The Big Sick

romantik komedi severim ama yüksek puanına rağmen bu filmi pek sevemedim. hikaye gerçek, benim için oradan yırttı. başrol oynayan pakistanlı oyuncunu hikayesi. kendi hikayesini kendi oynuyor. galiba popüler de bir oyuncu, meşhur bir dizide oynuyormuş ama bana oyunculuğu çok kötü geldi. 
film, kültür çatışmasını anlatıyor. pakistanlı bir genç, abd’li bir kızı sever ve olaylar gelişir; kültür farkından dolayı yaşanılan problemler var. bazı kültürler gerçekten çok zor. eğer o kültür içinde daha bireyci ve özgür yaşam istiyorsanız, o kültürün oluşturduğu kabukları kırmak bir hali güç olabiliyor. birkaç sahne, bayram namazına diye gidip dolanıp geri gelen yurdum ateist gençlerini hatırlattı. genel olarak aldığı puanın altını hak eden vasat bir filmdi.

Stuart: A Life Backwards

benedict cumberbatch‘in ve tom hardy‘nin başrollerini oynadığı 2007, birleşik krallık yapımı bir televizyon filmi. alexander masters‘ın romanından uyarlama. sokakta yaşayan bir adamın hikayesini kitaplaştıran bir yazarın hikayesi. böylece iki hikaye birden görmüş oluyoruz. film için hem yazarın hem de sokakta yaşayan adamın hikayesi desek doğru olur. stuart’ın başına gelenler üzücü olsa da bunların gerçekten yaşanmaş olması daha da üzücü. hoş, hikaye gerçek olmasa da birilerinin başına bunlar geliyor. hayatın gerçeği. 
evsiz bir insan görünce, insan merak ediyor. bir ailesi olmalı, bir geçmişi… kim bilir neler yaşadı? genelde de tatsız hikayeler oluyor. ama insanın hayatına dısarından gelen çomakların dısında aileden de çomak gelince asıl çekilmez olan bu oluyor galiba. hayatın sağa sola kaymaya basladıgı durumlarda, hele bu durum çocuk yaşta oluyorsa, ailenin tepkisi, davranışları çok önemli oluyor sanırım. fren mekanizması, dengeleyici unsur görevi görebiliyor aile. 

It’s a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.

It's a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.

Frances Ha

daha önce izlemeye başlayıp bırakmıştım. bırakma sebebim de siyah beyaz olmasıydı. eski filmleri değil de yeni çekilen siyah beyaz filmleri pek sevmiyorum. bu yüzden başlar başlamaz kapatmıştım filmi. bu gece ne izlesem diye düşünürken aklıma düştü izleyeyim dedim. film, beraber üniversite okuyan iki arkadaşın, üniversite sonrası hikayesini anlatıyor. 
üniversite sonra düşülen boşluk zor. üniversite boyunca hala ergen bir ruh hali oluyor. anca üniversite sonrası yetişkenler dünyasında adım atıyorsunuz. para kazanmaya, düzen kurmaya, aile yapınıza göre onlardan gelecek olan istekler cevaplanmaya mecbur kalınıyor. bunları yapamazsanız ağır bir sorumluluğu yerine getiremediğiniz için bir sıkıntı haline girebiliyorsunuz. frances bu sıkıntıya girmiyor. aslında tam olarak girmiyor diyemeyiz. içinde bulunduğu durumun farkında olsa da hala motivasyonunda bir şey kaybetmeyip, hayatın onu süreklediği gibi değil de, hayat içerisinde kendisi olmak istiyor. yetişkinlerin dünyasında güçlü kalabilmek mesele. güçlüden de öte neşeli ve mutlu olabilmek daha büyük mesele. bu yüzden filmi siyah beyaz olmasına rağmen sevdim. frances gibi olmak isterdim. onun düştüğü durumdan ziyade o durumda onun gibi güçlü ve mutlu olabilmek isterdim. galiba esas mesele diplerde keyifli olabilmekte; olduğu kadar hayatın tadını çıkarmak gerekiyor. bunu yapabilmek çok zor, bu yüzden yapabilene büyük saygı duyuyorum. 

Nun va Goldoon

iran yapımı bir film. kısa süreli bir film izlemek isterken karşıma çıktı. kısadan da kısa diyebilirim çünkü film tam olarak 1 saat 18 dakika. bir dizi bölümünden biraz uzun. film, ingilizceye a moment of innocence, türkçeye ise ekmek ve çiçek ismiyle çevrilmiş.
iran filmlerini seviyorum. gerçi şu ana kadar izlediğim filmler çoğunlukla kült olmuş filmlerdi. genel olarak pek bilgi sahibi değilim. bu insanlar güzel hikayerle, güzel film yapıyorlar. iran övücüğülüğü hak edilmiş bir övücülük bana göre. bir dert anlatılıyor ve onu da gayet güzel yapıyorlar. her ne kadar bu övücülük karikatürize olmuş olsa da haklı bir övücülük.

ekmek ve çiçek, kendisine film çekileceğini söylenen eski bir polisin hikayesini anlatılıyor. film içinde film çekiliyor. başlangıçta neler olup bittiğini anlamasam da filmin sonunda net bir mesaj veriliyor. 
filmde şöyle güzel bir diyalog var. ekşi sözlükten kopyalıyorum
+ sevdiğin biri var mı?
– evet.
+ seni seviyor mu?
– evet. 
+ nereden biliyorsun?
– her seferinde okuması için ödünç verdiğim kitapları geri verirken içerisine çiçek koyuyor. 
+ hepsini okuyor mu?
– elbette okuyor.
+ sordun mu ona?
– önemli yerlerin altını çizdiğini görüyorum. 
+ o da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
– evet. 
+ nereden biliyorsun?
+ altını çizdiği cümlelerden. 

Baskın Karabasan

herhalde ilk defa bir filmi imdb notuna bakmadan izledim. genelde notuna bakar, duruma göre izlerdim. birkaç yerde filmle alakalı övgü dolu yazı görünce izleyeyim dedim. korku filmi sevmememe rağmen izledim. korku filmlerini de saçmalıklardan dolayı izlemiyorum.

spoiler var epey.

filmin başlangıcı fena değil, zaman zaman oyunculuların rolleri doğallıktan kaçsa da kotarılmış. asker, polis muhabbetleri bu minvalde; o küfürler, ilk kimi yaptın hikayeleri bolca konusulur. yalnız telsizden anons gelince defo ortaya çıktı. çünkü baya baya ormanlık bir alana gidiyorlar. telsiz, telefon çekmiyor… e haliyle şehir dışı, izbe bir yer oldugunu anlıyorsunuz. ama gel gelelim olaya jandarma değil, polis gidiyor. hadi anlamadıgımız bir şey vardır diye düşünürken, gittikleri evde yine polisleri gördük. polisin olduğu yerde iyi kötü telefon çeker, çünkü yerleşim yerine bakar polis. burada senaryo elimizde kalıyor. genel olarak senaryoda kopukluklar var. arda’nın hikayesi, evin içerisindeki insanların hikayesi nedir, ne değildir belli değil. cin diye düşünüyorum ama tam da anlam veremedim. çarpılmalar, yoldan görünmeyen çıplak birisinin geçmesi, daha sonra kazaya sebebiyet veren yoldaki şahıs; sonrada arda olduğunu gördük. arda’nın içine cin kaçtı sonra o çıktı herhalde. anlamadım ben hikayeyi.
evin içerisindeki sahneler rahatsız edici, kesinlikle korkunç değil. mide bulantısı, iğrençlik vs. var. bunların olması da çok normal, neden var olduğunu sorgulamıyorum. demek istediğim bunlar korku unsuru değil. müzikle beraber hafiften gerilim verilmiş ama bu sefer de baba denilen karakter tüm gerilimi bozdu; konusmaları eğreti durmus ve hiç olmamış. hal böyle olunca söylediklerinin bir anlamı olsa bile izleyice geçmiyor. belki de filmin en önemli karakteri çok kötü olmuş. 

film, genel olarak kötüydü. filmin tek iyi yanı polis aracında çalan dere boyu kavaklar… bakmadım ama herhalde film için özel yapılmıs. çok hosuma gitti.

Rauf

türkiyede son zamanlarda dağa, taşa, manzaraya sırt dayama problemi var. koy kamerayı güzel bir açıya, alttan hafif bir müzik ver insanları başka diyarlara sürüklersin. ama birçok kişi artık bu yola girince haliyle farklı bir şey bekleniyor filmlerden…
çocukların oyunculukları iyi değildi. özellikle rauf’un dili zaman zaman istanbul türkçesine zaman zaman lokal dile doğru kaçıyor. bu da haliyle biraz kulak tırmalıyor. hikaye güzel ama senaryo kötüydü. romantizm yapılmaya çalışılmış ama olmamış. belki benim izlediğim kaynak kötüydü ama anladığım kadarıyla ses konusunda genel bir hoşnutsuzluk var. flmin tek güzel tarafı kars’ın doğası.
bir de filmle ilgili iki farklı görüş var. bir taraf filmde savaş karşıtlığı, diğer taraf propaganda yapılıyor diyor. nereden bakarsan bu film oraya gidiyor aslında. ben propaganda olduğunu düşünmüyorum ama böyle düşünen insanları da anlayabiliyorum. film insanı o kafaya sokabiliyor. anlatılmak istenen giden canın geride bıraktıkları. baba, kardeş, anne bırakıyorsun. ne için mücadele ettiğinin bir önemi yok sonucunda ölüm var. çocukların döktükleri çiçekler de bana göre saf üzüntünün sembolü; dağa çıkmanın ne olduğunu bilmeyen çocukların döktükleri çiçekler… ne için savaşırsan savaş acı var, buradan bakmak lazım ama buradan bakabilmek de çok zor.

Hross i oss

ilk kez izlanda yapımı, izlanda’da geçen, izlandaca bir film izledim. filmin ingilizce çevirisi of horses and man, türkçesi ise atlar ve insanlar. kuzey ülkelerinin hem iklimini hem de doğasını seviyorum. bu yüzden görsel olarak film harikaydı. bir de at temalı bir film olunca görsellik daha da ön plana çıkmış. film, komedi filmi olarak geçiyor ama tabii bildiğimiz komedilerden değil. değişik kendi kültürlerine göre komedi, beni pek açtığı söylenemez ama yine de birkaç sahne gerçekten harikaydı. özellikle kolbeinn’in içine düştüğü yukarıdaki durum bana göre sinema tarihinin en absürt sahnesi olabilir. gemiye alkole giden adamın sahnesi de acayipti. herhalde film bu sahnelerden ötürü komedi kategorisinde ama bana göre komediden de öte bir şeydi.

Rebelle

filmde, afrika’da 12 yaşında bir kız çocuğunun başından geçenler anlatılıyor. sanırım gerçek bir hikayeden esinlenilmiş. gerçi öyle olmasa bile oraların gerçeklerinin üç aşağı beş yukarı filmdeki gibi olduğunu biliyoruz. memlekette o yaşta çocukların gelecekleri için hangi sınavın getireleceği tartışılırken, başka bir coğrafyada aynı yaştaki çocukların ellerine silah alıp çetelere katılması can sıkan bir gerçek ama yıllardır bilinen ve çözüm bulunamayan bir gerçek. birçok insan için o insanların içinde bulunduğu sorunlar bir hayat meşgalesi, birçok insan için ise genel kültürden ibaret; bir film izleyip oraların haline kısa bir üzülüp hayatımıza devam ediyoruz.
film etkileyici ama aynı zamanda sıkıcı da… hikaye daha iyi anlatılabilirmiş. dinamik bir film olmasına rağmen genel olarak vasat buldum. gerçi 2012’de en iyi yabancı film dalında oscar adayı olmuş ama ödülü a seperation’a kaptırmış.