La Stanza Del Figlio

bazen insan sıradanlığın kıymetini bilemiyor sanırım. bahsettiğim şey rutinler değil. gün içinde yapılan sıradan şeyler; ev içinde ailece yenen yemek, elinde telefon boş boş koltukta oturan insanlar, öylesine amaçsızca yapılan sokak gezintisi. bu sıradanlığın içinde olan insanlardan birisini sonsuza kadar kaybedince herhalde o sıradan şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlıyor insan. böyle söyleyince de bomboş motivasyon konuşması gibi oldu ama öyle. 

sabah son dakika oğlunuzla olan aktivitenizi iptal edip işe gidiyorsunuz, oğlunuz başka bir plan yapıp arkadaşlarıyla her zamanki gibi dalışa gidiyor, kızınızı basketbol antrenmanına bırakıyorsunuz… hayatın olağan akışı böyle bir şey; herkes bu akışta hayatına devam ediyor. derken bir telefonla oğlunuzun vefat haberi geliyor. bütün sıradanlıkların ne kadar anlamlı olduğunu; sıradan olsa da sıradanlığın değerli olduğunu fark edildiği anlar silsilesi insanın peşini bırakmıyor. üzücü tabii bunlar ama hayat böyle bir şey.

herhalde gün içinde günlük sıradan şeylerin anlamı pek olmuyor; sanki manasız, değeri yokmuş gibi geliyor. çünkü hep aynı; koltukta bos bos oturmak her an yapılan bir şey. mostar’dan neretna’nın serin sularına atlamaya verilen anlam kadar kıymetli olmuyor tabii. ama yine de boş boş oturmanın kıymeti de var. kaybedince anlamlı oluyor. kaybedince anlamlı olan bir şey eldeyse o zaman o da anlamlıdır. 

güzel filmdi. yer yer biraz sıkılmadım değil tabii ama onu hafta sonunun vermiş oldugu gevsekliğe yoruyorum.

Antonia

– eğri parmak nerede? herkes nerede?

+ eğri parmak’ın cesedi yakıldı ve külleri yeryüzüne saçıldı. hiçbir şey tamamen ölmez. daima bir şeyler kalır, onda yeni bir şeyler büyür. nereden geldiğini, neden var olduğunu bilmeden yeni bir hayat başlar.

 – ama neden?

+ çünkü hayat yaşamak ister. 

– cennet yok mu peki?

+ yapabileceğimiz tek dans bu.

Kajillionaire

bir filmin kötü olmasından daha kötü bir şey varsa o da herhalde komedi diye açılan filmin komedi filmi olmamasıdır. komik olmaması problem değil. ben gülmesem de başkası gülebilir. ancak komedi olmaması herhalde daha büyük problem. bu da öyle filmdi.

kajillionaire, izlerken epey sıkıldığım bir film oldu. çekirdek bir ailenin anormal geçim problemi anlatıyor. bol bol aile draması var. ilgi gösterilmeyen çocuk. bir honey bile dememişler. çocuk değil adeta anne ve babanın iş arkadaşı. aile neden o durumda hiçbir fikrim yok. filmde o kadar havada duran konu var ki insan haliyle filme bir mana veremiyor. melanie keza neden birden aileye katılıyor onu da anlamadım.

özetle birçok şeyi anlamadığım film oldu. belki bir alt metin vardır filmde ama çok sanmıyorum. kötü film.

Nasipse Adayız

kitapçı gezerken zaman zaman kitabı görüyordum, dikkatimi çekiyordu ama alıp okumuyordum. sadece nasipse adayız özelinde değil, ercan kesal’ın diğer kitaplarına karşı da aynı tutumum vardı. nedense kendisinin kitaplarını okuma isteği bende olmuyor. birkaç yazar daha var, dikkatimi çekse de okuma isteğim yok. 
filme gelecek olursak bazı noktalar fazla karikatürize olsa da gerçeklik payı oldukça yüksek. kıyısından köşesinden dernekçilik, yerel yönetimlere bulaşmış insanlar işlerin filmde anlatıldığı olduğunu bilir. zaten türkiye’de genel olarak belediyeleri özellikle batıdaki ilçeleri hemşeri dernekleri yönetiyor. onların isteklerini, taleplerini tatmin ettikten sonra hatırı sayılır oy alabiliyorsunuz. büyük mahallelerin muhtarları önemli olabiliyor. tek bir dedikoduyla seçilme şansınızı sıfıra çekebiliyorlar. işler böyle yürüyor. düğün salonlarında düzenlenen geceler, yemekler kıçı kırık muhtarların peşinde dolanmalar, ilçedeki güçlü tarikatların liderleri önünde el pençe durmalar… türkiye gerçekleri. doğuda işler nasıl işlediğini pek bilmesem de batıda böyle işliyor. adaylar zaman zaman selam dahi vermeyeceklere insanlara büyük tavizler verebiliyor. her şey seçilebilmek için.
film kültür bakanlığı destekli… acaba filmde muhalif partiden seçime giren aday yerine iktidar partisinden aday görsek aynı yine olur muydu? ya da bir numara malum şahıs olsaydı… zannetmiyorum. gerçi filmin politik mesaj dozajı çok yerinde. bu iyidir, kötüdür diyerek ahlak dersi verilmiyor. işler böyle yürüyor diyerek durum ortaya konuyor ki; gerçekten öyle yürüyor. ahlak dersi vermiyor diyorum ama film boyunca yaşanan ahlaksız net bir şekilde hissediliyor. izleyiciye geçiyor.
 ercan kesal’ın ilk uzun metraj filmi. netflix’te görmeye alışkın olmadığımız özgünlükte bir film. gerçek hayattan uyarlanan filmleri seviyorum. bu da onlardan bir tanesi. kusurları olsa da iyi film.

Sala samobójców. Hejter

2020 polonya menşeyi, netflix yapımı film. ingilizceye the hater olarak çevirisi yapılmış. tesadüfen netflix üzerinde denk geldim. konusu ilgimi çekince izlemek istedim. 

sınıfsal farklılıkların, kutuplaşmanın, sosyal medyada yer alana içeriklere kontrolsüzce kapılıp gitmenin nelere yol açabileceğini gösteriyor. 
tomasz, bir hukuk öğrencisi. kendisini ait gördüğü sınıfın küçük görülmesi, filmin henüz çok daha basında yemek yemesinin, konuşmasının küçümsenmesi onu içten içe toplumun elitlerine karşı dolduruyor. tabii bu aslında işin tuzu biberi… öncesinde sevdiği kız tarafından fark edilmemesi, okuldan kendince sebepsiz yere atılması tomasz’ın öfkesinin birikmesine sebep oluyor. son olarak burs aldığı elit aile tarafından aşağılanması, oraya ait görülmemesi öfkesinin patlamasına yol açıyor. 
son mahalli seçimlerde sosyal medyada birbirini karalayan partilere çok denk geldik. bunu kör göze parmak olanı ekrem imamoglu’na karsı yapılan saldırılardı. youtube reklamlarında, sosyal medyada sistematik olarak imamoglu kötülendi, yıpratılmaya çalışıldı. tomasz da girdiği pr ajansında benzer işe soyundu. rakip adayı kötüleyerek hatta toplumu kutuplaştırarak, toplumda infial yaratarak bir tarafı bezdirmeye uğraştı. ikiye bölünmüş, zıt taraflarda bulunun iki grup sosyal medya ajansları tarafından rahatlıkla piyon gibi hareket ettirilebiliyor. içinde yara olan insanların, yaraları kaşınarak onlardan nasıl bir canavar ortaya çıkabileceğini çok güzel anlatıyor film.
türkiyede de bazı partilerin trollük için ayrı birim kurduğunu, bunun için ek bütçe ayırdığını biliyoruz. yalan ve sistematik haberlere kitleleri rahatlıkla organize ettiklerine artık sürekli şahit oluyoruz. insan ister istemez filmdeki benzer hikayenin türkiyede de var olabileceğini düşünüyor. zemin olarak türkiye sosyal medya yönlendirilmelerine çok müsait. sabah, aksam sosyal medya ile yatıp kalkan, sosyal medyada gördüğü içeriğin doğruluğuna pek takılmayan insanlar bu işler için biçilmez kaftan.
film sürükleyici, derdini çok iyi anlatılabiliyor. süresi biraz uzun gibi dursa da sıkılmadan, rahatlıkla izlenebiliyor. elbette mantık hataları olabilecek yerleri yok değil. ancak filmin bütününe iyi bir film olduğunu rahatlıkla söylenebilir.

Uzak İhtimal

filmi çok daha önceden izleyecektim ama mahmut fazıl coskun’la ahmet hakan’ın kardes olduklarını öğrenince bir anda filmden de soğumustum. zira ahmet hakan fazlasıyla irrite edici bir insandı benim için. bu yüzden kardesinin yapmıs oldugu filme karsı da soğuklugum olusmustu. oysa nadir sarıbacak’ı izlemek istiyordum; o zamanlar olmamıstı. sonrası kendisi fetö pesine abd’ye gittiğini öğrendim. acaba ne yapıyor diye merak edip instagram’ına bakındım. bir fotoğrafta cansız mankenleri arabanın arkasına atmıs gidiyordu. sanırım iş kurmus, orada hayatını bu sekilde idame ettiriyor. daha fazka hayatıyla alakalı detaya ulasmak mümkün değildi. acayip hayatlar.

filmi mubi’de gördünce izlemek istemediğim dönem aklıma geldi. öncede daha anlayışsız, daha tahammülsüz bir insandım sanırım. tabii eskiden derken bahsettiğim zaman dilimi üniversite yılları… daha heyecanlı ve daha tahammülsüz. insanların yaptıklarını kendi nedenlerimle yargılayan ve onlara açık kapı bırakmayan biriydim. klasik üniversiteli gibi aslında. şu an daha düz yaşıyorum. kim ne yapıyorsa yapsın. ahmet hakan da…

film, istanbul’a tayin olan bir müezzinin kapı komususu hıristiyan bir kadına duydugu aşkı anlatıyor. sakin bir film. belki de gülen cemaatinin dinler arası diyalog faaliyetinin bir ürünüdür. orayı bilemiyoruz tabii. bu yüzden işin nadir sarıbacak ve fetö tarafını bir tarafa bırakıyorum.

yer yer klişeler olsa da hoş film. böyle sakin filmleri izlemeyi seviyorum. uzaktan baka baka sevmek, bunu hissettirmek hoş duygular. hem nadir sarıbacak hem de görkem yeltan güzel oynamıs. ikisi de girdikleri rollerin haklarını vermis. belki karakterlerde var olan utangaçlıklar olmasa biraz daha yakınlık kurulabilse, daha iyi olabilirmis ama filmin adı bile uzak ihitmal olunca böyle bir şeyin olması da zor olurdu. fotoğraf karesinde bile utana sıkıla yan yana gelen iki insanın hayatı; bambaşka, farklı dünyalar.

sevdiğim bir film oldu.

Ma vie en l’air

uykum kaçıtıgı için izleyecek basit bir film arıyordum. bu kadar keyif alacağımı bilsem daha önce izlemek isterdim. hiçbir beklenti olmamasına rağmen iyi çıkan. filmleri ayrı seviyorum. iddaa’dan ufak tefek bir şey kazanmak gibi; o an gereğinden fazla mutluluk veriyor.

filmde mario cotillard da var. harika kadın. filmde o kadar önplana çıkmıyor. film bir süreden sonra onun etrafında dönüyor olsa da çok fazla filmin içinde göremiyoruz. ama gördüğümüz kadarı da yetiyor.

yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların basında insanın geçmişten sıyırlıp büyümesini anlatlıyor. insan kendisinden de bir şeyler bulabiliyor. her ne kadar insan geçmişini geride bırakmaya çalışsa da, önüne bakmayı düşünse de filmde alice’in dediği gibi ölüm döşeğinde insan gerçekten doğru insanla evlenip evlenmediğini anlar sanırım. o ana kadar doğru bildiğimiz yanlış, yanlış bildiğimiz doğru olabilir. işte bu yüzden aslında çok da fazla düşünmeye gerek yok gibi. zaten öleceğimiz bir anda öğreneceğimiz doğruyla hayat boyu yaşamak çok cazip bir yaşam değil.

arabada kapı açma testi, kobe ineği, neden tuvalatte bir şeyler okuruz filmden öğrendiğimiz gereksiz ama eğlenceli ayrıntılar. ford mustang şarkısını ilk kez duydum, çok güzeldi. senaryo zaman zaman daldan dala gibi olsa da çok güzel filmdi.

Ma vie en l'air

uykum kaçıtıgı için izleyecek basit bir film arıyordum. bu kadar keyif alacağımı bilsem daha önce izlemek isterdim. hiçbir beklenti olmamasına rağmen iyi çıkan. filmleri ayrı seviyorum. iddaa’dan ufak tefek bir şey kazanmak gibi; o an gereğinden fazla mutluluk veriyor.

filmde mario cotillard da var. harika kadın. filmde o kadar önplana çıkmıyor. film bir süreden sonra onun etrafında dönüyor olsa da çok fazla filmin içinde göremiyoruz. ama gördüğümüz kadarı da yetiyor.

yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların basında insanın geçmişten sıyırlıp büyümesini anlatlıyor. insan kendisinden de bir şeyler bulabiliyor. her ne kadar insan geçmişini geride bırakmaya çalışsa da, önüne bakmayı düşünse de filmde alice’in dediği gibi ölüm döşeğinde insan gerçekten doğru insanla evlenip evlenmediğini anlar sanırım. o ana kadar doğru bildiğimiz yanlış, yanlış bildiğimiz doğru olabilir. işte bu yüzden aslında çok da fazla düşünmeye gerek yok gibi. zaten öleceğimiz bir anda öğreneceğimiz doğruyla hayat boyu yaşamak çok cazip bir yaşam değil.

arabada kapı açma testi, kobe ineği, neden tuvalatte bir şeyler okuruz filmden öğrendiğimiz gereksiz ama eğlenceli ayrıntılar. ford mustang şarkısını ilk kez duydum, çok güzeldi. senaryo zaman zaman daldan dala gibi olsa da çok güzel filmdi.

The Revenant

türkçesi diriliş. inarritu’nun 2016 yapımı oscar ödüllü filmi. izleyeli epey oldu ama hakkında pek bir şey yazmamısım. 
uzun süredir izlemek istediğim filmdi. 2016 yılına ait ve uzun süredir izlemek istediğim filmi birkaç ay önce izleyebildim. bu kadar zamandır merak ettiğim bir şeyi yapmama engel olan durum nedir hiç bilmiyorum.
leonardo dicaprio’nun şeytanın bacağını kırdıgı film; en iyi erkek ödülü oscar’ı dicaprio’ya gitmis. aklımda kalan bununla beraber filmde dicaprio’nun canlandırdıgı hugh grass karakterinin ölmemesi aklıma geliyor. karda kışta nehire giriyor, ıslak ıslak yola devam etmeler, ayıyla boğuşmalar, yaralanmalara rağmen hayatta kalmalar… kırık bacakla yola devam etmek gibi türlü türlü saçmalıklar var. açıkçası filmden geriye kalan bunlar oldu bir de muhtemeşem doğa. filmi izlerken üşüdüm. 
filmde muazzam görüntüler var, oyunculuklar da harika ama hikaye biraz problemli. en azında hikayeyi ele alış biçimi mi denir artık her neyse o problemli… izlediğimde bu kadar da olmamalı dediğim çok sahne oldu. bacagı kırıldı tamam bitti artık herhalde biri gelir kurtarır diye düşünürken hugh glass anlam veremediğim şekilde dağ tepe, su, buz demeden yoluna devam etti. bu da bendeki gerçekçilik hissini ortadan kaldırdı. bu yüzden vasat bir film oldugunu düşünüyorum. dicaprio ödülü hak etmiş tabii ama genel itibariyle abartılmış, vasat bir film oldugunu düşünüyorum. tom hardy bile geride kalmıs dicaprio’nun oyunculugunun yanında. öyle bir sırtlama söz konusu. dicaprio’nun oyunculugu olmasa vasatın da altında altında film olabilirmiş.

Cinayet Süsü

ölüm dünya’dan dolayı beklenti oluşmuştu. malum ortama düşünce de sabah oturdum izledim. yer yer sıkıldım yer yer kah güldüm. beğendim mi? ölüm dünya kadar begendiğim söylenemez. kıstas o olunca biraz beklentinin altında kalıyor. ama kendi çapında iyi film. belki idare eder de denebilir.
absürt işler gerçeklikten kopunca film ya da dizi beni biraz sıkıyor. belli bir gerçekliğin içinde absürt işleri seviyorum. bu olay gerçekten günlük hayatta da olabilir demek istiyorum. tabii belki böyle olunca iş absürt olmaktan çıkıyordur. bilemiyorum. filmi izlerken yer yer bu hisse çok kapıldım. örneğin düğün konvoyunun ekibin peşine takılması gibi. 
filmi izledikten sonra yine eksi sözlük’te insanlar neler anlatmas, neleri linç etmis, hangi konularda birbirine girmis diyerek merak ettim. bayagı zıt kutuplarda bulunuyor insanlar. gri alan yok; beğenenler ve beğenmeyenler var. bu da haliyle sözlük içerisinde laf savaşına dövüşmüş. nesini begenmediniz be kardeşim! recep ivedik izleyenler bunu begenmez gibi abidik laflar edilmiş. recep ivek 1 bayagı beğendiğim filmdi bu arada… eğer ölümlü dünya olmasaydı cinayet süsü bu kadar siyah, beyaz etkisi yaratmayabilirdi. insanların bu celalinin, kavgasının ilk filmin seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandıgını düşünüyorum. 
senaryo, yönetmen pek anlamıyorum bu işlerden. oturmuş katilin yakalanmasını beklerken ortaya bambaşka bir mesele çıkmasına şaşırdım. bu durumdan bayagı hoşlandım. memleketin pis bir gerçeğini böyle komedi filmiyle çat diye yüze vurulmasını beklemiyordum. fikir olarak harika. sadece bundan dolayı bile film artı değer biniyor. 
sıkıldıgım bir nokta karakterler oldu. özellikle dizdar ve salih karakterleri bu iki oyuncunun üzerine yapışmış gibi. karakterlerin orijinalliği yok. nasıl anlatsam tam bilemedim. mesela ali atay, leyla ile mecnun sonrası oynadıgı işlerde hep mecnun gibi geliyor bana. aynısı feyyaz yiğit’te ve cengiz bozkurt’ta var. diğer işlerinde de hep böyleymiş gibiler.
film iyidir, hoştur. gayet güzel 2 saat izleniyor. yer yer sıksa da genel olarak idare eder bir filmdi.