Cast Away

başrolde tom hanks oynuyor. film, 2000 yapımı hayatta kalma temalı… seviyorum bu tip konuları. uyku öncesi güzel gidiyor. uyku bastırsa bile filmden dolayı dağılabiliyor uyku. 
filmin ilk 15-20 dakikası epey sıktı beni. konusunu bildiğimden dolayı sabrettim biraz daha sonra malum olayı yaşandı zaten. yalnız ilk 15-20 dakikasında gürültü patırtı, yüksek tondan konusmalar epey kulak tırmaladı. bu tür sahneler beni bayagı rahatsız ediyor. neyse ki çabuk bitti. 
tabii böyle hayatta kalma mücadeleleri bana bayagı ütopik gelir. hemen kendimi filmdeki karakteri yerine koyarım. bir yerim yaralansa kesin mikrop kapar, iltihap olur, yiyecek bulamam, el becerisinden sınıfta kalırım vs gibi düşünceler kafamda dolanır durur. ama diğer taraftan düşününce yapacak bir şey yok, hayatta kalmak zorundasın ve bu yüzden daha önce günlük hayatında beceremediklerini yapmak zorundasın. 
filmdeki ürün yerleştirmeler bayagı kör göze parmak seklinde. markalara ve abd filmlerinden alıskın oldugumuz için çok fazla göz kanatmıyor ama benzer işler türk yapımlarında oldugunda rahatsız edici olabiliyor. tabii su ana kadar cast away’de oldugu gibi reklam hiçbir türk filminde görmedim. cem yılmaz benzer işlere giriştiğinde bile küçük de olsa eleştiri almıstı. okudugum bazı yorumlarda da; türk izleyiciler tarafından yapılan yorumlarda bu reklamların begenilmediğini gördüm. açıkçası çok takıldıgım mevzu değil.
yer yer sıkıcı buldugum kısımlar olsa da seviğim film oldu. tom hanks’in oyunculugu muazzamdı. spoiler olabilir, ateş yaktıgı sahnede kendi kendine bağırışı, sevinci filmin en etkliyeci sahneseydi. 

7. Koğuştaki Mucize

bu aralar netflix’teki popüler içerikleri tüketmeye devam ediyorum. sinema salonlarında uzun süre afişlerini görmüştüm ama artık sinema kültürüm olmadıgı için malum ortamlara düşmesini bekliyorum filmin. netflix, mubi, torrent, hdfilmcennneti ya da cehennemi fark etmiyor; buralardan film izlemek artık daha cazip geliyor. 
filme tekrar dönecek olursak. karantina günlerinde filmi fransızlar tekrar gündeme getirdi. onların salya sümük vaziyetleri beni de harekete geçirdi daha da merak ettim filmi. filmden beklediğimi çok da bulamadım.
aras bulut iynemli mükemmel performans göstermiş. filmin her sahnesine aynı tempoda o role girebilmek ciddi meziyet istiyordur. burada çok fazla oyunculuk, kamera, yönetmen vs hakkında bir şey yazmıyorum çünkü çok çok çok kötü olmadıkça bu işlerin kalitesini değerlendirebilecek kapasitede değilim. aras bulut iynemli özelinde konusacak olursam ortada mükemmel bir oyunculuk var. 
kore filminden uyarlama bir filmmi. burayı pas geçiyorum. o filmi izlemedim. 
genel olarak suyu çıkarılmıs filmin. şunu da katalım bu da olsun diyerek izleyici duygusallıga asırı itilmis. en normal, makul sahnelerde bile zorlama duygusallık var. bu da en azından bende ters etki yaptı. bazı sahneler hariç dümdüz duygdurumla izledim filmi.
politik eleştiriler de yapılıyor. özellikle askerin kötü gösterildiğine dair. “adam yarbay, allah yani” nidası filmde geçen en mantıklı cümle olabilir. zamanının jandarma uzman çavuşu olan dedem bile bulundugu bölgelerde borusunu en yüksek sesle öttürmüş. haliyle jandarma yarbay’ın öttürebileceği boruyu düşünemiyorum. burası spoiler olacak, değil akli dengesi yerinde olmayan bir adamı idam ettirmek, akli dengesi yerinde olmayan koyunu, kuzuyu bile ipe astırır. bu konuda yapılan eleştirileri yersiz buluyorum.
toparlayacak olursam filmin süresi gereğinden fazla uzun, gereğinden fazla duygu sömürüsü var. filmde birçok şey gereğinden fazla bulunuyor. 

The Platform

film birçok mecrada karşıma çıkıyordu. twitter’da yapılan esprileri açıklamak için yazılanlardan bile espriyi anlayamıyordum. son olarak the platforum’u izleme gereksiz diyen bir arkadasıma kayıtsız kalamadım ve bu sabah filmi izledim. 
özellikle dört beş aydır sabah erken kalkıp film izlemek alışkanlık oldu. hafta sonu bile sabah erken kalkıyorum. işten sirayet eden güzel alışkanlık oldu. zamanı daha iyi yönetebiliyorum, yapacak daha çok şey buluyorum. 
2019 ispanya, netflix yapımı film, hakkında çok fazla bir şey yazmak istemiyorum çünkü izlerken epey sıkıldım. okudugum yorumlarda don kişot, isa alt metinli eleştiriler vardı. don kişot göndermeleri kısmen yerinde ve mantıklı olsa da filmde bu kadar abatılı alt metinler oldugunu düşünmüyorum. film vermek istediği mesajı kör göze parmak veriyor. zaten sorun da burada. 
bu tip mesajlar yerine gidiyor mu emin değilim. netflix gibi bir platformda, tüketim için var olan bir yerde insanların doyumsuzlugunu anlatmak bir kulaktan giriyor diğerinden çıkıyor. filmin verdiği mesajın bir etkisi yok. 
filmin süresi 90 dakika olsa da uzun. yer yer gereksiz tekrarlar epey bunalttı beni. bir buçuk saatlik filmi izlerken zorlandım. film, kısa film olsa yeriymiş.

Keteke

hakkında bir şey bilmeden seyrettiğim film oldu. ilgimi çekmesinin en büyük sebebi gana yapımı olmasaydı. filmin bir buçuk saatlik süresi de makul olunca oturdum izledim. tabii ilk oturuşta izleyemedim zira bayagı sıkıldım. filmi ikinci izleyişte bitirebildim.
hatalı bir tercih oldu bu filmi izlemek. gana’da 80’li yıllarda bir çift bebeklerinin doğumu için trenle hastaneye gitmek isterler ama bir türlü treni yakalayamazlar. kaçırırlar. trene binebilmek için istasyon istasyon gezerler. neden bunu yaptılar hiçbir fikrim yok. sanırım tren her istasyonda durmuyor ve bu yüzden şanslarını baska istasyolara giderek deniyorlar. neticede o tren bir türlü gelmiyor ve çiftin basına başlarına manasız, anlamadıgım saçmalıklar geliyor.
sevmediğim bir film oldugu için çok fazl uzatmak istemiyorum ama boi’un deri ceketine ve gömleğine bir laf etmek istiyorum. daha dogrusu onu öyle giydiren her kimse ona etmek istiyorum. afrika’da sıcakta o ceketi ve gömleği giymenin manası neydi gerçekten? filmde her karakter tişört, şort, atlet takılıyorken, boi deri ceketle, uzun kollu gömlekle tüm film boyunca koştu, yürüdü, yeri geldi karısını kucağında taşıdı. izlerken beni ter bastı… 
film kötüydü. izlemesem de olurmus. 

Buoyancy

film türkçeye batmadan olarak çevirilmiş. yönetmeni rodd rathjen. 2019 avustralya yapımı… oyuncuları zannediyorum tamamen amatör. türkiyede bazı festivallerde gösterilmiş ama bana mubi’de izlemek nasip oldu. onda da 2 günle kurtardım. daha sonra oradan da kalkıyor.
bu tip hikayeleri seviyorum. hayatında köşesinden bir derdi anlatıyor. kambaçya’da ailesiyle birlikte yaşayan chakra yaşadıgı hayatın yetersizliğine dayanamaz ve bangkok’ta iş bulmak amacıyla evini terk eder. kaçakçılarla anlasır, illegal yollardan geçiş yapmaya çalısır. tayland açıklarında köpek maması için denizde avcılık yapan bir kaptana satılır. hiç beklemediği bir hayatın içinde kendisini bulur. olayı ilk başta idrak edemese de daha sonra nasıl bir durumun içinde düştüğünün farkına varır. köle olarak gemide çalışmaya başlar chakra. hiçbir şekilde karayla irtibatı yoktur. tüm hayatı gemide çalışarak ve bir kap pirinç yemekle geçer. tabii spoiler olacak ama daha sonra orada da canına tak eder; kendince yaptıgı planla geminin kontrolünü alır ve özgürlüğüne kavusur. 
hayat bazı noktalarda zor. böyle bir kölelik durumunun oldugunu bilmiyordum. filmle birlikte öğrenmis oldum. yine köpek maması üretiminin arkaplanında bu kadar acımasız, sert hayatların olabileceğini tahmin etmezdim. insana hayatı sorgulatan bir baska film daha. dünyanın birçok yerinde birçok farklı dert var. özellikle modern dünyada hala birçok probleme çözüm bulunabilmiş değil. sanırım bu filmde anlatılan denizcilik köleleği küçük bir kısımdan ibaret. daha bunun gibi ne problemler, ne insanlık dısı hikayeler, olaylar var bilemiyorum. ancak iyi ki bunları dert eden sanatçılar var. işleri haber vermek olmasa da sayelerinde öğreniyoruz. tabii öğrenip ne yapıyoruz, hiçbir şey. ne yapabilirim? hiçbir şey. kuru bilinçten baska bir sey değil yaşadıgım. umarım bu tip işlerin dünyada yarattıgı bir sarsıntı oluyordur. uluslararası kuruluşular, dernekler, örgütler filmde yaşanılan olayların üzerine gidiliyordur. 
oyucular amatöre olsa da işlerini güzel yapmıslar. gayet güzel, sessiz sakin derdini anlatan film. 

Ultras

filmi dün tesadüfen twitter’da fark ettim. netflix’e düşeli sanırım birkaç gün oldu ya da olmadı. üniversite zamanları ilgimi çeken konulardı futbol ve tribün kültürü. biraz o zamanın heyecanlıyla bu sabah izledim filmi. 
film bir tür belgesel film ya da belgesel değil. filmde ultras kültürü napoli taraftarı üzerinden anlatıyor. tam olarak futbol ya da tribün filmi olarak düşünmemek gerekiyor. bayagı hayatın içinden bir film. ekşi’ye birkaç cümleyle belirttiğimi buraya da aktarayım. hayatın içinden film çünkü tribün yapan insanların hikayelerinie dokunuyor. bir yanda annesine kızan, abisinin intikamını almak isteyen heyecanlı yirmili yaşlarının başında bir taraftar. diğer tarafta da artık ununu eleğini asmaya başlayan, elli yaşına gelmiş annesinin dizinin dibinde eline pansuman yaptıran bir ultras. bir zamanlar ellili yaşlarda olan insan da tribün için belki ailesini, annesini, sevdiklerini karşısına aldı. çünkü tribün böyle bir şey. özellikle yirmili yaşların basındaysanız size mantıkla hareket etme imkanı vermiyor ve bunun aldıgınız eğitimle hiçbir ilgisi bulunmuyor. tamamen taraf olmanın içgüdüsüyle hareket ediliyor. 
tribünde yaşanan eski kuşakla yeni kuşağın çatışması; grup içinde gruplaşmalar, kavgalar… bunlar yakından tanık oldugumuz konular ve filmde de sadece rakip takıma duyulan nefret üzerinden gidilmemiş. buralara da ağırlıklı dem vurulmus. 
zaman zaman tribün olayları oldugunda insanlar bu olayların eğitimsiz kişiler tarafından yapıldıgını düşünür. türkiyeye karşı anlamsız önyargıları olan insanlar da bunun türk insanı olmasına bağlar. oysa tribünde biraz vakit geçirmiş insan yaşanan olayların ve durumun hiçbir şekilde eğitimle, kültür seviyesiyle ya da türk olmakla alakalı olmadıgını bilir. tribüne çıkınca başkalaşım geçiren iyi eğitimli, kültürlü insanlar oluyor. bu tür aşırılıklar neyle açıklanır onu da bilmiyorum ancak kesinlikle eğitimle, kültürle, herhangi bir millete ait olmakla açıklanamayacağını düşünüyorum. 
tekrar filme dönecek olursa. mükemmel değil, kötü değil. vasatın biraz üstünde bir film oldugunu düşünüyorum. yer yer kopuk senaryo ve kurgular biraz filmin akıcılıgını bozmus. italyan insanının rahatlıgını, keyif insanlıgına özenmemek elde değil. tabii son yaşanan virüs olayından sonra bu kadar da rahat olunmaz ama demeden de insan duramıyor. 

İşe Yarar Bir Şey

vizyona girdiği dönem filmi izlemek istemiştim ama o zaman fırsatım olmamıstı. daha sonra internete düşmesini bekledim ve bir türlü izleyemedim. dün izlemek için bir şeyler ararken yine karşıma çıktı. oturup izledim. filmin yönetmeni pelin esmer. senaryoda barış bıçakçı ve pelin esmer bulunuyor ve haliyle ortaya böylesine şiir gibi film çıkıyor.
şiir pek bana hitap eden bir edebiyat türü değil. birkaç şiir dışında genel olarak şiir ilgimi çekmiyor. kendimi şiir sevmek için zorladım; okudum, sevmeye çalıştım ama olmuyor. ancak bu şiir gibi filmi çok sevdim. leyla’nın hayatı çözmüş ruh hali, tren nostaljisi, pencereden dısarı bakınca kapılan düşünceler insana kendisini filme çok yakın hissettiriyor. leyla, pencereden dısarıya bakınca gördüğü insanların hakkındaki düşüncesi neyse ben de o an orada olsam onu hissederdim ve düşünürdüm. o düşünce, his adı konulamayan şey izleyeyice o kadar iyi yansıyor ki; sanki o trenin bir vagonunda seyahat ediyormus hissi uyandırıyor. 
aradan geçen yıllar sonra arkadaslarla bulusup yenilen yemekler… kendimi bu kadar uzak hissettiğim ortam olamaz. genellikle giderim ama bir o kadar da sıkılırım. gitmesem kendimi o kadar yasanmıslıga ayıp etmiş hissederim ama gidince aradan geçen yılların insanların nereye götürdüğünü görünce sıkılır, ortamda kendi halimde olurum. ortamda hadi leyla’dan bir şiir dinleyelim densizliğine benzer çıkış yapan bir yersiz arkadas mutlaka olur. kaçınılmaz. filmde, o masada leyla’nın hislerini çok iyi anladım.
şiir sevmeyen bünyeme şiir gibi film iyi geldi. çok sevdim. sakin, dingin filmleri seviyorum. bir de yol filmi olunca ayrı sevdim. 

Warm Bodies

filmi izeyeli herhalde iki üç ay olmuştur ama buraya herhangi bir şey yazmamışım. vakit bulamamak, tembellik, plansızlık olunca insanın kendisine bir nevi görev tanımladıgı işleri yapamıyor. buraya izlediğim, okudugum şeyler hakkında ufak tefek not düşmek için açmıştım. geç olsa da aklımda kalan kadar bir şeyler yazmak istiyorum. 
filmi izleme listesine almışım ama neden almış hiçbir fikrim yok. herhalde birisinin tweetinden ya da bir listede görüp ilgimi çekmiş olmalı. fantastik konular çok ilgimi çekmese de izledim. daha hayatında içinden, gerçek hikayeleri izlemeyi seviyorum. zombi ve insan aşkını izlemek biraz sıktı diyebilirim. filmde bir akıcılık var aslında ama bütüne bakınca film basit kalmış. konu da ilgimi çekmeyince, film zaman geçirmekten öteye gidemedi. fantastik işler sevenler kuşkusuz seveceklerdir çünkü filmin temposu düşmeden ilerliyor. her ne kadar basit film olsa da akıcılık var. ama benim göre bu işlere merakı olmayanlar sıkılma ihtimali yüksek.

Bizim İçin Şampiyon

film vizyona girdiğinde sinemada izlemeyi çok izlemiştim. izleme isteğim tamamen fragmandan ötürüydü; nedense filmin fragmanı beni çok etkilemişti. filmi beraber sinemada izlemek istediğim arkadasımın filmi baskasıyla sinemada izlemesiyle ekilmiş oldum. daha sonra vakitsizlik, fırsatsızlık derken film vizyondan kalktı izlemek nasip olmadı. 

geçtiğimiz aylarda artık su filmi izeyeyim diyerek oturdum bilgisayar basına. aslında filmi izleyeli bayagı oldu ama bloga bir şeyler yazmak için yeni fırsat buluyorum. işin gücün ve futbolun arasında dogru düzgün ne bir şey izleyebiliyorum ne de bir şey okuyabiliyorum. izlemeye ve okumaya çok vakit ayıramıyorum. yeni yıl hedeflerimden birisi izlemeye ve okumaya daha çok vakit ayırmaktı. şimdilik o hedefin yanına bile yaklasmıs değilim. 
efsane at bold pilot’ın hikayesi. atcılıga, atlara vs ilgimin sıfır olmasından dolayı bold pilot hakkında pek bilgim yoktu. bold pilot ve jokey halis karatas hakkında tek bilgim atcılıkta efsane olduklarıydı. neden efsane oldukları, şampiyonlukları, rekorları hakkında hiçbir bilgim yoktu. tüm bunlara rağmen film beni içine çekebildi, filmi izlerken büyük keyif aldım. atcılıga, yarıslara ilgi duyan insanların yarattıkları boldpilot efsanesinin, boldpilot’ın insanların üzerindeki etkisini hissedebildim.
halis karataş ve esinin hikayesinin drama dozajı biraz daha az olsaydı daha iyi olurdu. daha bold pilot ve halis karatas üzerinden hikayenin ilerlemesini isterdim. bu açıdan hikayeyi biraz eksik buldum filmde ama genel olarak iyi filmdi. film, bir atın insanlara hissettirdiklerini izleyiciye geçirebiliyor. daha spor kategorisine yönelik film olsaydı, filmi daha çok sevebilirdim ama bu haliyle de gayet iyi filmdi.

Away We Go

herhalde filmi tek kelimeyle anlatmak istesem sakinlik olurdu. sıcak film. ne yapacağını, geleceğini nasıl şekillendireceğini bilemeyen otuzlu yaslarının ortasında bir çiftin ne yapmak istediklerinin hikayesi. bir de bebek bekliyorlar. onunla ilgili hayalleri, düşünceleri olan belirsizlik içinde bir çift.
ne yapmak istediklerini, nerede yşamak istediklerini bulabilmek için şehir şehir geziyorlar. yanlarında, etraflarında birileri olsun istiyorlar. her gittikleri şehirde karsılastıktaları arkadasları, akrabaları onlar için hayal kırıklıgından öteye gidemiyor. şehir şehir gezdikten sonra yanlarında kendilerini bulmaları, birbirlerine sıgınmaları, yaşamak istedikleri evin ortamı filmin sakinliğine çok yakıstı. 
açıkçası biraz zor bitirdim filmi. filmin basrolundeki çiftle alakalı problem yoktu ama yanlarına gittikeri arkadaslarına tahammül edemedim. o sahneleri izlemek beni inanılmaz sıktı. bu yüzden filmi izlerken de biraz sıkıldım. 
genel olarak sevdiğim film oldu. izlemesi beni zorlayıp sevdiğim film nadir oluyor. bu da onlardan bir tanesi oldu.