Arif v 216

buraya izlediğim filmlerle ilgili yazmayı seviyorum. blogun şu an varolma sebebi de biraz bu ama biraz savsaklıyorum. yoğunlugum, işim gücüm de yok ama yine de yazma konusunda tembelim. yazdıgım şeylerin de edebi niteliği yok. eleştirmen değilim, akademik olarak sinemaya hakim değilim. yazdıgım şeyler genellikle filmin bana hissettirdikleri, düşündürdükleri…

arif v 216 iki hafta önce izledim. izlememin üzerinden de 4-5 film daha izledim. onlar hakkında herhangi bir şey yazmadım ama aklımda kaldıgı kadarıyla bir şeyler karalamayı düşünüyorum.

geçtiğimiz yılın filmi. benim askere gitme hazılıkları yaptıgım döneme denk geliyor. maddi olarak sıkıntılar oldugu için sinemaya kolay kolay gitmek problem oluyor. o yüzden malum ortamlara düşmesini beklemiştim. sonra araya askerlik girince haliyle izlemek, okumak için epey şey birikti. nihayet izleyebildim. cem yılmaz’ın dahil oldugu işlerin hepsini izlemeye çalışıyorum. farklılık hoşuma gidiyor. arif v 216 da farklı bir iş. ama bana göre değilmiş zira filmi izlerken bayağı sıkıldım. film vizyona girdikten sonra hakkında da çok şey okumuştum. göndermeler oldugunu, onları yakalayamayanların filmin havada kaldıgını okumuştum. bunları bilerek izlememe rağmen sevemedim. gülemedim. filmin içine bir türlü giremedim. sanırım ilk defa cem yılmaz’ın içinde oldugu bir işi zoraki bitirdim. tempolu, daldan dala, inanılmaz yorucu bir film aslında. geçmişe gitmeler, yeşilçam ünlüleri, tekrar günümüze gelinmesi… anlatınca hikaye güzel gelse de iş pratiğe dökünce öyle olmamış.

Zimna Wojna

cold war. yönetmeni ida’nın da yönetmeni olan pawel pawlikowski. polonya filmi. cannes’da en iyi yönetmen ödülü almış bu sene. ikinci dünya savaşı hikayesi anlatılıyor. film siyah beyaz. genel olarak siyaz beyaz yapımları sevmiyorum ama son zamanlarda izlediğim tüm filmler iyiydi.

bir aşk hikayesi. uzun soluklu bir hikaye olsa da sadece 88 dakikada aktarılmış. bu yüzden bazı detayları insan merak etmiyor değil. zaman geçişleri çok çabuk olmuş, bazı bölümler havada kalmış gibi ama buna rağmen iyi film olmuş. zaten genel olarak ikinci dünya savaşı zamanlarında geçen hikayelere ilgim var. bundan dolayı belki de filmin içine kolayca girebilidim. hatta keşke süresi daha da uzun olsaydı, daha ayrıntılı işlenseydi hikaye. biraz tadımlık hikaye olmuş. doya doya izlenemiyor.

yönetmenin ida filmini de izlemiştim. bu sanki ona göre daha iyi. sıralama yapacak olsam cold war’ı öne koyarım. sanırım polonya’nın oscar adayı da olmuş. ida ile ödül alınmıştı ama cold war ile biraz zor gibi. gerçi cold war bana göre daha iyi ama aynı zamanda da bir şey eksik gibi… o şey de hikayenin eksikliği. daha uzun anlatılmalıydı. ama yönetmenin tarzı bu sanırım. az önce diğer filmlerine de baktım hepsi kısa süreli denilebilir. genel olarak begendiğim, keyifle izlediğim bir film oldu.

İklimler

2006 yapımı nuri bilge ceylan filmi. uzun süredir izlemek istediğim ama sürekli izlemeyi ertelediğim, arada kaynayıp giden filmlerdendi. geçenlerde yine bir tane en iyi 100 film listesi gördüm. le monde yapmış listeyi. listede sadece iklimler var. filme olan merakım bu haberle birlitkte daha da artınca dün oturdum izledim.

nuri bilge ceylan ve ebru ceylan birlikte oynamışlar. kadın, erkek ilişkisi anlatılıyor. bencil bir insan gibi. ilişkiden beklentileri tamamen kişisel. aylar sonra tekrar bahar’ın yanına gidip onunla beraber olmak istemesi de bu minvalde. bak, ben geldim, değiştim hadi yeniden deneyelim. bahar’ın ağlamaları dısında ne hissettiğini bilemiyoruz. oysa ayrılık sonrası isa’nın hayatı ayrıntısıyla gösteriliyor. rutin hayatına devam bir insan. bahar’a değiştim dese de ortada değişim de yok. çünkü değişime dair herhani bir izlenim yok. isa belli ki sıkılmış. serap’la hayvani dürtülerini giderdikten sonra tekrar insani bir şey istedi ve bahar’a gitti. bahar’la tekrar birlikte olsa zaman zaman yine serap’a koşacak. çünkü kendi ihtiyaçlarını gidermek onun için önemli.

filmin konusu, hikayeyi ele alış biçimi güzel olsa da nuri bilge ceylan’ın oyunculugu epey kötü. keşke kendisi yerine başkası oynasaymış. özellikle motorsiklet sahnesi oyunculuklardan ötürü amatörce olmuş. ebru ceylan yine işi kotarmış gibi. her ne kadar film boyunca çok göz önünde olmasa da en azından işin ağırlığını kaldırabilmiş.

herhalde ahlat ağacı kadar sevebileceğim başka bir film olacak mı bilemiyorum. benim için mükemmel bir filmdi. harikaydı. keza uzak filmi de iyiydi. bir zamanlar anadolu’da, kış uykusu iyi filmlerdi. üç maymun bunlardan biraz geri kalsa da fena değildi. iklimler biraz da oyunculuklar yüzünden pek olmamış gibi. ama her şeye rağmen sevdim filmi. hayatın içinde, hepimiz farklı bir türünü yaşadıgımız bencillik güzel işlenmiş. film, izlediğim diğer nuri bilge ceylan filmlerinden gerisinde olsa da kuşkusuz belirli bir eşiğin üzerinde. sırada kasaba ve mayıs sıkıntısı var.

Roma

 

beğenenen, beğenmeyen. bu ne şimdi diyen, hayatımın filmi bastım 10’u diyenleri okudum sürekli. epey merak ediyordum ama izlemeye fırsatım olmuyordu. aslında vakit yaratıyordum ama o vakit bu aralar kitap okumaya gidiyor. bu yüzden filmi izlemeyi sürekli erteledim. film, hem twitter’da hem de ekşi sözlük’te insanları ikiye ayırmış; gri alanı yok gibi duruyor. bu kadar kutup yaratacak bir film mi bilemedim.

alfonso cuaron, filmi tek başına üretmiş neredeyse; yönetmeni, senaristi, görüntü yönetmeni… hikayede kendi hikayesi. belki de bunun için filmde her şeye el atmış. film sevilir sevilmez ayrı ama müthiş titizlikle yapılmış. filmi sevdim ama hayatımın filmleri arasına girecek kadar değil. bununlar beraber kötü, vasat demek de bu filme hakarettir. zevkle oturdum izledim. siyah beyaz filmlerden epey sıkılan ben, hele hele bu film eski değil de yeni bir yapımsa filme adapte olamıyorum. izlerken zorlanıyorum. bu filmde öyle olmadı. harika sahneler var. mobilyacıda geçen sahne; öğrencilerin protestosu, doğum sahnesi; oradaki oyuncuların hastane çalışanlar olması, çocuklarla birlikte gidilen deniz; iki çocugun hayatını kurtaran cleo’nun bebeğini düşünüp ağlaması… mükemmeldi.

alfonso cuaron’un izlediğim üçüncü filmi. children of men, gravity ve roma, sıralama yapacak olsam children of men>roma>gravity olur herhalde. roma’yı bir daha izlesem belki birinci sıraya da gelebilir. çok keyif aldım aslında ama bir şey de eksik gibi kaldı. eksik kalan ne onu bilemiyorum.

Dogman

dogman, bir matteo garrano filmi. filmin başrolünde de marcello fonte var. cannes’de en iyi erkek oyuncu ödülü almış. sonuna kadar hak edilmiş bir ödül. muhteşem performans.

marcello, italya’da küçük bir kasabada köpek bakım işleriyle uğraşan bir insan. ufak bir dükkanı var, dükkanında köpeklere bakım yapıyor. eşinden ayrı. eşiyle beraber yaşayan bir de kızı var. kııyla olan ilişkisi çok güzel. imrenilecek bir ilişki. beraber tatile gitmeyi, dalış yapmayı seviyorlar. marcello’nun çevre dükkanlarındaki arkadaşlarıyla da ilişkisi iyi. saygınlıgı var ama görünüşünden kaynaklı zayıflıgı da var. saf değil lakin görünüşünden dolayı onu ezmeye çalışanlar da var. marcello, illegal işlere de giriyor. görünüş itibariyle zayıf bir insan, zayıflıgını da biçare kullandırıyor. uyuşturucu kullanıyor, temin ediyor, zoraki de olsa hırsızlığa yardım ediyor. uyuşturucu ve hırsızlık yanyana gelince bir insanı yeteri kadar kötü yapıyor ama marcello, arkadaşlarının soydugu evde; kendisi de buna yardımcı oluyor, çok ses çıkardıgından susması için buzluğa atılan köpeğe geri dönüp yardım ediyor, köpeğin hayatını kurtartıyor. hırsızlık da yapıyor, hayvanlara karşı merhamet de gösteriyor. çokça, özündeki iyi insana kendisini bürüyen zayıflık yeniliyor.

alt metinle ilgili yazılan, çizilenler var. film görünüşte sert, büyük bir köpeğin havlaması, hırlamasıyla başlıyor. böyle sert bir köpeğin tüm kontrolü marcello’da. onu yıkıyor, temizliyor ve sonunda köpek gayet uysal bir şekilde hareket ediyor. hayatta da marcello biraz böyle. insanları, özellikle simon’a köpeklere davrandıgı gibi davranıyor. sakin, şefkatli, dost canlısı… ama hayatta bu işe yaramıyor. sert, dişlerini gösteren, anlayışsız insanlara nazik davranmak nuri bilge ceylan’ın memleket için söylediği sözleri hatırlatıyor. “Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz.” zayıf  marcello en sert köpekleri bile idare edebiliyor. ama insanın dünyasında zayıflık acziyet oluyor. marcello aslında hırsızlık yapmak istemiyordu, evine gidip köpeğini beslemesi gerektiğini söyledi ama hırsızlık yapmak zorunda kaldı. soygunu yapmak istemedi ama yapmak zorunda kaldı. marcello’nun zayıflıgı simon karşısında, yani hayatın karşısında eziliyor.

genel olarak begendiğim film oldu. marcello fonte’nin oyunculugu harikaydı. matteo garrano muhteşem çekmiş. senaryoda ve hikayde biraz eksiklikler olsa da izlemesi keyifli güzel bir film olmuş.

2001: A Space Odyssey

kült bir film izlerken bu kadar sıkılacağımı hiç düşünmezdim. daha önce de çok meşhur, kült olmasına rağmen izlerken sıkıldıgım filmler oldu ama 2001’i izlerken bambaşka bir boyuta geçtim. daha önce izlediğim kubrick filmlerini çok sevmiştim. favori yönetmenim olmasa da kubrick’i seviyorum ama 2001 boğdu beni. uzayın boşluğunu komple göğsümün içine doldurdular sanki.

filmi bitirdikten sonra, hemen yazılanları okumaya başladım ve yalnız olmadıgımı anladım. yapıldıgı yılın ötesinde oldugu kesin ama günümüzde izleyince içine girilemiyor sanırım. genel olarak bilimkurgu sevmemezlik gibi durumum olunca, filmi hiç sevemedim.

evrim, yapay zeka, bilimin ileride geleceği noktanın anlatılması, filmin yapıldıgı dönem itibariyle kubrick’in ne derece acayip bir adam oldugunun göstergesi. yapay zekanın triplere girip kontrolden çıkması, son yıllarda sıkça revaçta olan konu. daha önce kitaplarda, filmlerde türünün az örneği olan konular, bugün birçok insanın dilinde. yapay zekanın insanların elinden alacağı meslekler, yapay zekanın getireceği yeni fırsatlar… yazılan tezler, kitaplar, hikayeler. bu taraftan bakınca kuşkusuz bambaşka kafalar tarafından üretilmiş bir film. ama ben 2018 yılında sıkıldım o ayrı tabii…

The Departed

filmi iki hafta önce izledim sanırım ama film hakkında bir şey yazamadım. merak ediyordum. uzun zamandır erteliyordum. izleyeyim artık dedim ama hüsran oldu tabii. belki de puanından dolayı beklentimi fazla yüksekldi. bilemiyorum. benzer temada daha iyileri var. neden bu kadar yüksek oy almış onu da pek anlamadım.

 imdb top 250 filmlerini izlemeye çalışıyorum. filmin bana en büyük katkısı listeden bir filmin daha eksilmesi oldu. film kesinlikle kötü değil ama o puanı hak edecek kadar iyi de değil. leonardo’yu severim. güzel, yakısıklı insan, iyi de oyuncu ama the departed bütün olarak çok da fazla tatmin etmedi.

Kelebekler

senenin merak ettiğim yapımlarındandı. izlemek istiyordum. çok önemli bir ödül alınca merakım daha da artmıştı. tolga karaçelik’in sarmaşık filmini izlemiştim. çok begenmiştim. biraz o filmin bana doğal referans olmasından dolayı bu filmi de seveceğimi düşünmüştüm ama öyle olmadı.anneleri vefat etmiş, babalarından ayrı, birbirinden de ayrı üç kardeşin hikayesi anlatılıyor filmde. baba, en büyük çocuguna kardeşlerini toparlayıp hemen köye gelmesini istiyor. kardeşler de babanın bu isteğine uyarak ne oldugunu bile bilmeden hep beraber arabayla köye doğru yola çıkıyorlar. ucundan kıyısından yol filmi tadı da var.

filmi sevmedim. çünkü bana fazla zorlama geldi. sevmeme sebebim senaryodan kaynaklı. köydeki diyaloglar, cenaze fazlasıyla zorlama ve gerçek dışı. elbette bu bir komedi filmi, olayın ve durumun içinde abartı olacak ama bu abartının gerçekle olan çizgisi önemli olmalı. o çizgiyi geçince gerçeklikten kopuş oluyor.

filmden sonra okudugum yorumlarda epey beğenen oldugunu gördüm. youtube’da filmle ilgili değerlendirme videolarını izledim. filmin aldıgı sundance ödülü ile ilgili bir konu dikkatimi çekti. ödülü daha önce duymuştum ama neden verildiği, ne tür filmlere verildiği, ödülle amaçlanan nedir gibi soruların cevaplarını bilmiyordum. kültür bakanlıgı’ndan destek bulamayan film, yüzlerce film arasından sıyırılıp prestijli bir ödül alıyordu. bu durum bende merak uyandırdı. filmle ilgili ilker canıklıgil’in videosu izledim. beğendiğini söylüyor filmi. neden ödül aldıgını da sundance’in ne oldugunu söylerek açıklamaya çalısıyor. videoda değindiği bir nokta var. bağımsız sinemayı bir nevi desteklemek için bu ödül veriliyor. farklı kültürleri tanıtmak gibi kendi içinde de misyonu var ödülün. bu yüzden filmde farklı bir kültür, güzel bir üslupla anlatıldıgı için ödül aldı muhtemelen. benim için sorun tam olarak burada. abd’de yaşayan bir insan olsam bu film çok hosuma giderdi. çünkü türkiye’deki kırsal hayatla, aile ilişkileriyle, kültürle alakalı çok fazla bilgim olmazdı. her şeyi filmde anlatıldıgı gibi oldugunu düşünürdüm. ama türkiye’de yaşadıgım ve türk oldugum için filmde anlatılan olayların öyle olmadıgını düşünüyorum. örneğin cenaze merasimi fazlasıyla abd tadında. defin edilen kişinin mezarda kalması, hocanın aydınlanma yaşaması, kaçması ve cemaatin hocayı kovalaması, cenaze sahiplerinin ve cenazenin ortada kalması; bunlar mümkün olmayan olaylar. abartı sınırının fazlasıyla geçildiği noktalar.  bununla beraber cenazeden bir gün önce üç kardeşin toplanıp rakı içmesi, köyde evin avlusunda bağıra bağıra şarkı söylemeleri de olacak işler değil. tabii bir insan dilediğini yapar. böyle bir olay yaşanması kişinin kendi özgürlüğü. ama ortada bir kültür anlatımı varsa ki, ödülü alma sebebi olarak gösterilen sebeplerden bir tanesi bu durum, böyle bir kültür türkiye’de yok. bu yüzden bazı sahneler zorlama geldi. bartu küçükçağlayan’ın oynadıgı kenan karaterinin suratında tavuk patlıyor ve adam tüm gün yüzünde kanla geziyor. bir kişi de çıkıp yüzünü yıka demiyor. akşam çıkıyor, gece geliyor yüzünde hala kan… tüm bunlar filmden aldıgım tadı düşürüyor. final sahnesi ayrı bir hikaye… filmin hikayesi ağır dram içeriyor ama aynı zamanda da yoğun komedi var. film yoğun dramdan çıkarılıp daha makul bir şekilde bağlanmaya çalışmış ama o da pek olmamış gibi…

çekimler, görüntüler çok iyi, hikaye de güzel ama senaryo maalesef zayif kalmış. tabii bu kültürü sundance nereden bilsin? çekim harika, kurgu güzel, kültüre hakim olmayan biri için senaryo da güzel, oyunculuklar iyi haliyle ödül almamak için bir sebep yok.

The Lion King

aslan kral. ormanların kralı. film bittikten sonra eksi’de bir şeyler okuyayım dedim, neredeyse herkesin sinemada izlediği ilk film özelliğini taşıyor. haliyle düzgün bir şeyler okuyamadım orada. daha önce filme birçok kez maruz kaldım ama baştan sona oturup izlememiştim. geçenlerde twitter’da 2019 yazında remarke edilmiş haliyle gösterileceğini görünce izlemek istedim. bir de süresi çok kısa. dizi uzunlugu kadar. kısa bir vakit ayırıp izledim.

animasyon pek sevmiyorum. en iyileri bile beni sıkıyor. bu yüzden çok fazla izlemiyorum. kült olan yapımları izlemeye çalısıyorum. the lion king bu işin nirvanası sanırım. çok popüler. popüler olması sebebi animasyonun güzel olması kadar insanların filmle olan hikayesiyle de ilintili. birçok kişinin çocuklugunda izlediği bir animasyon. bu yüzden duygusal bir tarafı var.

teknik, senaryo hakkında yorum yapacak değilim. izlemesi gayet keyifli. kedigillere olan sempatimden ötürü sevdim diyebilirim. remarke halini şimdiden çok merak ediyorum. ancak şu da var; eğer süresi uzun olsaydı muhtemelen sıkılırdım. bana göre süresi harika. fazla uzatmadan bitti. keşke her animasyonun süresi böyle olsa. çok daha rahat izlerdim.

Big Night

1996 abd yapımı film. italya’dan abd’ye göçen primo ve secondo isimli iki kardeşin hikayesi. abd’ye göçen iki kardeş abd’de italyan restoranı açıyorlar. amaçları gerçek italyan mutfagını kaliteli, düzgün bir şekilde amerikalılar ile tanıştırmak. ama işler umdukları gibi gitmiyor. secondo’nun kendi bildiğinden taviz vermemesi, kardeşi primo’nun ticari düşünmeye başlaması iki kardeşin çatışmasına dönüşüyor. ağabey ile kardeşin yaşadıkları çatışma da bu tip ortak işlere girenlerin yaşadıgı türden; farklılıklar zaman zaman içinde çıkılmaz problemlere dönüşebiliyor. sanırım önemli olan bu noktada bir tarafın taviz vermesi. yoksa işle olan ilgili problem daha da büyüyüp dallanıyor.

izlemesi keyifli, iştah açıcı bir film. abd yapımı olsa da karakterlerin italyan olması, dilin zaman zaman italyancaya dönmesi, italyan mutfagı olması filmi bir yerde italyan da yapıyor.