Kaç Para Kaç

dönem dönem türk filmlerine sarıyorum. epey üst üste türk filmi izledikten sonra araya başka filmlere geçiriyorum. dün gece ne izlesem diye bakınırken gördüm filmi. taner birsel ismini görünce, imdb puanı da fena olmayınca izledim. 
şahane film olmuş. beyoğlu özelinde istanbul’un filmdeki zamanları ayrı güzel, insan içlenerek izliyor. doksanlarda, iki binlerin başında istanbul’da geçen filmleri izleyince, bir şehire nasıl ihanet edilir çok daha iyi anlaşılıyor. gerçi sokağa çıkınca da fark ediliyor ama filmlerde; hele hele çekimler iyiyse istanbul’un başına gelen korkunç betonlara insan üzülüyor. gerçekten harika bir şehir.
kendi halinde, işinde gücün oldugu düşünülen bir insanın dönüşümü anlatılıyor. bulunan yüklü bir para sonrası yaşanılan dönüşüm. parayı geri mi versem tereddütü, akabinde ufak tefek harcamalar ve sonrasında raydan çıkış. 
selim, bana göre her zaman parayı bulduktan sonraki gibi bir adamdı. başkaları için yaşıyordu. başkalarının fikirleri onun için önemliydi. namuslu, ahlaklı insan olmayı başkalarından övgü almak için seviyordu. en sonunda da evine gelen kadınla yaşadığı şey tüm bunlardan kopuştu. zaten o kopuş hem selim’in hem de filmin sonu oldu.

Die Fremde

göç, göçmenlik, mülteci, gurbetçi… bu tip hikayeleri seviyorum. insanların hayata tutunma çabaları beni etkiliyor. belki kendim de bu çabayı kısmen gösterdiğim için zaman zaman kendimden bir şeyler görebiliyorum. bu tip filmlerde bazen görüş ayrılıkları olabiliyor. bu görüşler genelde siyah ve beyaz şeklinde oluyor. griye yer bırakılmıyor. bu film de biraz öyle. ama ben ne siyah tarafındayım ne de beyaz, gri bir film.
kadına şiddet, aile baskısı, ailenin kadına sırt dönmesi bizim milli meselelerimizden. kültürümüze işlemiş ve bu da problemlerin çözümünü epey zorlaştırıyor. bu filmde de kocası tarafından şiddet uygulanan bir kadının hayata tutunma çabası anlatılıyor. zamanında evlenerek almanyadan türkiyeye gelmiş bir kadının koca şiddetinden sonra tekrar ailenin yanına almanyaya dönüşü ve orada başına gelenler hikayenin ana konusu. umay kısmen hem şanslı hem de şansız bir kadın… şanssız kadın çünkü ailesi kendisine sırt çeviriyor. bununla beraber şanslı kadın, ailesi almanyada yaşıyor. bir telefonla alman polisi gece eve gelip umay’ı oradan ailesine rağmen alıp gidebiliyorlar. ancak film genel olarak bu gerçeklikte değil. hikaye sonuna kadar gerçek. gurbetçi aile tipi güzel özetlenmiş ama karakterler tam olarak oturmamış gibi geldi bana. bir yandan kızlarını dışlamaları gerekirken bir yandan da evlat deyip bağıra basmak lazım. bu duygu nedense hiç geçmedi bana. settar tanrıöğen ve derya alabora olmasına rağmen geçmedi. oysa yorumları okudugumda genel olarak oyunculuklar beğenilmiş. oysa bana karakterler çok zayıf geldi bu yüzden de oyunculukların kötü oldugunu düşünüyorum. ailedeki kardeşlerin biribirleriyle iletişimi yan karakterler daha iyi olabilirmiş. hikayenin iyi, karakterlerin zayıf olmasından dolayı benim için vasat bir film oldu. ancak filmi kötü bulanlar da var. kötü bulanların sebebi türklerin bu kadar yobaz gösterilmesine kızıyorlar. sadece aile olarak değil, mesela kardeşlerin bara gittiklerin sahneden bile türkler yobaz. sadece restoranda çalışan türkler iyi ama onlar da entegre olmuş gibiler. pek türk sayıldıkları söylenemez. bununla beraber türklerin dışında kalanların yani almanların çok iyi olarak gösterilmesine de kızılmış. klasik türk asıllı yabancı yönetmenlerin fon bulmak için başvurdukların yöntem olarak söyleniyor. bu konuda da kısmen hak verebilirim. çünkü maalesef fon yüzünden yönetmenler zaman zaman kendilerini propaganda aracı olarak kullandırtıyorlar. film en iyi kadın oyuncu, en iyi film gibi ödüller de almış… 
bu tip hikayeleri sevmeme rağmen genel olarak vasat bir film oldu. vasat bulma sebebim de türkleri aşağılıyorlar, yobaz gösteriyorlar sebepli değil. tamamen vasat karakterlerden ötürü. daha iyi bir senaryo ile daha iyi karakterlerle çok iyi film olabilirmiş.

Anlat İstanbul

herhalde yerli veya yabancı şu ana kadar izlediğim filmler içerisinden en muhteşem kadroya sahip film. tam bir los galacticos. burada da birkaç defa yazmıştım, bir derdi olan filmleri seviyorum. bir şeyler anlatmak isteyen filmler derdini anlatabildiği sürece birçok hatayı ya da problemi görmezden gelebiliyorum. restoranda işlenen cinayet sonrası kürtçe konusmaktan imtina eden adamın bir anda panikle kürtçe konusması, kürt sorunuyla alakalı en güzel sahneydi. bu konularda birçok film yapılmasına rağmen hiçbir tanesi bu kadar güzel mesaj veremez herhalde. bugün böyle bir kadroyla , benzer konulara, problemlere dem vurulacak film çekilir mi emin değilim. bazı karakterlerin oyunculukları abartılı olmasa mükemmel bir iş olacakmış. ama bunlara rağmen iyi iş.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

futbol fimlerini seviyorum çünkü futbolu seviyorum. bu filmi de o kadar zamandır aklımda olmasına rağmen anca izleyebiliyorum. anca dediğim iki gün önce izledim ama hakkında daha yeni bir şeyler yazabiliyorum.
en başta hemen araya sıkıştırayım, rafet el roman hiç ama hiç olmamış. iyi bir oyuncuyla serkan karakteri filme seviye atlatabilirmiş.
amatör küme maçlarını izleyen, takip eden birisi olarak filmde kendimden baya şey buldum. diyaloglar, konular zaman zaman içinde bulundugum ortamlarda geçen konusmalar. oldum olası amatör futbolla ilgilenen insanları sevmişimdir. sevme sebebim ise bir çıkarları olmadan bu işlerle uğraşmaları. hoş… artık amatör kümede de futbolla alakası olmadıgı halde çıkarı için futbolu kullananlar var. maalesef bu tipler türk futbolunun virüsü; futbolun ayakla oynanan bir oyun oldugu bilgisi onları futbolun içinde hatırı sayılır bir yere getiriyo; kallavi adamlar.
filmi çok sevdim. bir derdi anlatırken bunu futbolla yapması çok güzel. hayat fena halde futbola benzer mi bilmiyorum. hele hele saniyeleşmiş denilen futbol gerçekten hayata benziyor mu emin değilim. ama yine de seviyoruz, izliyoruz tepesine baca takıp dumanı da salsalar bu işlerin peşindeyiz…
filmin benim için en güzel sahnesi, galibiyetle dönülen deplasman otobüsünde okulun beden eğitimi öğretmeni, aynı zamanda da takımın yardımcı antrenörü olan hocanın rakip taraftarına yaptığı el hareketiydi. fransa’da yüksek lisans yapan hocanın işin içine futbol, taraftarlık girince doğasına dönüşünü izlemek filmin en sevdiğim anıydı. size fransa’da bunları mı öğretiyorlar hocam?

Mia aioniotita kai mia mera

neden, anne… neden hiçbir şey beklendiği gibi olmadı neden? neden çürüyüp gider insan sessizce? acıyla ihtiras arasında parçalanarak… ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? kendi ana dilimi konuşma şansım varken, neden bu kadar seyrek döndüm ülkeme? kendi dilim varken hala kayıp kelimeleri bulabilecek ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? neden? söyle bana, anne… insan neden bilmez nasıl seveceğini?

Otobüs

sarı mersedes’i izleyince tunç okan’ın diğer işlerini merak ettim. biraz araştırınca ilk olarak otobüs karşıma çıktı. sarı mersedes’te oldugu gibi yine bir göç hikayesi anlatıyor. şunu rahatlıkla söyleyebilirim; yönetmenlik, kurgu, ses, senaryo bir tarafa, tunç okan, göç eden ve etmiş insanların karakterini harika çıkarmış. çok iyi tahlil yapmış. kendisi de türkiye’de doğup büyüyüp belli bir yaştan sonra yurtdışına gidip yaşamaya başlamış. belki de bu sebepten, edindiği izlenimlerden dolayı bu kadar başarılı olmuş. 
film, bir grup erkeğin yurtdışına işçi olarak götürülmsiyle başlıyor. pasaport var ama vize yok. gümrükte ayarlanan bir memur üzerinden insan kaçakçılığı yapılıyor. pasaport, gidenlerin gözünde olaya legallik katıyor. zaten dolandırıcı da ben bir koşu gidip çalışma izni alayım demesi de bu yüzden… ama giden gelmiyor tabii. burada da film başlıyor. 
 film, gösterime girdikten sonra, hemen ertesi gün yasaklanmış. sebebi de türk insanını küçük gösterilmesi. bazı sahnelerde aşağılama var ama bunlar türklerle alakalı değil. isveçliler otobüstekilerin türk oldugunu bilmiyor. onlar için yabancılar. zaten sahnelerde de türkler pis denmiyor, pis yabancı gibi söylemler var. buradan türklerin kötü gösterildiği değil, isveçlilerin yabancı düşmanı hatta ırkçı oldugu sonucu çıkar. benim esas takıldıgım nokta otobüsteki türk tipleri… o kadar yolculuk yapılıyor ve neredeyse hiç konusma yok. bu biraz doğallıktan uzak, tipleri, kıyafetlerle, davranışlarla doğal gösterme çabası içine girilmiş ama o karakterde insanların birbirleriyle iletişim kurabileceği tek konu memleket. ancak herhangi bir diyalog yok. otobüsteki insanları bu kadar yobaz göstermenin manasını anlamadım ben. doğallıktan epey uzak.
göç etmek zor. göç etmeye mecbur kalmak daha da zor. aslında göç etmek biraz da mecburiyet… yoksa hayatından memnunken başka bir ülkeye gitmek olsa olsa taşınmak olur. 

Mercedes mon amour

filmi iki gün önce izlemiştim. film hakkında şimdi yazarım, birazdan yazarım diyerek bir türlü fırsat bulup birkaç kelime yazamadım. bugün galatasaray, trabzonspor’a kaybedince benim için de gerekli fırsat doğmuş oldu. sosyal medyadan, yorumculardan hatta internetten biraz uzak kalmakta fayda var.
bayram, münih’te çöpçü olmasına rağmen bmw’de bantta çalıştıgını söyleyen bir adam. işçi olması önemli değil, gerçi bir insanın işçi olmasında da problem yok, problem olan bayram’ın çalıştığı yerin kendisine bir hava getirdiğini düşünmesi. bmw olsun da ne iş olursa olsun… bugünün travması da herhalde yurtdışı olsun da pizzacılık yapmaya razıyımcılar. bunlar da baya baya okumuş çocuklar. onlar da kendi pencerelerinden haklı tabii. memleketin modern, okumuş bayramları. ülkeden siktir olup gitme hayali kuranlar. hiç yadırgamıyorum çünkü bunu ben de denedim. kısmen becerdim de ama sonra tutunamama sorunu baş gösterdi geri kürkçü dükkanına geldim. memleket her zaman içler acısı.
almanyada kaldıgım dönemde bayram gibilerini çok gördüm. arabasıyla hava atanlar, eviyle hava atanlar, bunlardan almanlarda bile yok diyerek hava atanlar, türkiyede aynı işte çalışanları küçümseyip almanyada o işi yapanlar… almanya tam anlamıyla bir bayram cenneti ve her yaş grubunda bu bayramlardan var. tunç okan, almancı karakterini muhteşem analiz etmiş. ne eksik ne fazla. tabii bu, o insanların suçu değil. daha önce yazmıştım. oraya ilk gidenlerin çaresizliği, yoklukta zorluk içinde büyüyen çocuklar, onların çocukları… almancı karakterinin yok olması için aradan sanırım bir iki nesil daha geçmesi gerekiyor bu da epey uzun bir süre demek.
filmi benim için kusursuz olmasını engelleyen iki büyük hata var. birincisi türkiyeye girişte, bir türk vatandaşından istenilen vize, ikincisi de ankara’ya eskihisar-topçular üzerinde gidilmesi. vapur sahneleri mükemmeldi ama hikayede tutarsızlık oluşturdu. buna rağmen sahnelerin güzelliği bu hatayı neyse kıvamına getirdi.

Sonbahar

sanırım üniversitelerde her zaman devrim yapmak isteyen, bu uğurda hareket eden, kendilerini bunu adayan gençler olacak. filmin anlattıgı dönemde de var, öncesinde de var, ben okuduğumda da vardı ve hala var… eylem yapan gençleri zaman zaman gördüğümüzde, arkadaşlarla konusu geçerdi; değer mi? biz kendi dünyamızda onların hayallerini imkansız görüyorduk ve gençliklerine yazık ettiklerini düşünürdük. öbür taraftan bakınca nasıl gözüküyor hiçbir zaman bilemedik. filmin bir yerinde eski dava arkadaşı yusuf’a “yaşamamız gerekiyormuş yaşadık, yine olsa yine yaşarız” demesi onları içinde buundukları duruma bakışlarını anlatıyor. bana imkansız gelen onlar için gerçekleştirilebilir, uğruna hayatın feda edilebileceği bir hayal.
film, hayata dönüş operasyonu dönemlerini anlatıyor. film içerisinde o zamanlardan gerçek görüntüler va, bu da filmin farklı bir yere koyuyor; belgesel havası oluşuyor. izlediğim kaynakta köyde konusun dilin altyazısı yoktu. sanırım lazca ya da gürcüce tam olarak bilmiyorum. anne ve yusuf arasında, anne ve komsular arasında geçen diyalogların hiçbir tanesini anlamadım. ancak anlamama rağmen hissettim. aklıma gönül yarası filmindeki meltem cumbul ile şener şen’in türkü sahnesi geldi. kürtçe bilmediği halde dinlediği türkünden etkilenen dünya, bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir diyordu. herhalde hissettiğim bununla aynı. yusuf’un annesinin konustugu hiçbir şeyi anlamama rağmen, annenin evladına karşı çarezisliği, üzüntüyü anlayabildim.
hayaller uğruna, dava uğruna bu çekilenlere, üzüntülere değer mi bilmiyorum. bunu bilmiyorum ama bu uğurda canlarını ortaya koyanlar, bedelini ağır bir şekilde ödeyenler saygıyı hak ediyor.

İtirazım Var

onur ünlü sevdiğim bir yönetmen. farklı, güzel işler yapmaya çalışıyor. önceliği güzelliğe vermesi yaptığı işleri hem farklı hem de klişeden uzak tutuyor. itirazım var, son zamanlarda izlediğim en güzel türk filmi oldu. hikaye, senaryo her şeyiyle çok güzeldi. dokunan bin laf işittiği konulara, mitlere, tabulara girmeleri başlı başına cesurca bir hareket. bunun yanında oyunculuklar, çekim, senaryo birbiriyle uyumlu olunca ortaya kaliteli bir iş çıkıyor.

film ilk piyasaya çıktığın baya eleştirilmiş. hatta 18+ olarak gösterildi. 18 yaş altını kötü etkileyecek ne var hiç bilmiyorum. herhalde kuran, din, iman, imam hiç bu kadar klişeden uzak, aslında gerçekçi gösterilmemişti. imamları sadece kuran okuyan, namaz kılan bütün hayatlarını bundan ibaret zannedenler, aslında böyle zannetmiyorlar ama gerçekten böyle zannedenleri, böyle zannetmesinin devamını isteyenlerdi 18+ yasağı koyanlar.

Ben O Değilim

başrollerinde ercan kesal ve iranlı kadın oyuncu maryam zaree oynuyor. filmin hikayesini çok sevdim, uzun süredir değişik bir hikayesi olan türk filmi izlememiştim. başkasının yerine geçen bir insan; yeni bir kimlik arayışı… bazen insan kendisinden bile bıkabiliyor. çekip gitme isteği uyanıyor. bu bodrum’a yerleşmek istiyorum tarzı bir üdşünce değil, kimse tarafından bilinmemek, geçmişten hatta kendinden bile kaçma istiyor insan. bu tarz bir konuda şekilleniyor film.
türk sinemasında, dizilerinde takılı kalmak diye bir problem var. uzun uzun sahneler. bitmiyor. anlamsız boş bakışlar, boş sahneler, hiçbir manası yok. bu film de bu sorundan müzdarip. ses konusunda da bazı problemler vardı. iranlı oyuncunun seslendirilmesi hiç olmamış. senaryoda yine bazı problemler var. cenazeye ne oldu? ortada ölüm var ama soruşturma yok. bazı kopukları göze ciddi olarak batıyor. ama genel olarak fena film değil, hikayeden kotarıyor.