Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

enteresan bir film. kızı ölen bir anne, sürüncemde olan cinayet soruşturmasını aydınlatmaya çalışıyor. daha doğrusu anne, gerekli özenin gösterilmediğinden şikayet ediyor. tabii şikayet etmek biraz hafif kaldı burada, işin dozu epey kaçıyor.
spoiler olacak… konu itibariyle film hassas aslında. filmdeki bazı sahneler daha da hassas, rahatsız edici türden olabilir. bir sahnede anne işinin başındayken bir adam geliyor dükkana, kızına ben tecavüz ettim gibi bir şey söylüyor ve bunu zevk alarak söylüyor. vicdan azabından duyulan bir itiraf değil, amaç tamamen rahatsız etmek. bu sözlerin karşısında zaten buzdolabı olan anne, derin dondurucu oluyor bir nevi; tepkisiz kalıyor, hiçbir şey söyleyemiyor. özellikle abd yapımı filmlerde anormal sahneler görüyoruz ama bu sahne, diyaloglar sanki olmamış gibi, inandırıcılığı pek yoktu; orada en soguk insan bile tepki verir ya da hiçbir insan o sözleri söylemez. gerçi ne sahneler, ne diyaloglar oluyor. başka başka filmlerde örnekler vermeye kalksak, bahsettiğim sahne naif bile kalabilir.
filmde eksik bir şey var sanki ama ne çözemedim. -burası çok büyük spoiler. cinayeti kimin işlediğinin bulunamamasıyla alakalı değil eksik kısım. başka bir boşluk var ama ne bilmiyorum. bunun dışında genel olarak sevdiğim bir film oldu.

Call Me By Your Name

film, vizyona girdiğinde twitter’da takip ettiğim birkaç kişi filmi epey övdü. hatta içlerinden biri 2017’de izlediği en iyi film oldugunu iddia etmişti. haliyle ben de epey merak etmiştim ama bir türlü torrente düşmüyordu. geçenlerde torrente düşünce altyazı da hemen çevirilince oturdum izledim.
filmle ilgili ekşi sözlükte şöyle bir yorum okudum: “eğer bir kadın-erkek aşkı anlatılmış olsa bu kadar etkileyici olmazdı.” tam olarak böyle düşünüyorum. iki gay aşkı anlatılıyor. naif bir film. bu sene 2017 yapımı çok film izlemedim ama izlediğim filmler arasında en sevdiklerimden oldu. özellikle babanın oğluna yaptığı konusma izlediğim en güzel şeylerden bir tanesiydi. aile denilen şeyin bir insan için ne kadar önemli oldugunu, insanın hayatına nasıl etki edebileceğinin kanıtı niteliğinde; hayata insanı 3-0 önde başlatabiliyor. iyi bir ailede yetişmek, insanı hayata karşı daha hazırlıklı kılıyor.
film, insanı mutlu mutlu mu ediyor yoksa mutsuz mu emin değilim. spoiler olacak ama kavuşamamak tarafı mutsuz edebiliyor ama elio aslında o kadar da mutsuz değil. son sahnede, şömine karşısında onu gördüğümüzde yüzündeki şey mutsuzluk değil gibi, farklı bir duygu. adı konamayan, varsa bile türkçede adını bilemediğim bir duygu hissettiriyor.

Dunkirk

ilk fragman yayınlandıgında ilgimi çekmişti, izlemek istiyordum ama fırsatım olmamıştı. daha sonra torrente düşmesini bekledim. torrente de düştükten sonra yeni fırsat bulup izleyebildim. sevdiğim film oldu. gerçek bir hikayeye dayanması, ikinci dünya savaşının seyrini değiştiren bir hikaye olması filmi başlı başına ilgi çekici yapıyor.
filmi izledikten sonra millet neler yazmış bakayım dedim ama bir hayli sevmeyeni gördüm. yeni dünya vurgusu yapılması bazı izleyenler tarafından beğenilmemiş. propaganda filmi olarak görenler var. ben takılmıyorum bunlara. film öyledir ya da değildir, bilmiyorum. kör göze parmak olmadıgı sürece  propaganda amaçlı olması bende rahatsızlık yaratmıyor. hatta hak bile verebiliyorum. neticede bu işleri yapanların da bir milliyeti var ve kendi ülkeleri için iş yapmak istemeleri son derece doğal. sinemanın bu işler için kullanılması yeni değil.

Nelyubov

andrey zvyagintsev’in yönetmenliğini yaptığı rus yapımı bir film. epey popüler olan diğer iki filmini de izlemiştim, onlar da harikaydı. bu film de harika. konu rusya’dan; boşanma arefesinden olan bir çiftin çocuğu kaybolur ve olaylar gelişir.

rusya’ya hiç gitmedim. sadece okudugum birkaç klasik var, ruslar ve rus toplumu hakkında bilgim oradan geliyor ama bana rusya’yı betimlememi isteseler herhalde bu filmdeki gibi anlatırdım. rusya deyince birçok insanın aklına güzel kadınlar geliyor. kadınlar harika ama benim aklıma kasvet ve mutsuzluk geliyor. filmde de herkes mutsuz, mutluyken de mutsuzlar. filmde mutlu olan tek kişi var o da portekiz’den skype bağlantısıyla babasıyla konusan genç kız. onun dısında kimse mutlu değil. kar, kış, soğuk, basık hava… insanın orada herhalde mutlu olabilmesine imkan yok. 

burası spoiler olacak. filmin sonlarında aslında hem anne hem de baba istediği hayata kavusuyorlar ama o zaman da mutlu değiller. çocugu birbirilerine kitlemye çalısıyorlardı, hatta çözüm olarak yatılı okul, askeriye çözümü bulunmustu ama çocuk komple gidince kendilerini suçlu hissetmeye basladılar. demek istediğim şu aslında, bazen varlığı bize eziyet olan kisiler yok oldugunda, hayatımızdan çıktıgında onun eksikliğini hissedebiliyoruz. çocugun tabii hiç suçu yok, olması da mümkün değil ama anne, baba ona alışmış. onların hayatlarını zora da soksa çocuklu yasamaya alışmışlar. mutsuzluk alıskanlık olmus ve o mutsuzluk alıskanlıgı değişince de ayrı bir mutsuz oluyorlar. anne, hayatının erkeğini buluyor, zevk icinde yasıyor ama mutsuz. baba, yeni esiyle, çocuguyla yasıyor ama mutsuz. bunların kaybolan çocukla pek alakalı oldugunu düsünmüyorum. bazen içinde bulundugunuz dünya insana hapis olarak geliyor. filmin sonunda kosu bandıda rusya eşofmanıyla koşan kadının mutsuzulugunun sebebi de rusya bana göre. o rusya eşofmanı, kadının çıkış yolu bulamadığı kasvetli rusya… para içinde yaşasan da seni tatmin etmiyor, kaçamıyorsun, boynuna kadar çekiyorsun fermuarı ve boşa koşmaya başlıyorsun. hiçbir çıkış yok. debelenmeve yorgunluk sadece.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Türev

filmin dogma95 akımından oldugu söyleniyor. filmi izledikten sonra bunu öğrendim tabii. izleyene kadar böyle bir akımın varlıgından haberdar değildim. google’da araştırınca hakkında epey bilgi bulunuyor. ışık kullanılmamalı, doğal sesler olmalı, konunun gerçekliği ile alakalı bir takım maddeler bütününden oluşan manifestoları var. teknik olarak sinemadan anlamadıgım için o konulara hiç giremiyorum. bir izleyici olarak kendi çapımda bazı kriterler var; film, bu kriterleri sağladıgığı sürece benim için iyidir.
türev’i sevdim. oyucuları da performanslarını da beğendim. gülçin satırcığlu, bu topraklarda en beğendiğim kadınlardan birisi. filmde de olsa ona yanlış yapılmasını benimseyemedim… altın portakal’da da ödüller almış; en iyi kadın oyuncu ve en iyi film ödülü. samimi bir film. belki de temsil ettiği düşünülen akımdan dolayı böyle olmuştur. kadın erkek ilişkileri, arkadaş ilişkileri güzel işlenmiş. hayatta bunlar var. ortada çok güzel bir ortam varken, bir anda her şey kötü olabiliyor. filmde de esas oğlan söylüyor; iki gün önce sevgilisiyle evlenmek istersen, birden içinde bulundugu duruma şaşırıyor. kendisi bile fark etmiyor o duruma nasıl girdiğini. neticede tabii her şey yıkılıyor. arkadaşlıklar bitiyor, ilişki bitiyor, herkes farklı bir tarafa dağılıyor. hayat ve getirdiği tercihlerin sonucu zaman zaman acımasız olabiliyor.

Sophie Scholl – Die letzten Tage

gece uyumudan önce bir izleyeyim dedim, imdb’de watchlist’e bakındım durdum. zaten bir film izlemeden önce yarım saat hangi filmi izlesem diye düşünüyorum. bazen bu süre daha da uzayıp o film senin bu film benim geziniyorum internette ve sonuçta film izleyemiyorum. dün akşam internette gezinirken ekşi sözlük’te almanların rögar kapağı çalışması diye bir başlık gördüm. girdim hemen içeri baktım bir video. izledim yine hayran kaldım. onun etkisinden mi acaba bilemiyorum alman filmi izleyeyim dedim. film ararken de bu filmi gördüm.
almanlarda film yapacak konu bol. aslında bizim memlekette film yapacak konu bol ama bir türlü entrikadan öteye gidemiyoruz. o kadar güzel tema varken yıllarca zengin kız, fakir oğlan işlenmiş. hoş şu anda da pek fark yok. onca güzel konu hala duruyor ama pek işlendiği söylenemez. ya da işlense bile sanırım seyirci bulamıyor. hak yemeyelim şimdi, gayet güzel filmler var.
sophie scholl, die letzten tage, nazi döneminde bir grup üniversite öğrencisinin kurduğu die weisse rose isimli gruptan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. başlangıç sahnesinde grup üyelerini görüyoruz ama onlar flm boyunca pek karşımıza çıkmıyor. sadece içlerinden birisini mahkeme sahnesinde görüyoruz. film genel olarak scholl kardeşler etrafında gitse de esas olarak sophie’nin hikayesini anlatıyor. henüz 21 yaşında ve nazilerin en şaşalı dönemde nazi karşıtlıgı yapıyor ve en sonunda yakalanıyor, idama mahkum oluyor. idam demişkin sophie’nin orada söylediği bir söz var bana ahmet şık’ın hapisten çıktıgı zamanki söylediği cümleyi hatırlattı. belki ahmet şık bu filmi izlemiştir ve bu sahnenin etkisinde kalmıştır. belki de ben benzerlik için fazla zorluyorum. sophie, hakimin son sözünüz nedir sorusuna cevaben şöyle söylüyordu: yakında bizim durduğumuz yerde siz duruyor olacaksınız. ahmet şık da, oda tv davası kapsamında yargılanırken, silivri çıkışında bu komployu kuranlar cezaevine girecek demişti. daha sonra bu sözleri için de yargılandı ve beraat etti. şimdi ise yine tutuklu cezaevinde ve yine aynı şey rahatlıkla söylenebilir. umuyorum onu yargılayanlar bir gün onun bulunduğu yerde olacaklar.
insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf  vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade

bulgar sinemasından izlediğim ilk film. yol filmlerini severim, hikayesi de ilginç gelince izleyeyim dedim. filmin ingilizce adı, the world is big and salvation lurks around the corner, türkçe adı ise, koca dünyada kurtuluş pusuda kısaca özeti şöyle, zamanında bulgaristan’da zorluk içinde yaşayan bir aile iltica ediyor. iltica edilen ülkede yıllar sonra bu aile bir kaza geçiriyor ve sonucunda oğlanın hafıza gidiyor. buna mükabil onun dedesi tarafında tekrar hayata karıştırılması sağlanıyor. film bu minvalde…

imdb puanına bakınca film genel olarak beğenilmiş. ben de beğendim. güzel, sıcak film olmuş. yol filmi de denebilir. sadece bulgaristan’a dönüş olarak değil, iltica edilmesi, o sürede ailenin başından geçenler de bir yol filmi hikayesi konusu. çünkü bazıları bisikletle bulgaristan’a dönüş sahnelerinin azlıgından dolayı bu nasıl yol filmi tepkisi vermiş. bir filmin yol filmi olması için karakterlerin sürekli bir taşıt kullanarak hareket halinde olması gerekmiyor. en azından ben öyle düşünüyorum. zaten filmi beğenmeyenler, genel olarak politik sebeplerden ötürü beğenmiyor sanırım. çünkü filmde komünist rejime karşı olan bir dede var. komünist rejimde kendilerine gelecek görmeyen, baskı hisseden bir aile var ve bu da izleyicinin gözüne baya sokuluyor. haliyle hayata, yaşama bu taraftan bakanların pek beğeneceği film olmayacaktır. onları da anlıyorum tabii. beğenmemeleri çok normal. ama italya’da geçen sahnelerde baya baya demokrasiye de sallama var. kamp müdürünün burası demokratik bir ülke deyip oradaki insanları haklarından mahrum etmesi filmi rejim konularında biraz da olsa nötr hale getiriyor.
ben genel olarak beğendim. dedenin tavla üzerinden hayat dolu metaforlarını zaman zaman pek sevmesem de, bisikletle uzun yol yapmak gibi zahmetli bir işin zorlugunu pek yansıtılmasa da güzel filmdi. yol ve aile filmlerini sevdiğim için bu filmi de sevdim.

Takva

filmin yapım tarihi 2006. benim lise yıllarıma denk geliyor. filmi o zamanlardan biliyorum ama şimdi izleyebildim. bunun bir sebebi de filmi korku filmi zannettmem. nedense korku filmlerine karşı bir sevgisizlik var bende. bir de bazı filmlerin de korku filmi oldugunu düsünüyorum. nereden nasıl bu fikire kapılıyorum bilmiyorum ama oluyor bazen öyle, film aklımda korku filmi olarak yer etmiş ama halbuki alakası yok. türkiye için cesur bir film. bu zamanda böyle bir film çekmek biraz zor gibi… 2006 yılı eski türkiye esintilerinin oldugu bir yıldı. o zamanlar birçok kişi memleketin bu hale düşeceğini düşünmemiştir. at koşturmak daha rahattı.
tarikatlarin, cemaatlarin içyüzü güzel gösterilmiş. maddiyatla olan ilişkilerin maneviyata dönüştürmek tarikatların sık yaptığı icraatler. sen içki içen adama kiranı veriyorsun ama o adamın verdiği kirayla talebe okutuyoruz söylemi somut örnek. işe gelince allah’la onun arasında olan din, işe gelince aralara çok fazla aracı alabiliyor
filmle ilgili eleştirim konusmalarla alakalı olacak. özellikle tarikat lideriyle, güven kıranç’ın oynadıgı karakterin dilleri fazla türkçe ve düzgün geldi bana. konusmları filmin bütününe bakınca biraz sırıttı. daha gerçekçi olabilirdi. geri kalanıyla ilgili söylenecek fazla bir şey yok. türk sinemasının iyi filmlerinden bir tanesi olmus.

Lost in Translation

filmin bir sahnesinde bob, charlotte’ın odasında bir cd görüyor. bu ne diyor soruyor, charlotte bilmesine rağmen çünkü daha önce dinliyordu, bilmiyorum diyor. bilmiyorum deme sebebi aslında bob’dan da o cd hakkında anlamsız eleştiri geleceğini düşünmesiydi. charlotte farklı bir dünyada yaşıyor. duygusal ama aynı zamanda mantıklı tarafı da var. bu da onu kocasının deyimiyle sürekli hata bulan bir insan durumuna düşürüyor. ama charlotte hata bulan tarafta değil, tam tersi doğrusu neyse onu söylemye çalısıyor. cd sahnesinde bilmiyorum diye cevap verdi. bob’da gelecek gereksiz konusmanın önüne geçmek istedi ama bob ben de dinliyorum deyince, charlotte’un suratında bir mutluluk belirdi. herhalde filmin özeti o gülümsemeyi söyleyebilirim. bazen hayatta anlaşamayacağımızı düşündüğümüz insanlara karşı mesafeli davranırız, bildiğimiz bir şey olsa bile karşı taraftan gelecek gereksiz hayal kırıcı ya da değer küçümseyici bir konusmayı engelleme için bilmiyoruz deriz. halbuki çok iyi biliyoruz, seviyoruz da ama bilmiyoruz diyoruz. film bu hissi çok güzel analtıyor. bana göre filmin türkçe adı da filme çok yakışmış; bir konuşabilse… derdi olup anlatamayanların filmi gibi olmuş. çok sevdim.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Nefesim Kesilene Kadar

bu devirde babana bile güvenmeyeceksin… herhalde filmi tek cümleyle anlatmak istesem böyle anlatırdım. gerçi serap, babasının ne mal oldugunu biliyor ama yine de onun değiştiğini ümit ediyor. buna inandırıyor kendisini. belki de ablasının ve eniştesinin kendisine karşı kötü davranışlardan daha az kötüye giderek kurtulmak istiyor. ama nereden bakarsak bakalım zor hayat. daha çocuk yaşta yetiştirme yurduna düşmek, orada büyümek zorunda kalmak ve akabinde hayata karşı tutunma çabasına girmek zor. serap da bu zorlukları fazlasıyla yaşıyor. serap karakterini oynayan esme madra’nın oyunculugu harika. zaten onun oyunculugu olmasa film vasat bile olamayacak. genel olarak çok beğendiğim film olmadı ama yine de esme madra’nın oyunculugu bana serap’ın içinde bulundugu durumu hissettirdi. bir filmden ilk beklentim bu oluyor benim.eğer filmde anlatılmak istenen bana ulaşıyorsa geriye kalanlar detaya dönüşüyor. film mükemmel olmasa bile bir şey anlatabilmesiyle beni içine çekiyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }