkiyi yaratmadı. gerçi bilim kurgu sevgisizliğime rağmen filmi yine de sevdim. ama ilk filmi izledikten sonra yaşadığım his bu filmde olmadı. 1991 yapımı. arnold schwarzenegger yine başrolde. bu sefer daha çok repliği var. insani duyguları da öğrenmeye çalışan bir robot. karşısında kendisine göre daha gelişmiş bir robot var. sıvı alaşımlı bir şey. vursan vurulmaz. dövsen dövülmez. ütopik olarak nitelendirmek bile eksik kalır t1000 isimle robota.

dönemine göre kullanılan efektler çok iyi… üçüncü filmi de izlemek istiyorum ama sanırım ilk iki filmden sonra biraz hayal kırıklığı olmuş. bu yüzden izlemesem de olur gibi ya da uzun bir ara verip öyle izleyebilirim. şu anki teknoloji ile kuşkusuz çok daha iyi görsel efektler kullanılabilir ama sanırım olay salt onda bitmiyor. hikaye, senaryo önemli. bir de öncesinde iki tane efsane, kült film olunca, ne kadar iyi olursa olsun üçüncü film ilk filmin yaratacağı etkiyi yaratmayacağı kesin. bakalım, aradan zaman geçsin. üçüncüyü de izlerim.

The Terminator

terminator çok sık duydugumuz, maruz kaldığımız bir isim. terminator gibi adam diyerek sıfatlaştığı da oluyor. ama bilgi sadece aşinalık boyutunda. filmi izlemese de birçok insan bilir. televizyonlarda o kadar çok gösterildi ki, baştan sonra izlenmese bile insanlar ucundan kıyısından yarım da olsa film hakkında düşünce sahibi. 1984 yapımı ilk filmi dün izledim. bilim kurgu filmlerinden sıkıldıgım için genelde bu tür filmlerden uzak duruyorum. ama bu kadar seveceğimi bilsem çok daha önceden izlerdim. kill bill sonrası ikincisini izlemek isterken kendimi terminator’ü izlerken buldum.

1984 yapımı kült film. şu an adını çok kez duyduğumuz yapay zekanın insanlığı yok edişi konulu. yapay zekanın insanların elinden alacağı meslekler temalı haberler yapıladursun, 1984 yılında böyle film çekmek muazzam iş. filmde 2029 yılında insanlığın makineler tarafından yok edildiği gösteriliyor. film ütopik olsa da uzak gelecekte insanlığın yaşayında çok büyük değişiklikler olacağı kesin. yapay zeka temalı filmlerin şu an tek sıkıntısı tarih gibi… 1981 yılından 45 yıl sonra dünyanın yapay zeka tarafından yok olacağını tahmin etmek kötü tahmin. gerçi o zamanı düşününce 45 yıl epey zaman. simdiden 45 yıl sonrası 2063… çok uzak zaman dilimi. kim bilir neler olacak. değişimin, tüketimin inanılmaz boyutlara ulaşması, yapay zekanın da gelişimini hızlandırıyor. sürücüsüz otomobiller. google’ın atlas robotu. yapay zekanın gittiği nokta su an akıl almayan bir yer olabilir.

arnold schwarzenegger başrolde. okuduğuma göre terminator rolünü başkası oynayacakmış. daha sonra kendisinin oynaması düşünülmüş. böylece bir efsane doğmuş. film baştan sona su gibi akıp gidiyor. bilim kurgu filmlerden genelde sıkılırım. pek zaman geçmez, sürekli süreyi kontrol ederim. ama bu filmde öyle olmadı. uykum olmasına rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. harika film. mükemmel.