Rocky

sıkça televizyonda denk gelmeme rağmen hiçbir zaman oturup baştan sona izlememiştim. televizyonda da yarım yarım izleyince serinin tüm filmleri birbirine karışıyor. bu yüzden oturup baştan sona seriyi izlemeye karar verdim.

boks sevmem. savunma, tekme, tokat dahil genel olarak dövüş sporları bana hitap etmiyor. ancak buna rağmen rocky’i sevdim. spordan, bokstan öte varoluş mücadelesi, kendini hem hayata hem de kendine ispat etme mücadelesi var. bu mücadele rocky özelinde de değil. herkes arayış içinde adrian, paulie, mickey… herkes hayata tutunma içinde. türklerin kazanmasını almanların kazanmasına ya da kaybetmesine bağlamak gibi biraz. maçın sonunda rocky kazanınca etrafındaki herkes kazandı. ayrıca rocky-apollo maçında sylvester stallone’nin oyunculugu izlediğim en iyi performanslarından bir tanesiydi. muhteşemdi.

film genel olarak iyi olsa da sadece hikayede bir geçiştirme var gibiydi. rocky amatör, kendi çapında bir boksör. mickey, rocky’e dünya çapında yeteneği oldugunu söylüyor. amatör olsa da çok yetenekli. apollo’nun amatör bir boksörle maç yapmak istemesini anlamadım. çok kısa, bir cümleyle sebep belirtildi ve amatör boksör aranmaya baslandı. italyan aygırı lakabını sevdikleri için rocky ile maç yapmaya karar verdiler. bu kısım hızlıca geçiştirilmişti.

serinin tamamını izleyebilir miyim emin değilim zira devam filmlerini bir yerde bırakıyorum. izlemiyorum. ilk filmin muhteşemliği sonraki filmlerde ekseriyetle yakalanamıyor. rocky özelinde durum ne olacak merak ediyorum.

Idiocracy

mike judge’ın yazıp, yönettiği idiocracy, türkçeye ahmaklar olarak çevrilmiş. başrollerde luke wilson, maya rudolph, dax shepard oynuyor.

filmin ilgi çekici konusu var. biri asker, diğeri hayat kadını olan iki kişi, gizli proje için 1 yıl süreyle donduruluyor. amaç, orduda görev yapan kaliteli askerleri gelecekte de muhafaza etmek, onlardan faydalanabilmek. daha sonra tabii görev unutuluyor, bu iki insan 500 yıl sonra bambaşka dünyada tesadüfen uyanıyor. o dünyada yaşamaya baslıyor.

günümüzün popüler konusur endüstri 4.0. fütüristik dünya, robotlar, kaybedilen işler, yeni doğacak iş kolları birçok insanın ilgisini çekiyor. gelecek hakkında makaleler, kitaplar yazılıyor. bu bağlamda idiocracy geleceği biraz farklı ele alıyor. yüksek iq sahibi insanlar çocuk yaparken çok fazla parametreye takılırken, düşük iq sahibi insanlar pervasızca çocuk yapıyor. bu yüzden bir yere kadar gelişen dünyada zamanla ortalama iq giderek düşüyor ve dünya tamamen ahmakların yaşadıgı bir yere dönüşüyor. tabii buradaki dünya tasvirimiz abd. dünya öyle bir dönüşüm yaşıyor ki, 500 yıl öncesinden gelen vasıfsız bir asker olan joe, o dünyada çok çok basit bir testle en yüksek iq’lu insan olmayı basarıyor. daha sonra abd baskanı tarafından çağırılıyor ve ülkenin sorunlarını çözmesi için içişleri bakanı yapılıyor. ülkenin sorunlarından bir tanesi kuraklık. kuraklık tam olarak gerçek sorun değil. çünkü su olmasına rağmen su kullanılmıyor ülkede. su sadece tuvalette kullanılıyor. su yerine insanlar susuzlugu giderdiğini düşündükleri gatorade’i içiyor. tarlaları gatorade ile suluyorlar çünkü tarlaların suzuslugunu gidermek gerekiyor. su içmek isteyen joe garipseniyor. tuvalette kullanılan bir şeyin neden içildiğine anlam veremiyorlar.

film absürt, kara mizah örneği. kontrolsüz üremeye, bilim insanların zaman zaman gereksiz uğraşlarına göndermeler yapılıyor. teknoloji gelişse de toplumun giderek ahmaklaştıgına dem vuruluyor. senaryo olarak epey kötü olsa da vermek istediği mesajı izleyiciye aktarabiliyor. zaten sinema tekniğinden pek anlamayan şahsım için bu tip filmlerin anlatmak istediklerini iyi kötü vermesi yeterli. bu yüzden beğendiğim film oldu.

bir de dipnot olsun, filmi bitti zannedip kapatmamak lazım. credit sonrası ufak bir sahne daha var.

Det sjunde inseglet

avrupa sineması deyince ilk söylenen isimlerden birisi ingmar bergman. birkaç filmini izleme listesine eklemiştim ama bir türlü izlemek için fırsatım olmamıştı. dün film ararken yine filmlerine denk geldim ve the seventh seal’i, türkçesi yedinci mühür’ü izledim. izleme sebebim hem meraktı hem de makul süreli bir film olmasından dolayıydı. zira artık filmler anormal uzun oluyor gibi. 2 saat üzeri filmleri izlemek için vakit ayırmak zaman zaman zor olabiliyor.

bazen bazı filmleri zamanında izlemek gerekiyor sanırım. filmi, vizyona girdiği zamanlarda ya da 60’lı yıllarda izlemeyi isterdim veya kendi dönemimle alakalı olarak bazı şeyleri kafaya takıp sorgulamaya başladıgımda bu filmi izlemek isterdim. kuşkusuz o zaman alacağım haz çok farklı olurdu. zira filmde ölüm, tanrı, hiçlik sorgulanıyor. bunlar kendi çapımda düşünüp içimde hallettiğim mevzular. bunlar hakkında kafa yorarken bu filmle karşılaşmak isterdim. filmde her karakter birbirinden alakasız bir şeyleri sorguluyor. ölümle oynanan satranç muzzamdı. silahtarın hiçlik üzerine konusmaları, kafasında ölüm ve hiçlik kavramlarını halletmesi ve bu halledişin rahatlıgını en güzel onda görebildim. şövalyenin olanlardan dolayı tanrı’yı sorgulaması, inanan insanın inanmaktaki zorlanışını gösteriyor. dünyada onca problem varken, vebadan dolayı binlerce insan hayatını kaybederken tanrının varlıgını sorgulamak, inananmak isteyen insanın inanmak için bir şeyler bulmak istemesi dünyanın her zaman diliminde insana tanrıyı sorgulatıyor. sövalye tanrıyla konusmak bile istiyor. tanrının varlıgını bizzat tanrıyla konusarak öğrenmek istiyor.

alışık oldugumuz tabir olan her canlının mutlak ölümü tadacak olması, tanrının varlıgını ya da hiçliğini aslında önemsiz kılıyor. ölüm var. insan ne kadar sorgulama yaparsa yapsın, ölümle ne kadar oyun oynarsa oynasın, neye inanırsa inansın ölümden kaçamıyor. hiçlik veya tanrıdan bağımsız tek gerçek, ölüm.

Capharnaüm

yönetmenin where do we go now filmini izlemiştim. o filmde de nadia labaki bir şeylere dokunmaya çalısyordu, filmin drama tarafı olsa da komedi yönü daha ağır basıyordu. çok güzel filmdi.

kefernahum baştan sona iyi drama olmus. temasının en iyi filmlernden olabilir. göç, mülteci, sığınmacı temalı filmleri seviyorum. her ne kadar bu kavramlar sık sık karıştırılsa da özünde insanların anladıgı aynı… işler yolundayken bile gitmek meşakkat isterken yokluk hatta hiçlik durumunda kalkıp bir yere gitmek, memleketi, evi barkı terk etmek kolay değil.

filmi izlerken geçen gün yaşadıgım bir olay aklıma geldi. bir grup arkadaş lokanta önünde bekliyorduk. arabayı park eden arkadaş gelecekti ve beraber lokantaya girecektik. o arada bir çocuk ve yanında annesi oldugunu düşündüğüz kadınla beraber semte yabancı olan arkadaşla bir şeyler konusuyorlardı. olaya müdahil oldum. adres sordukları el kol hareketlerinden belli oluyordu. memleketlerini bilmemekle beraber yabancı oldukları kesindi. suriye, afganisyan ya da baska bir yer… ama kuvvetle muhtemel suriyelilerdi. kadın bana bir şey soruyordu anlamıyordum konusmasından. daha sonra çocuk konusmaya basladı annesinden iyi kıt türkçesiyle. muhtemelen 7-8 yaslarında bir çocuk… dil bilmeyen annesinin elinde tutmus bu sefer o bana bir şeyler diyordu. güç bela söylediklerinden bir anlam çıkardım. otobüsleri kalkacakmış. otogara nasıl gideceklerini öğrenmeye çalısıyorlardı. o yaşta bir çocuk annesinin koruyucusu gibiydi. anne çocugun güvenliğini sağlamak için değil de sanki çocuk annenin güvenliğini sağlamak için annesinin elinden tutuyordu. adresi tarif ettim. gittiler. umarım sağ salim gittikleri yere ulaşmışlardır. nereden bakarsak zor hayatlar. o yaştaki çocukların derdi bambaşka olması gerekiyorken, o çocugun hayata tutunma çabası kırık türkçeyle annesine rehberlik etmek.

filmde de benzer bir hikaye var. imkansızlık içinde bir çocuk zain. doğumunda annesini ve babasını sorumlu tutacak, onları suçlayacak kadar hayattan nefret etmiş küçük yaşında. etrafından gördüğüyle kardeşinin basına geleceklere isyan edip onu koruyup kollamaya çalışan bir ağabey.

labaki, lübnan özelinde olsa da birçok konuya dokunmuş. hikaye lübnan’da geçse de konular herkesin konusu. herkes üzerine düşen payı alabiliyor. çocuk yaşta evlilikler, çürük aile yapıları, bozulmuş hukuk yapısı, insan yerine konmayan sömürülen göçmenler, umut olarak görülen gelişmiş ülkelerin zain’in deyimiyle fark olmadan hepsinin aynı bok olması.

filmle ilgili şöyle dipnotlar var. zain aslında suriyeli bir mülteci. suriye aksanıyla, lübnan aksanı arasında farklılar varmış. zain normalde suriye aksanı konusmasına rağmen film boyunca lübnan aksanını kusursuz konusuyor. filmin bir sahnesinde suriyeli olursa daha kolay gidebileciğini söylendiği için ayna karsında suriye aksanı pratiği yapıyor. muhtesem oyunculuk. ve şu anda ailesiyle beraber norveç’te yasıyor…

Djam

müziklerinden dolayı filmden haberim olmuştu. o zaman filmi izleyebileceğim ortam yoktu. sanırım türkiye’de bazı festivallerde gösterilmiş. geçtiğimiz günlerde twitter’da dolanırken biri tavsiye etmiş filmi. zamanında da izleme listesine atmıştım, tweet dikkatimi çekince oturdum izledim.

djam, yunanistan’da bir kasabada yakınlarıyla beraber yasan genç bir kadının hikayesi. aslında bir yol filmi. djam, üvey babası tarafından tekne motoruna ait bir parça alması için türkiye’ye gönderiliyor. yol boyunca djam’in basından geçenleri görüyoruz; türk, yunan kültürünün benzer taraflarına tanıklık ediliyor. djam, yunan olmasına rağmen türkiye’de hiç yabancılık çekmeden yasıyor. bildiği birkaç türkçe kelimeyle derdini anlatıp türkiye’de hayatını idame ettiriyor. müzik, dans, keyif tutkunu bir kadın. göçmenlere yardım için türkiye’ye gelen avril’le tanısıyor. avril üzerinden göçmenlerin trajik hikayesini görüyoruz. can yelekleri, plastik botlar, hurdaya çıkmıs tekneler, giden onlarca cana değinen film, kusuru olsa da beni içine çekebildi. zaten seviyorum bu tip filmleri. bu tip filmlerdeki senaryo ya da hikaye hatalarını çok umursamıyorum. çünkü film bana bir şeyler verebiliyor. filmin anlatmaya çalısıtıgı sey bana geçiyor.

tony gatlif filmi daha önce izlememiştim. adını da bu filmle beraber duydum. sanırım benzer işler yapmaya gayret ediyor. suyun öteki tarafını önemseyen insanlardan. gadjo dilo’yu da izleme listesine atmısım, tony gatlif filmiymiş. en yakın zamanda onu da izlemek istiyorum.

Sofra Sırları

bir ümit ünal filmi, senaryo da kendisine ait. izlediğim ikinci ümit ünal filmi oldu. daha önce anlat istanbul’u izlemiştim. muhteşem bir kadro vardı o filmde. güzel filmdi.

sofra sırları bir ev kadının hikayesi. mutsuz bir evliliğin, kendisini kocasına adamış neslihan’ın hikayesi.

filmi öğrendiğimden beri büyük bir beklentiye girdim. 2018 yılı en iyi film listelerinde sofra sırları’nı sık sık görüyordum. bu yüzden izleme ihtiyacı hissettim. ucuz komedi filmlerinin arasında zaman zaman kaliteli işler çıkabiliyor. belki de beklentimi yükselttiğim için çok beğenemedim filmi. hatta izlerken zaman zaman sıkıldım. filmin komedi tarafı olsa da bu kadar cinayetin sonunda bu kadar basit olmamalıydı final. filmin süresi biraz daha uzun tutulup daha ayrıntılı işlenebilirdi konu. hikaye biraz geçiştirilmiş ya da bilinçli olarak neslihan’ın haletiruhiyesinin önüne geçilmek istenmemiş. çünkü tamamen onun üzerinden, onun dünyasından gidiyor film.

filmle ilgili en güzel şey demat evgar’dı. herhalde ondan başkası bu kadar iyi oynayamazdı. rol onun için yazılmış gibiydi. muhteşem oyunculuk.

Rear Window

1954 yapımı bir alfred hitchcock filmi. ayağı kırılan ünlü dergi fotoğrafçısı üzerinden bir cinayet hikayesi anlatılıyor. film tek mekanda geçiyor. çok fazla hareketlilik olmamasına rağmen içine çekmeyi başarıyor film. cinayeti kimin işlediğini bilsek bile gerilimi hissedebiliyoruz.

film kuşkusuz çok iyi ama gerilim türü filmler pek bana göre değil, ne kadar iyi olursa olsun izlerken bir yerde tıkanıyorum. çok fazla gerilim türünden film izlemeyi tercih etmiyorum. bu yüzden imdb top 250 listesini eritmek için izlediğim filmlerden bir tanesiydi

Gişe Memuru

tolga karaçelik filmi. izlediğim üçüncü filmi. önce sarmaşık ardından kelebekler en sonunda da ilk filmi olan gişe memuru’nu izledim. aralarında sıralama yapacak olsam en sona gişe memuru gelir sanırım. gişe memuru, altın portakal’da en iyi ilk filmi ödülünü, serkan ercan da en iyi erkek oyuncu ödülünü almış.

film, dünyaya düşmesi beklenen meteor haberleriyle başlıyor. bu haber kendisiyle beraber baska dünyalarda da yasayan kimseyi ilgilendirmiyor. sadece kendi dünyasında yasayan kenan’ı ilgilendiriyor. çevresinden kopuk yaşayan kenan’ı meteor’un bu kadar ilgilendirmesi de ayrı ironi…

filmde en dikkat çektiğim yer kenan’ın berber arkadasına babasıyla ilgili serzenişte bulundugu kısımdı. kapı girişindeki lambayı tamir etmesini söyleyen baba, kenan’ın olaya et atmasını beklemeden kendisi tamir ediyor. basit bir lamba değişimi aslında tamir de sayılmaz. ama kenan buna çok tepki gösteriyor. arkadaşına, küçüklüğümde de böyleydi, önce yapmamı söyler sonra yapmamı beklemeden kendi yapardı diyor. kenan’ın kendi içine kapanması, para al para ver şeklinde monoton bir gişe memuru hayatı yaşamasının sebebi de bu. çocuklugundan beri dünyadan koparılmış. bir şeyi yapması beklenirken, yapılması gereken şeyin sürekli başkaları tarafından halledilmesi onu dümdüz bir hayatın içine atmış. kendisi de zamanla bunu fark etmiş olmalı, hem basit bir lamba değişiminden dolayı babasına kızıyor hem de kimseye fark ettirmeden gece karanlıgında babasının arabasını tamir ettirmeye çalısıyor. tamiri kimseye söylememesi de arabayı tamir ettikten sonra tek basıma, kimse yardım etmeden yapabildim motivasyonundan kaynaklı.

türkiye kenan gibi yetiştirilmiş çocukların ülkesi. sürekli çocuktan bir şey yapması beklenir ama çocuga yapma fırsatı vermeden büyükler tarafından o iş yapılır. çocuk düşünce çocuğun kalkmaya çalışması beklenmeden çocugun belinden tutulur iki ayak üstüne tekrar konur. hal böyle olunca çocuk yetişkin olunca yine birilerine ihtiyaç duyuyor. babası kenan’a lambayı değiştirmesini söylüyor ama o kadar alışmış ki arkasının toplanmasına basit bir işe bile koyulmuyor. lambayı tekrar kontrol ettiğinde lambayı çalışır vaziyette görüyor. hala kontrol aşamasında. eğer lamba o gün bozuk olsa kenan yine yapmayacaktı. kenan’ın bir nevi hayatı yaşama şekli böyle… sürekli etrafının toparlanmasıyla geçen bir hayat.

hayaller, rüyalar, gerçekler iç içe geçmiş… görüntüler muazzam. yukarıda ödülleri yazdık ama film en iyi görüntü yönetmeni ödülünü de almış. tolga karaçelik filmleri her ne kadar bana hitap etmese de farklı işler yapmasını seviyorum.

Bread and Roses

  “The worker must have bread, but she must have roses, too.” 

sinemanın tekniğinden anlamam ya da sinema tarihine hakim değilim. bir filmi sevme kriterim filmin anlattı hikayeyi idrak edebilmem, bende bir şey uyandırmasıyla ilgili. bu yüzden kült olmus filmleri zaman zaman sevemiyorum ya da sıradan denilebilecek veya kusuru olan filmleri çok sevebiliyorum.

filmin türkçesi ekmek ve güller. filmi adı james oppenheim’ın bread and roses şiirinden geliyor. şarkılara da konu olan protest bir şiir aslında.

ken loach çok sevdiğim bir yönetmen. değindiği konular, anlattıgı hikayeler beni filmin içine dahil ediyor. göçmen, işçi, tutunamama hikayeleri… zaman zaman filmlerini izlerken mantık hatası ya da kusur bulsam da genel olarak film gözümde değer kaybetmiyor. zevkle izlemeye devam ediyorum.

meksikalı maya’nın abd’ye illegal olarak göç etmesiyle başlıyor film. maya ve abd’de bulunan ablası insan kaçakçılarıyla anlasıp maya’nın sınırı geçmesini sağlıyorlar. maya, abd’de daha iyi bir hayat, daha iyi bir gelecek kurabileceğini düşünüyor. sınırı geçtikten sonra ablasının yanına yerleşiyor ve ablasının çalıştıgı binada temizlikçi olarak çalısmaya baslıyor. tabii bu işe giriş serüvenini daha ayrıntılı olarak sonradan rosa’nın attıgı tirattan öğreniyoruz. sadece üç kuruş parayla karın doyurmak için insanların çektiği sıkıntılar kadar, üç kuruşluk işe girmeye çalışmak ve insanın hayatından, kendisinden verdiği tavizler de yıpratıcı. hatta çok çok daha yıpratıcı. bu yüzde hikaye maya üzerinden yürüse de rosa’nın ailesi için yaptıklarını anlattığı 1-2 dakikalık sahne filmin en çarpıcı sahnesi oluyor. insanları yargılamamak lazım. insanların ne düşündüğünü, nelere katlandıgını bilmeden kendi küçük idealist hayatımız üzerinden baska insanların sadece karın doyurmak için yaptıkları tercihleri yargılamamak gerekiyor.

ken loach filmlerini izlesem de özellikle kariyerinin ilk filmlerini izleme fırsatım olmamamıştı. yavaş yavaş o filmleri de izleyip anlattıgı meselelere dahil olmak ya da meseleleri hissedebilmeyi seviyorum.

Elena

filmin yönetmeni andrey zvyagintsev. daha önce leviafan, the return, nelyubov filmlerini izlemiştim. hepsi harika filmler. sıralama yapacak olsam ilk sıraya sanırım nelyubov’u koyardım ama tam anlamıyla bir sıralama da olmaz. zvyagintsev’in her filmi en az diğeri filmleri kadar güzel.

vladimir varlıklı bir adam. ancak yardıma da muhtaç, bakıma ihtiyacı var. elena ile hastanede tanısıyor. hemşire olan elena ile evleniyor, beraber yaşamaya baslıyorlar. tabii bu beraberlik ilginç. arada cinsellik olsa da ayrı yataklarda uyuyorlar. vladimir’in sorumsuz bir kızı, elena’nın da sorumsuz bir oğlu ve ailesi var. her iki çocuğun sosyal durumları farklı olsa da sorumsuzlar. herhangi bir şey için çaba göstermiyorlar. rusya’nın farklı iki tarafında yaşalar da aslında aynı insanlar.

zvyagintsev filmlerini seviyorum çünkü farklı bir kültürde türkiye’yi izliyorum gibi hissediyorum. mutsuz insanlar, gelecek kaygısı, sorunlu sistem, sorunlu aile yapıları… türkiye’de sorun ne varsa zvyagintsev filmlerinde anlatılan rusya’da görüyorum. bu da filmlerin içine girmemi koylaştırıyor. dünyanın farklı coğrafsında, farklı kültüründe benzer sorunları yaşıyoruz. hayatı idare ederek yaşama gayreti içinde olan insanları milliyetleri farklı olsa da dertleri ortak