L’enfant

dardenne kardeşler’den bir film. 2005 yılında altın palmiye kazanmış. türkçesi çocuk. filmi izleyince neden filmin adının çocuk olduğu net anlaşılıyor. yirmili yaşlarının başında sokakları mesken tutan bir çiftin hikayesi. erkeğin de kadının da geçmişini bilmiyoruz. en ufak kırıntı yok. sanırım bunun önemli olduğu düşünülmediği için öğrenemiyoruz. sokakta kimsesiz bir insan gördüğümüzde onun bir ailesi olabileceğini düşünsek bile öğrenme ihtimalimiz olmuyor, belki de bundan dolayı ne bruno’nun ne de sonia’nın geçmişi hakkında bir şey biliyoruz. çok da önemli değil, bir eksiklik olarak görmüyorum. bruno’nun ve sonia’nın hayatında her şey mükemmel gidiyorumuş gibi bir de bebeği oluyor. film orada başlıyor zaten.
hangi yaşta büyümüş oluruz? bazı olayların insanları olgunlaştıdığına, o olayın sonucu ile birlikte insanın büyüdüğüne inanırım. annenin ya da babanın ölmesi… büyük bir hastalığı yenmek. bir mücadeleden galip çıkmak. ne olduğu değil, oradan çıkabilmek sanırım büyümekle alakalı. filmde de bruno’nun büyümesine şahit oluyoruz. sonia, herhalde anne olduğu için onun dünyası pas geçilmiş. babalığın öğrenilen bir şey olduğu düşünüldüğünden bruno üzerinden yürüyor hikaye. filmin adının çocuk olma sebebinin bebekle alakası olduğu kadar, bruno ile de alakalı oldugunu düşünüyorum. hatta bruno ile alakası bebek ile alakasından daha da fazla olabilir. bruno’nun çocuğu var ama hala çocuk. para kazanması, çocuğuna bakması gerekiyor ama yine çocuk. büyümüyor. hatta çocuğunu satıyor. sonia’ya çok paramız var, bir daha yaparız diyor. onun için çocuk yapılan bir şey. normal. ama öyle olmadıgını sonia’nın tavırları öğretiyor. bruno da büyümeye başlıyor. en nihayetinde de bruno’yu büyümüş şekilde görüyoruz. ortada bebek yok. filmin açılışında olduğu gibi kapanışında da bebek yok. çünkü filme adını veren bebek jimmy değil, bruno. bu bebek jimmy’nin hikayesi değil, bruno’nun yetişkinliğe adım atışının hikayesi.

büyümek, yaşla alakalı değil. yaşı başı alıp büyümemiş de olabiliriz. herhalde bedenen büyümek işin en kolayı. gelişine yaşanan hayat alıp götürüyor bedeni bir yere; bir de bakmışsın, saçlar ağarmaya başlamış. gerçi ortamlarda ırsi dersin, babanla mı tanıştacaksın sanki. çok da takılmamak lazım. hayat herkesi üzmeden büyütür umarım.

L'enfant

dardenne kardeşler’den bir film. 2005 yılında altın palmiye kazanmış. türkçesi çocuk. filmi izleyince neden filmin adının çocuk olduğu net anlaşılıyor. yirmili yaşlarının başında sokakları mesken tutan bir çiftin hikayesi. erkeğin de kadının da geçmişini bilmiyoruz. en ufak kırıntı yok. sanırım bunun önemli olduğu düşünülmediği için öğrenemiyoruz. sokakta kimsesiz bir insan gördüğümüzde onun bir ailesi olabileceğini düşünsek bile öğrenme ihtimalimiz olmuyor, belki de bundan dolayı ne bruno’nun ne de sonia’nın geçmişi hakkında bir şey biliyoruz. çok da önemli değil, bir eksiklik olarak görmüyorum. bruno’nun ve sonia’nın hayatında her şey mükemmel gidiyorumuş gibi bir de bebeği oluyor. film orada başlıyor zaten.
hangi yaşta büyümüş oluruz? bazı olayların insanları olgunlaştıdığına, o olayın sonucu ile birlikte insanın büyüdüğüne inanırım. annenin ya da babanın ölmesi… büyük bir hastalığı yenmek. bir mücadeleden galip çıkmak. ne olduğu değil, oradan çıkabilmek sanırım büyümekle alakalı. filmde de bruno’nun büyümesine şahit oluyoruz. sonia, herhalde anne olduğu için onun dünyası pas geçilmiş. babalığın öğrenilen bir şey olduğu düşünüldüğünden bruno üzerinden yürüyor hikaye. filmin adının çocuk olma sebebinin bebekle alakası olduğu kadar, bruno ile de alakalı oldugunu düşünüyorum. hatta bruno ile alakası bebek ile alakasından daha da fazla olabilir. bruno’nun çocuğu var ama hala çocuk. para kazanması, çocuğuna bakması gerekiyor ama yine çocuk. büyümüyor. hatta çocuğunu satıyor. sonia’ya çok paramız var, bir daha yaparız diyor. onun için çocuk yapılan bir şey. normal. ama öyle olmadıgını sonia’nın tavırları öğretiyor. bruno da büyümeye başlıyor. en nihayetinde de bruno’yu büyümüş şekilde görüyoruz. ortada bebek yok. filmin açılışında olduğu gibi kapanışında da bebek yok. çünkü filme adını veren bebek jimmy değil, bruno. bu bebek jimmy’nin hikayesi değil, bruno’nun yetişkinliğe adım atışının hikayesi.

büyümek, yaşla alakalı değil. yaşı başı alıp büyümemiş de olabiliriz. herhalde bedenen büyümek işin en kolayı. gelişine yaşanan hayat alıp götürüyor bedeni bir yere; bir de bakmışsın, saçlar ağarmaya başlamış. gerçi ortamlarda ırsi dersin, babanla mı tanıştacaksın sanki. çok da takılmamak lazım. hayat herkesi üzmeden büyütür umarım.

Phantom Thread

bir paul thomas anderson filmi. 50’li yıllarda londra’da terzilik yapan bir adamın hikayesi. soylu, elit kadınlara kıyafetler diken bir terzi ve onun çevresinde oluşturduğu dünya. görselliği güzel, hoş… terzimizin adı reynolds woodstock, daniel day-lewis oynuyor. işkolik, kibirli, üstten bakan bir karater reynolds; dünyanın kendisinin etrafında döndüğünü düşünen bir erkek. zaman zaman bir çocuk gibi, yönlendirilmesi, bakılması gerekiyor. vardır hayatta böyle insanlar, başkaları olmadan yaşayamazlar. bunu zengin olmakla ya da yetenekli, becereksiz olmakla ilgisi yok. tek başına hayata tutunamazlar. reynolds böyle bir erkek. ancak gün geliyor, bir garsonu seviyor, alma’yı… önce onu işlerinde kullanıyor; modellik, çıraklık, kalfalık… fazlası spoiler olduğu için yazmayayım ama ilişki dallanıp budaklanıyor. abalar durumu.

filmin en dikkat çekici tarafı reynolds ve alma ilişkisi. özellikle hayatlarının ikinci kısmı… bazı ilişkilerde taraflardan birisi çok zordur, idare edilmesi gerekir. tabii idare etmek için çok sevmek gerekiyor. hoş, bana göre kimse idare edilmemeli ama film günümüzde geçmiyor, o dönemin aklıyla düşünmek lazım. alma da reynolds’ı idare ediyor. bir nevi bebek gibi… hatta kendisine tutku duyması için, olmayacak işlere giriyor. fazlası spoiler.

filmin görselliği şahane. eğer dönem filmleri seviliyorsa; 1950’li yıllara, o dönemin elitlerinin modasına alaka duyuluyorsa zevkle izlenecek bir film. diğer türlü olsa da olur olmasa da olur benim için.

Toivon tuolla puolen

suriye’den kaçmak zorunda kalıp kendisini finlandiya’dan bulan bir adamın hikayesi. mülteciliği anlatan bir film. türkçesi umudun acı yüzü. uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi ama bir türlü izleyemiyordum. izlenecekler listesinde sürekli öne çıkmasına rağmen hep araya başka filmler karıştı. nihayet dün gece izleyebildim. ciddi bir derdi, meseleyi ajitasyona girmeden sakin sakin aktaran filmleri seviyorum; hem filmde anlatılan derdi anlıyorum, hem de film bana dinginlik veriyor. bu da öyle bir film oldu. kaurismaki filmleri sanırım böyle. daha önce le havre’ı izlemiştim. benzer hisse kapılmıştım. kaurismaki’nin diğer filmlerini de sıraya koydum en kısa sürede onları da izleyeceğim.

bir süre almanya’da yaşamıştım. benim için tabii sonu hüsranla biten bir tutunamama tecrübesi oldu. o başka bir post konusu olabilir. insanların avrupa’ya gitmek için yollara döküldüğü, kilometrelerce yolu yürüdüğü, sınırlara dayanıp polisle karşı karşıya geldiği, şiddet gördüğü buna mükabil politikacıların insanların hayatları üzerine pazarlık yaptığı, erdoğan’ın açarım kapıları dediği, avrupa’nın para vereceğiz kapıları açma dediği dönemde almanya’da yaşıyordum. büyük bir insanlık krizi. o zamanlar mülteci olmak ne demek yakından hissetmiştim. filmde pek girilmemiş ama en büyük problemlerden bir tanesi dil. bulundugunuz ülkenin dilini konusamadıgınız vakit bir uzvunuz eksik gibi oluyor. çok büyük bir problem. almanca öğrendiğim zaman kursa mülteciler gelmişti. devlet, kurslara giden mültecilerin parasını ödüyor, kurslar da mültecilere belli bir seviyeye kadar almanca öğretiyordu. tabii benim gittiğim kursun pek umrunda değildi. çeşitli odaları bozup sınıf yaptılar. üniversite öğrencilerini yarı zamanla işe alıp mültecilere almanca öğretmeye çalıstılar. görünüşte insanlar kursa gidiyorlar ama asıl faydayı kim sağlıyor? herhangi bir şikayet mekanizması yok. benim herhangi bir şikayetim dikkate alınırken, onların şikayetleri sallanıyordu. o şekilde kursları bitirdiler. kim kazandı? herhalde en kazançlı kurs çıktı. devletten parasını aldı, öğrencileri yarı zamanlı çalıştırdı, en düşük maliyetle en yüksek karını elde etti. özendiğimiz, gitmek istediğimiz ülkelerde de bunlar oluyor. hayatları ek gelir olarak görmek. filmde de işlenmiş bu, kötüler var ama her şeye rağmen iyiler de var.

mülteci olmak zor. göçmek zorunda kalmak zor. zorunda olma hali kötü… orada bir çiftle tanışmıştım, ikisi de öğretmen, çocukları için gelmişlerdi. yine fırında çalısan birisiyle tanıstım, suriye’de elektrik mühendisiymiş ama fırının temizlik görevlisiydi. ev taşımak için gelen suriyeliler, diğer göçmenleri epey kızdırıyorlar çünkü piyasayı düşürüyorlarmış. türkler, polonyalılara… polonyalılar, bulgarlara… en son gelen hep suçlanıyor piyasayı düşürdükleri için. hollanda’da seçim zamanı, hollanda’da bulunan bir türk kahvesinde röportaj yapıyorlar. türk, ırkçı wilders’a oy vereceğim diyor. sebep olarak da hollanda’ya çok fazla göçmenin geldiğini söylüyor. işleri etkileniyormuş. neresinden tutsak elimizde kalan bir düşünce. evi taşıyan suriyelilerden bir tanesi eski futbolcuymuş diğerinin de elektrik üzerine dükkanı varmış. dükkanı olanın durumu epey iyimiş ama bombardımanda apartmanı yıkılmış tamamen. gidecek yer yok. haliyle düşmüş yollara…

bir sahne vardı. sığınma talebinin reddedilme sebebi olarak halep’te savaşın olmaması minvalinde bir şey söyledi memur. o esnada da arkada halep’te çocuk hastanesinin vuruldugu haberi geçiyordu. neye göre savaş var, neye göre yok… bilinmiyor. bilinen tek şey zorluk. gitmek zorunda kalmak çok kötü. umut edenler, umudun acı yüzünü hiçbir zaman görmezler umarım.

Wonder

kitaptan uyarlama bir film. zaman zaman çok hoşuma giden filmlerin kitaptan uyarlama oldugunu görüyorum. sanırım yüzüne bakmadıgım, popüler kültür nesnesi olduğunu düşündüğüm kitaplara karşı ön yargım biraz kırılmalı… böyle filmleri izledikten sonra kitabı da merak ediyorum. başrollerde tanıdık isimler var, owen wilson ve julia roberts. filmdeki çocuk da room filminde oynayan jacob tremblay.

film başlar başlamaz iyi kötü gidişat ve son tahmin ediliyor. genetik bir rahatsızlıgı olan bir çocuk var. onun hayata karsı tutunma mücadelesi anlatılıyor. yalnız bu filmi muadili filmlerden ayıran bir yön var. genelde bu tip filmlerde ana karakter üzerinden anlatım yapılıyor. onun çevresindeki karakterlerin psikolojilerine pek girilmiyor. oysa hasta yakını olanlar bilir. bir hastalıkla yaşayan insan için hayat zordur ama onun çevresindekiler için de çok zordur. hasta ve ona bakan kişi arasında hiç konusulmayan ama iki tarafın da bildiği bir konu… bazen hiç konuşmadan bir mesele anlatılır ya, ona benziyor biraz. hasta, ailesinin zor şartlarını bilir, aile de hastayı bilir. konuşulmaz, karşılık anlayış vardır ama herkesin içinde de kendisiyle konuştuğu bir dünya…  ondan önce ölmek istemiyorum. engelli annelerinden bu söz çok duyulur. zor bir psikoloji. bu filmde engelli birisi yok ama sürekli ilgi, alaka isteyen  özel bir çocugun, ailesinin hatta arkadaşlarının da psikolojisine girilmiş. esas, filmi güzelleştiren taraf bu.

ekşi sözlük’te milletin yazdıklarına baktım. birkaç kişi öğretmenlere tavsiyede bulunmuş öğrencilerine izletmesi için. benim de aklıma geldi bu. wonder, tam olarak öğrencilere izletilecek türden bir film. ilkokul, ortaokul, lise hiç fark etmez. ajitasyon yok, dert güzelce anlatılmış. anlayış, davranışların altında yatan nedenler var filmde. bu minvalde öğrencilere izletilecek türden bir film.

Kıskanmak

türk edebiyatından okudugum en güzel kitaplardan bir tanesi oldu. kötülük üzerine kurulu bir karakter ve onun çevresinden gelişen olaylar. seniha’nın içindeki duyguların günümüzde birçok insanda oldugunu düşünüyorum. belki o duygu, aile arasında olmasa da arkadaş çevresinde epey var. başkasının düştüğü müşkül durumdan haz duymak. başka başka memleketerde bu duyguyu ifade eden bir kelime bile oluyor. insanın içinde yaşattığı ama hiçbir zaman dısa vurmadıgı platonik bir duygu. ailesinin seniha’ya olan davranışlarından dolyı seniha, ağabeyinin içine düştüğü durumdan mutluluk duyuyor. bir nevi öc alıyor. hatta ağabeyinin içine düştüğü kötü durum, seniha’nın istediği gibi olmadığı için seniha bundan üzüntü bile duyuyor.

filme gelince söylenecek pek bir şey yok. olmamış. berrak tüzünataç’ın ve bora cengiz’in oyunculukları kötü. dönemin dilini iyi yansıtamamışlar. rollerin üstesinden gelinememiş. filmin sonuna kadar seniha karakterini izleyici sahipleniyor, seniha’nın aslında kötü bir insan olmasını çok geç anlıyoruz. oysa kitapta ilk sayfalarda seniha’nin kötü bir insan oldugun fark ediyoruz. bu yüzden her ne kadar kitaptan uyarlama olsa da karakterler bakımında çok alakasız bir film olmuş.

Teströl es lelekröl

macaristan yapımı bir film. filmekimi zamanı görüp watchliste atmıştım. o zamandan beri izlenmeyi bekliyordu. epey durağan. ama can sıkmıyor. tabii. kişiye göre değişen de bir şey bu. hafif hafif akıp giden filmleri severim… ödüllü bir film, berlin film festivalinde altın ayı ödülü almış.

aşk enterasan bir şey. bulunca intihardan vazgeçiriyor, tekrar hayata bağlıyor. durumunuz ne olusa olsun bir anda hayatınızın akışı değişiyor. bir yandan güzel bir şey ama öbür taraftan bu kadar hayata müdahil olması… ne kadar güzel bilemiyorum.

ayrıca film bana şöyle güzel bir şey dinletti.

The Disaster Artist

filmi belli bir noktaya kadar sıkılarak izledim daha sonra epey içine aldı. filmle ilgili çok detay internette bulunur onları tekrara girmeye gerek yok. gerçek hikayeden uyarlanmış çok film gördüm ama içlerinden en iyisi diyebilirim. tabii son sahneyi gördükten sonra bu fikre kapıldım. filmin sonuna eklenen sahneler bana göre filmin puanını bir puan artırmış. the room’u izlemedim ama o sahneler sayesinde filmde anlatıldıgı gibi bir şey olduguna ikna oldum. eğer karşılaştırma sahneleri olmasaydı film biraz havada kalabilirdi. başlangıç kısmı biraz sıkıcı olsa da beğendiğim bir film oldu.

Lady Bird

torrente düşünce izlemek istedim ama altyazısı hemen çevrilmedi. nihayet altyazı da düşünce oturdum izledim. merak ettiğim filmlerden bir tanesiydi. filmi izlemeden önce izleyenlerde hayal kırıklıgı yaşatmıştı. birçok kişi sanırım benim gibi büyük beklenti içine girmişti ve pek beğenmemişti. bu yüzden ben de pek beklentiye girmedim. beklentiye girmediğim için sanırım genel olarak beğendiğim bir film oldu. insanların beğenme sebebi de şu olabilir. lady bird’ün hikayesi cinsiyetten ve memleketten bağımsız birçok insanın karşılaştıgı bir hikaye. kabukları olan bir şehirde ve toplumda, sıkı kurallarla büyüdüğünüzde o kabugu ve kuralları delme ihtiyacı hissediyorsunuz. nerede yaşadıgınızın, hangi dine inandıgınızın bir önemi yok. her ülkede ve millette lady bird benzeri gençler var. filmi güzel yapan taraf da bu. lady bird’ün 18 yaşına girer girmez porno dergisi ve sigara alması, hatta bunları satın alırken 18 yaşına bastığını belirtme ihtiyacı hissetmesi, içinde olunan psikolojiyi gayet güzel anlatıyor. filmde en sevmediğim karakter call me by your name’in yıldızı timothee chalamet’in oynadıgı kyle karakteri oldu. lady bird’e söylediği yalandan ötürü değil, elde kitap o ne havalar öyle, sarma sigara içmeler… ağza şamar atmalık bir karakterdi. call me by your name’de de elinden kitap düşmezdi ama entelektüel oldugu anlaşılıyordu. bu filmde elde kitap olmamış ya da yönetmen her elde kitap olanın dolu bir insan olmadıgı güzelce vermiş. mesajı aldık greta hanım.

yüksek beklentiye girilmezse güzel film. frances ha havası normal olarak var. mistress america’yı izlemedim ama o filmin havası da var. greta gerwig’e, noah baumbach epey etki etmiş. aynı tarz filmler.