Jeff, Who Lives at Home

otuz yaşına gelmesine rağmen bizim deyimimizle hala bir baltaya sap olamamış bir insanın ve onun çevresindekilerin hikayesini anlatıyor. hayatta işaretlerin olduğunu ve bu işaretlerin bizi bir şekilde doğru noktaya ulaştıracağı temalı 2011 yapımı bir film. jason segel herhalde hayatı boyunca bu tarz filmlerde oynayacak, ne zaman denk gelsem benzer yapımlarda bulunuyor. eğer bazı detayları görmezden gelirsek feel good movie tadında hoş bir film ama eğer detaylara takılan bireysek filme vasat diyebiliriz.
2017 benim için gerçekten çok çok kötü bir yıl oluyor. yılda 12 ay var ve şu ana kadar 9. ayı tamamlamak üzereyiz, bu aylardan hangisinden tutarsam tutayım elimde kalacak bir yılı yaşıyorum. yaşım ve içinde bulunduğum durum itibariyle jeff karakterinde bir nebze de olsa kendimi gördüm. imkanım olsa evden hiç çıkmamak ve kimseyle görüşmemek istiyorum ama maalesef çıkmak durumundayım. bir ara bunu ergenlik depresyonu gibi bir şey zannetsem de aslında herhangi bir nesneye sap olamamamın getirdiği iç sıkıntısından başka bir şey değil. acaba jeff’in olduğu gibi benim de karşılaştığım işaretler var mı? bu filmi izleyene kadar hiç düşünmemiştim ama hayatta bazı şeyler sadece filmlerde oluyor galiba.

Das Boot

ne zaman izlemek için film seçmeye başlasam karşılaşıyordum ama bir türlü süresinden dolayı izlemiyordum. iki buçuk saatin üzerine çıkan filmlerde konsantrasyon problemi yaşıyorum. film ne kadar güzel olursa olsun bir yerde filmden kopuyorum. hele hele film vasat bir şeyse sıkılıyorum ve filmin sonunu bir türlü getiremiyorum. ama bu filmi ertelemekle büyük hayata yapmışım.
das boot, alman sinemasının başyapıtı desek yalan olmaz. döneminin en yüksek bütçeli filmi olmuş. bir ara holywood işin içine girecekmiş ama hikayeden taviz vermemek için vazgeçilmiş. iyi de yapılmış; filmde gereksiz kahramanlık ve hamaset yok. böylece dibine kadar savaş hissediliyor; karakterlerin korkularını, sinirlerini, heyecanlarını, mutluluklarını bütün saflıklarıyla hissedebildim.
savaş kötüdür. savaş içerisinde büyük kahramanlıklar olsa da kötüdür. das boot, bunu anlatan en iyi filmlerden bir tanesi olabilir. belki de en iyisi.

The Silence of the Lambs

epey film izlemeye çalışıyorum ama yine de buna benzer izlemediğim kült film sayısı bir hayli fazla. bir ara kendimi imdb top 250 tamamlama hedefi koydum ama sürekli araya başka filmler kaynayınca tamamlayamadım.
the silence of the lambs, kuzuların sessizliği benim için çocukluğum demek. televizyonda geç saatte oluyordu ve bir türlü izleyemiyordum. aklıma nereden kazındıysa korku filmi olduğunu düşünüyordum. bu da beni filmden karçırıyordu. belki de bugüne kadar izlemeyeşimin sebebi de budur. korku filmlerini hala sevmiyorum. ama korku filmi değilmiş tabii… bunun yanında inanılmaz geren ve rahatsız eden bir film. beş ödül birden almış. kuşkusuz en önemlisi bana göre en iyi aktör ödülü; anthony hopkins filmde 16 dakika gözükmesine rağmen bu ödülü almış.
filmi izlerken dikkatimi çeken bir şey de ajan clarice’in o dönemin içinde erkek egemen bir ortamda öne çıkarılmasıydı. cesurca bir iş. şurada detaylı incelemesi var. bu anlamda film için feminist bir film de denilebilirmiş. yazıyı okuduktan sonra filmi tekrar akla getirince çok haklı bir tespit oduğu belli oluyor.

24 Wochen

astrid lorenz, sevgilisiyle yaşayan, bir kızı olan televizyonda program yapan bir komedyen. mutlu bir şekilde hayatını sürdürürken ikinci çocuguna hamile kaldığını öğreniyor. ancak ikinci çocuğu onu çok zor bir tercihle başbaşa bırakıyor. film ikinci yarısında astrid, yanına gelen görevliye sen olsan ne yaparsın diyince, görevli, insanın başına gelmeden tercihi nasıl olur bilemem diyor. bazen, bazı konularda insan çok rahat ahkam kesebiliyor. sebebi, süreci, sonucu bizi etkilemeyen konularda fikrimizi çok rahat beyan edebiliyoruz. oysa o kararlar, problemin içinde olan insan için çok zor olabiliyor. hatta eğer kişiler yeterli olgunluğa sahip olsa bile; astird ve sevgilisinden bunu görüyoruz, aile içinde şiddetli tartışmalara yol açabiliyor. 
filmin bana göre en güzel sahnesi hatta uzun zamandır hiçbir filmde izlemediğim kadar güzel olan sahnesi, astrid’in hastanede masanın üzerinde boş vazoda duran çiçeğe su vermeseydi. hayatta niyahetinde bazen bir karar veriliyor. astrid, radyo programına verdiği röportajda, kararın doğru olup olmadığını söylüyor. her karar doğru ya da iyi olmak zorunda değil aslında. bazen bir kararı vermek zorunda kalırsın ve verirsin. o karar konusunda ahlaki ve etik değerleri tartışmak yersiz olur.
çok etkileyici bir alman filmi. alman filmlerini seviyorum. her ne kadar dillerini konuşma konusunda yeterli becereyi gösteremesem de filmlerini keyifle izliyorum. almanların hakkı genelde birçok konuda verilir ama sinema konusunda haklarının yendiğini düşünüyorum.

The Man from Earth

film gayet güzel ilerliyordu, tam anlamıyla içine girdim, yapılan sorgulamalar, inançların ve mitlerin nasıl kulaktan kulağa efsaneleştiği görmek iyiydi. yalnız john’un daha somut bir şekilde kendisini inandırabilmesi gerekiyordu. film bu noktada biraz eksikti. sonrası biraz spoiler olacak. john oldman, geçmişteki fotoğraflarını koliye koyduğu için gösteremeyeceğini söyledi, o sırada odada olan kişilerden birisi fotoğrafı görmek için ısrarcı olmalıydı. altı üstü iki koli indireceksin, bu kadar zor olmamalı john demeliydi. çünkü ortaya attığı iddia çok anormal, deli saçması bir şey ve daha inandırıcı ifade edilmesi gerekiyor. fotoğraf sahnesi hiç olmasaydı daha güzel olurdu. olduysa da o fotoğraf gösterilmeliydi. böyle küçük detaylar filmin akışkanlığını bozduğu için, filme bütün olarak bakınca da eksik bir şey oluyor.
ekşi sözlük’te bir üye isa, musa hakkında söylenenler acaba muhammed için söylense neler olurdu gibi bir eleştiri yapmış. film boyunca islam hakkında da bir şeyler bekledim ama yoktu. en ufak bir şey geçmedi. sadece biyologun karısının kuranla yetiştiğini öğrendik. milyonlarca insanın inandığı bir dinden bahsetmemek sanırım müslümanların tepkisini çekmemek içindi. herhalde isa için söylenenlerin benzeri muhammed için söylense kıyamet kopardı. tepki çekmemek için islam’a bulaşmamışlar.

Baby Driver

çok fazla beğenmedim, biraz vasat film olmuş. kevin spacey ismini ve imdb puanını görünce iyi bir film zannettim ama yanılmışım. çok hızlı, aksiyonlu bir film. sci-fi olunca aksiyonda problem yok ama gerçek hayat içerisine bu kadar aksiyon girince o filmden pek hoşlanmıyorum. film, zaman zaman müzikal havasına giriyor, bu da filmi kötüden vasatlığa taşıyor. iyi kötü müzikler kurtarmış filmi.

Yer Yarılsa

yetişkin bir insan hayatı boyunca kaç kez yer yarılsa da içine girsem diyor acaba. her yerin altına girme isteğinde yaşanılan olayın hissettirdiği duygu ilk kezmiş gibi geliyor. halbuki ne ilk ne de son, daha birçok kez yerin altına girme ihtiyacı hissedeceğim. benzer hissi daha birçok kez yaşayacak olmama rağmen anın etkisinden kurtulamıyorum. utançta olduğu gibi keşke mutlu anları da bu kadar yoğun duyguyla yaşayabilsem.
mutluluk, duyguyu hissedilen anda yaşansa bile kısa süreli oluyor. çok güldük başımıza bir iş gelecek bundan kaynaklı sanırım. iki, üç yıl önce rush diye bir film izlemiştim, orada bir replik aklımdan hala gitmedi; mutluluk korkunç bir şey, insanı zayıflatıyor bir anda kaybedecek bir şeyin oluyor diyordu karakterlerden birisi. mutluluğun bitecek olma ihtimali bizi tedbire sevk ediyor. bu yüzden çok güldük ağlayacağız diyoruz herhalde. utanç öyle değil, en azında benim için öyle değil, hemen çıkamıyorum etkisinden. bir süre düşündürüyor.

Idi i Smotri

savaş filmleri izlerken şöyle bir problem var; herkes savaşın kötü olduğunu biliyor, filmi çekenler de, yazanlar da bunun bilincinde ama bunun bilincinde olmalarına rağmen  filmlerde savaş propagandası yapmaktan geri kalmıyorlar. işin içine hollywood girince bu iyice artıyor. vatansverlik, en iyi ulus biziz, devletimiz, milletimiz… klasik milliyetçi söylemler.
come and see bu tip filmlerin dışında bir örnek. savaş kötüdür hatta savaş nefret edilesi bir şeydir duygusunu insana veriyor. insan iliklerine kadar hissediyor. film 85, sovyet yapımı olmasına rağmen hiçbir şekilde sovyet kutsaması yapılmıyor.
verdiği tek mesaj var; savaşmayalım. savaşırsanız bu duruma düşersiniz.
konuyla alakalı mı alakasız mı bilmiyorum. geçenlerde twitter’da bir dünya haritası üzerinde ulusal marşların hangi temada olduğuyla ilgili bir görsel vardı. neredeyse bütün ülkelerin marşları bayrak, halk, vatan temalı. tek istisna var o da slovenya milli marşı. arkadaşlık temalı bir marşları varmış. şöyle dursun o da;
God’s blessing on all nations,
Who long and work for that bright day,
When o’er earth’s habitation
No war, no strife shall hold its sway;
Who long to see
That all man free
No more shall foes, but neighbours be.