Into the Night

içinde türk karakter olan yabancı dizileri izlemeyi seviyorum. dizi konusunda yumusak karnım diyebilirim. dizinin hem süresi hem de bölüm sayısı makul ve dizide türk olması izlemek için sebep oldu. bir çırpıda izledim tüm bölümleri.
bir doğa olayı oluyor ve güneşin doğdudu yerde yaşam yok oluyor. bu bilgiye bir şekilde vakıf olan italyan nato subayı brüksel’de uçak kaçırıyor ve olaylar gelişiyor. fıkra gibi ortam var uçakta; arap, türk, leh, fransız, rus vs. gün doğumundan kaçmak için sürekli batıya gidiliyor. uçakta yer olan her yolcunun kendi içinde hikayesi var. her bölüm basında dizideki baskın karakterlerin hikayesiyle açılıyor. 
hakkında çok da fazla bir şey yazmaya gerek yok. geçen gün baktıgımda netflix top 10’a girmiş. herhalde dizideki ayaz karakteri yüzünden, kendini ezdirmeyen, güçlü, sorumluluk alan bir türk karakteri yaratılmıs. kendisine ve ülkesine karsı yapılan tahriklere karsılık veriyor ayaz. bu da türk izleyiciyi dizide tutan ayrıntı olmus.
uçakla ve uçuşla alakalı tüm teknik saçmalıkları bir kenara bırakıyorum. uçağın peşinden kosup uçağa iniş takımları içerisinden giren birinin olması gibi saçmalıklar var. bunları bir kenara koyarsak zaman su gibi akıp gidiyor diziyi izlerken. öyle hiç sıkılmadan vakit geçirmek için bire bir dizi olmus. 

Unorthodox

mini dizi olması hasebiyle ilgimi çekti. twitter’da birkaç iyi yorum okuyunca bir çırpıda diziyi izledim. dizinin büyük bir bölümünün almanya’da geçmesi daha da dizinin içine çekti beni. alman yapımı ya da almanya’da geçen işleri seviyorum. 
dizi deborah feldman’ı kitabından uyarlama. gerçek bir hikayeye dayanıyor denilebilir. birebir gerçek olmasa bile böyle hikayelerin varlıgına şahit oluyoruz. yahudiliği çıkar, islam’ı ya da herhangi bir ülkeyi, milliyeti koy… hikaye değişmez. bu hikayeler hep var ve kötüsü hep var olmaya devam edecek.
açıkçası diziyi izlemeden önce hasidik yahudiliği bilmiyordum, yahudilik hakkında da çok bilgim yoktu. bildiklerim daha çok kulaktan dolma bilgiler ya da sağda solda izlediğim dizilerden, filmlerden kaynaklıydı. dizide anlatılan cemaatler hakkında hiçbir fikrim yok. bu tür cemaatlerin yobazlık kıyası yapılmaksızın islam’da da var.
insanın bir alana sıkışması, bir kabuktan çıkmaya çalısması çok zor. orada sıkısıp kaldıgının farkına varması bile acı veriyorken oradan çıkmaya çalısmak daha da acı verici oluyor. yaşadıgınız çevreyi reddetmek, toplumu reddetmek, en önemlisi kendinizi reddetmek kolay kolay her insanın yapabildiği bir şey dğeil. esty de kendisinin farkına varıp hem kendisini hem de yaşadıgı çevreyi, toplumu, kültürü reddedenlerden. yakov da aslında kendi durumunun farkında ama kendisine itiraf edemiyor. moische de durumunun farkında, kendini istediği hayata o cemaat içinde adapte edebilmiş. esty ise kendi kimliğini reddediyor. kendini bulmak, yaşamak istediği hayatı seçiyor. bu yola girebilmek cesaret işi… dizide yakov üzerinden özellikle o kabugu kırabilmenin ne kadar zor oldugunu görebiliyoruz. bu yüzden esty gibi olanlara olan saygı daha da artıyor.
çok sevdiğim dizi oldu. belki birkaç bölüm daha uzun olabilirdi. esty’nin almanya’ya gidişi oradaki hayata adapte olması çok hızlıydı. hayatında mahallesi dısına çıkmamıs, toplumdan bu kadar kopuk bir insanın bu kadar kolay uyum sağlaması kolay olmamalı. mini dizi olması sebebiyle belki buralar hızlı geçilmiş olabilir. bunun dısında genel olarak iyi diziydi.

The English Game

ingiliz dönem dizisi. futbolun amatör ve profesyonelleşme sürecini anlatıyor. diziyi izledikten sonra okudugum yorumlarda dizideki bazı karakterlerin farklı dönemlerde yaşadıgı ve dolayısıyla bazı olayların da dizide anlatıldıgı gibi olmadıgı belirtilmiş. dizi gerçekte olan bir olayı anlattıgı için gerçeklikten bu kadar kopuş dizinin izlenebilirliğini etkileyebilir. bende böyle bir durum olmadı zira diziyi izlemeden önce böyle biri durumdan haberdar değildim. böyle bir gerçektelikten kopuk durumunu bilseydim bile çok fazla etkileneceğimi düşünmüyorum. 
ingiltere futbolun beşiği… futbol kurallı bir oyun olmadan önce rugby tadında bir oyun. oyuna sahip çıkıp, belirli kurallar üzerinden oynanmasını sağlayan zenginler olunca 19. yy’da futbolda zenginlerin oyunu haline geliyor. hatta öylesine bir sahip çıkış ki ingiltere’de federasyon görevlileri aynı zamanda bir kulübün oyuncuları ve varlıklı insanlar. tabii bu varlık sahibi olma durumunun futbolla alakası yok. çünkü o dönemlerde futboldan para kazanmak oyunun ruhuna aykırı bir durum. zenginlik futbol dısından yapılan işten geliyor; pamuk tüccarlıgı, tekstil fabrikaları, bankerlik… oyuna kural getiren zenginler oyunun kendilerinin dışına çıkmasına istemiyor. oyunun ayaktakımı olan işçilerin eline geçmesinden endişe duyuyorlar ve bu konuda da gerekli ne varsa yapmaktan çekinmiyorlar. 
futbol 19. yy’da her ne kadar zenginlerin tekelinde gibi gözükse de oynanabilirliğinin kolay olmasının etkisiyle fabrika işçileri arasında hızla yayılıyor. dönemin turnuvası olan fa cup’a her sene birçok farklı işçi takımı basvuruda bulunuyor, turnuvada mücadele ediyor. bu takımların kupada görebildiği yer ise maksimum çeyrek final oluyor. çeyrek final sornasına işçi takımlarının gücü yetmiyor. 
darwen kulübü zenginlerin hegemonyasını kırmak için öncü oluyor. farbrikatör ve aynı zamanda darwen kulübü başkanı iskoçya’dan iki önemli oyuncu getiriyor. fergus sutter ve jimmy love. iki oyuncu o dönem için para karsılıgı oynayan ilk oyuncular. futbolun profesyonelleşme adımları… fergus sutter yeni takımda aldıgı rolle hem oyununun oynanışını hem de darwen sonrası blackburn’e giderek oyuna bakışı değiştiriyor. bu oyunun artık zenginlerin oyunu olmadıgını, işçilerin de söz sahibi olmasını sağlıyor. 
işçi takımı blackburn’in kupayı kazanması sansasyonel bir olay. işçi takımının çeyrek final sonrasını görmesi bile  mucizeyken kupa kazanması ütopik bir durum. bu olayların üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçse de oyunun zenginlerin tekelinde oldugu gerçeği değişmiyor. kulüplerin ekonomisi arasında daglar kadar fark var. bugünün en büyük kupası olan şampiyonlar ligi’ni düşününce çeyrek final sonrasında alt seviyeden bir takım görmek mucize. oyun tamamen zengilerin tekeline dönüşmüş durumda. işin çok daha kötüsü stadyumda bu oyunu takip etmek için üst ve orta gelir grubunda olmak gerekiyor. alt gelir grubunda olan insanların tribünde maç seyretme şansı pek yok. oysa geçmişe doğru gittiğimizde en azından bu oyunu stadyumda seyredebilmek lüks değildi.
diziye tekrar dönersek ve toparlarsak genel olarak begendiğim dizi oldu. sadece futbol sahnelerinde oyuncuların performanslarının yeterli oldugunu düşünmüyorum. oyununun oynanıs biçimi o dönemler bir topun pesine takılıp gitmek seklinde olsa da oyunculuklar daha iyi olabilirdi.

Atiye

bir türlü dahil olamadım dizinin içine. sürükleyici tarafı var, izleyip bitirdim ama genel olarak çok da olumlu konusamam. karakterler bana çok uzak geldi. atiye, ozan, cansu, erhan vs. tüm karakterler bana uzak geldi, herhangi bir bağ kuramadım. dizinin sürükleyici tarafı olmasa izlemeyi bırakırdım. 
dizinin tek olumlu tarafı göbeklitepe’ye karsı ilgimin olusması. internette birkaç okuma yaptıktan sonra kitap almaya karar verdim ama kitabın da baskısı tükenmis. klaus schmidt’in göbeklitepe kitabını su anda kitapçılarda ya da online olarak bulmak mümkün değil. sadece nadir kitap’ta bulunuyor, orada da kitaplar fahiş fiyatta. bu yüzden almadım ve pdf üzerinden okumaya çalısıyorum.
diziye tekrar dönersek; göbeklitepe’ye dikkat çekmesi açısından güzel ama karakterler ve oyunculuklar daha iyi olabilirdi. ancak yabancı izleyiciler için bunun sorun olacağını düşünmüyorum. fazla türk olmayan karakterler vardı. bu da beni biraz sıktı. izleyeli epey zaman geçtiği içi ayrıntılar pek aklımda kalmamıs ancak izlerken bu neden böyle, saçma olmus gibi düşüncelere çok sık girmiştim. genel olarak konuşacak olursam vasat bir diziydi.

Rita

uzun zamandır bir diziyi bu kadar hızlı sürede izlemedim. rita, netflix yapımı danimarka menşeili bir dizi. adını başroldeki karakteri rita’dan alıyor. rita, danimarka’da bir devlet okulunda öğretmen. 2 çocuguyla beraber okulun hemen yanından hizmetli binasında kalıyor. kirası uygun oldugu için. tabii hizmetli evi deyince akla gelen ev türünden değil. bizim buralar için birçok insanın iç geçireceği türden bir ev; bahçeli, dubleks, müstakil. oralar için makul evler sanırım.

bizim türkiye’de olsa diye bir söylem vardır. genelde yurtdısı gören yurdum insanı ya da yurtdısından bahsedilen bir konunun acayipliği, bizim burada olsa şöyle olur bağlamında kullanılıyor. genelde türkiye’nin olumsuz tarafı vurgulanmak için söylenir. daha kötü bir yer görüp bizim türkiye’de olsa söyle olur diyene denk gelmedi. bu yüzden çok sevdiğim bir söylem değil. her ülkeyi, her insanı kendi içinde değerlendrimek gerekir. burada faraklı mevzularda da konusunu geçirmiştim, bir ülkede turist olarak bulunmakla o ülkenin sistemine dahil olmak baska durumlar. uzun vakit geçirlen öğrenci değişim programları bile bir ülke hakkında yeterli gözlemi vermeyebilir. tatil yorumlarından ülke hakkında imaj çıkaracak olsak, turkiye hakkında turistlerin yaptıgı yorumlar hep olumlu olmustur. oysa tükiye’de yasayan birçok insan için durum hiç öyle olmayabiliyor. turistler tarafından hoşgörü, sıcaklık, misafirperver gibi yorumlarda bulunulan anadolu insanı, kendi gençleri için kırılmaz kabuk örebiliyor. toplumsal infial yaratan olaylarda anadolu yerle bir ediliyor. beklentiler farklı.

rita’yı izlerken zaman zaman bizim burada olsa demisliğim olsa da kendimi o duyguya çok kaptırmamaya calıstım. biliyorum ki davulun sesi uzaktan hos ama her ükenin kendi iç işlerinde de yasadıgı sorunlar olabiliyor. yalnız iç geçirdiğim durum eğitim hakkında oldu. rita’nin öğretmenlik yaptıgı kurum devlet okulu. öyle bir okul bizim memlekette benim diyen özel okullarda bile olmuyor ve yıllık ücretleri absürt olabiliyor. oysa diziden gördüğümüz kadarıyla gayet kendi halinde insanların çocukları öyle bir okula gidebiliyor ve eşit haklarından faydalanabiliyor. öğretmenlerin çocuklarla ilişkisi, velilerin öğretmenler ilişkisi, derslerin işlenişi ideal olan gibi gözüküyor. türkiye’de birçok şey değiştirmek isteniyorsa. çocukların eşit haklardan faydalanması saglanması degisimin basında geliyor. tabii bunun için toplumdaki gelir adaletsizliğinin giderilmesi gerekiyor. her toplumsal olay sonrası her şeyi bası eğitim olarak görülse de, esas problemin gelir adaletsizliği oldugunu düşünüyorum. türkiye, bunun önüne geçebildiği zaman diğer konuları daha rahat halledebilecektir.

dizideki ebeveyn, çocuk ilişkileri, arkadaslıklar çok takıldıgım konular değil. bunları görüp işte medeniyet diyemiyorum. kültür önemli olgu; aile yapısı, yetistirilme şekli farklı olabilir. ancak çocukların okul eğitmi konusunda insan batı ülkelerine imreniyor. daha sonra kendi aldıgı eğitimi düşününce, neden böyle sorusuna daha rahat cevap verebiliyor.

dizinin ilk sezonu bitti. ikinci sezonun iki bölümünü izledim. zaman zaman dizide saçmalıklar olsa da genel olarak kendini keyifle izletiyor. sanırım şu anda beşinci sezon yayında. 30-40 dakikalık bölümler var. tam aradıgım türde dizi. keyifle izliyorum.

Fleabag

vakit geçirmelik bir şeyler arıyordum. bir anda izlemeye basladım. aslında bir anda izlerken de bulmadım kendimi. özellikle vakit geçsin diye bir şey izlemek istediğimde uzun uzun dizi ya da film arıyorum. yine aynı bir arayış içindeyken, karsıma çıktı ve izlemeye basladım. bir kadının hayata karşı tutunma arayışı. tutunma, tutunamama yazınca arkadan agır dramlar gelebiliyor ama dizinin türü komedi. ödüllü bir komedi.

birinci sezonu izledim. ikinci sezondan da bir iki bölüm izledikten sonra unuttum gitti diziyi. nice diziler bende böyle heba oluyor. bir yere kadar izliyorum sonra öylece kalıyor. öylece kalma sebebi de dizilerin kendilerini tekrar etmesi. normal olarak tabii. sonucta tv series denilen bir şey… ama tabii bir yerden sonra sıkıyor bu tekrar işi. aynı karakterler, aynı olay döngüleri dönüp duruyor. dizi bir yere bağlanamıyor. mini dizileri ayrı bir yere koyuyuorum. anlatacağını kısadan veriyor.

yorumlardan anladıgım kadarıyla kadınların daha çok hosuna giden bir yapım. normal olarak. dizinin basrolunda kendi olarak var olmaya calısan bir kadın var. özgür, kendi işin yapan, baskasına muhtaç olmayan, kafasına estiği gibi yasayan… ama sadece kadınlara hitap eden tarafı yok dizinin. gayet herkes tarafından izlenebilir. epey eğlenceli. fleabag’in kendi kendine konusmaları, umursamazlıgı insanı hayata karsı şevke getiriyor. özgür olma ihtiyacı hissettiriyor.

şu an ikinci sezonu yayınlanmıs. akıbeti nedir bilmiyorum. ben birinci sezonu izledim. belki daha sonra ikinci sezonu da izlerim. büyük ihtimalle izlemem. ama izlediğim bölümler için konursam. izlemesi gayet keyifli, güzel, eğlenceli bir ingiliz serisi.

Chernobyl

çok fazla dizi izlemeyi seven bir insan değilim. sebebi uzun soluklu olmaları. genelde dizileri bir, iki sezon takip edebiliyorum; sürekli aynı şeylerin tekrarını izliyor gibi hissediyorum kendimi. bir iki sezondan sonra diziden kopuyorum. bu yüzden mini diziler benim için biçilmiş kaftan oluyor. dizilerde eğip bükülmeden konu, olay anlatılıyor.

chernobyl’i sevme sebeplerimden bir tanesi mini dizi olması. belki uzun soluklu iş olsaydı bu kadar içine giremezdim dizinin.diziyi dün bitirdim. bana göre mükemmel dizi. olayın kendisi baslı basına ilgi çekici, anlatım da güzel olunca ortaya böylesine mükemmel bir iş çıkıyor. mükemmel diyorum ama chernobyl faciasını bildiğim kadarıyla mükemmel diyorum. ya da sovyetler hakkında çok fazla şey bilmediğim için mükemmel diyorum.

sovyet bürokrasinin, yönetiminin, kurumlarının eleştirisi, kimilerine göre karalamaları komünizm üzerinden oluyor. ancak pekala biliyoruz, komünist olmayan birçok ülke bu dünyaya facialar, insanlık krizleri yaşattı. bu yasanan facialar anlatılırken ya da sorgulanırken sistem üzeriden eleştiri yapılmıyor, sistem üzerine gidilmiyor. genellikle eleştiriler kişiler, partiler ya da devlet üzerinden oluyor. kavramların inşa edildiği düzene laf edildiğini göremiyoruz. bundan dolayı chernobyl dizisinde devletin inşa edildiği sistem üzerinden yapılan eleştiriyi haksızlık olarak düşünüyorum. bu eleştirilerin bilinçli olarak getirildiğini, anti komünizm tadında olduguna kısmen hak veriyorum. kuşkusuz sovyetlerin kendi içinde problemleri vardı ancak sovyetler’in komünizm ile alakası olmasa bile böyle bir olayın yaşnma ihtimali vardı, devlet adamları muhtemelen yine benzer şekilde hareket edecekti. bu tip facialarda yöneticilerin davranış biçimlerinin sistem ile alakalı oldugunu düşünmüyorum. çünkü irili, ufaklı komünist olmayan ülkelerinde yaşattıklarında da devletlerin benzer tepkiler verebildiğini görebiliyoruz.

dizi imdb üzerinde su anda 9.7 gibi puana sahip. 153 bin kişi oylamış. şu dakikadan sonra düşse bile en kötü ihtimalle 9’a düşer. bu da diziyi tüm zamanların en iyi yapımlarına arasında rahat sokabiliyor. dizinin bu kadar sevilme nedeni kuşkusuz hikayenin ilgi çekiciliği, gerçekliği ve anlatımın güzelliği.

diziye yapılan eleştiriler genellikle dili üzerinden. neden rusça değil, ingilizce. açıkçası dil beni çok fazla rahatsız etmedi. rusça olsa da ancak bu kadar dizinin içine dahil olabilirdim. diğer eleştiri de anti komünizm üzerinden. buna kısmen hak verebiliyorum. dizi tamamen bu amaçla mı yapıldı bilemiyorum. ama diziyi yaparken faydanılan kaynaklar ve dizideki bazı sahneler gereksiz sistem eleştirisi üzerine girmiş.

oyunculuklar, çekimler, resimler muazzam. sinemada, dizide gerçek hikayelerin anlatılmasını zaten çok seviyorum. her ne kadar yapılacak eleştirileri olsa da her yönüyle benim için çok iyi dizi.

Deutschland 83

alman sinemasını seviyorum ama son yıllarda dizilerde de güzel işler yapmaya başladılar. geçmişleri karanlık olsa da işlenecek çok malzeme var. doğu ve batı almanya’da bu malzemelerden…

deutschland 83, doğu almanya’nın subay olan martin’i batı almanya’ya göndererek istihbarat toplamasını konu ediyor. farklı ülkelerin, sistemlerin kucağında iki ülke ve halk… soğuk savaşın kızgın oldugu dönemde martin rauch, batı almanya ordusunda nato raporlarını, ülkesi doğu almanya’ya gönderiyor. bu minvalde de doğu almanya, batı almanya’ya karşı harekat ve savunma planı hazırlıyor.

ilk sezon 8 bölümden oluşuyor. ikinci sezonunu izlemedim. genel olarak izlemesi keyifli olsa da hikaye aceleye getirilmiş. martin’e görev söyleniyor. annesi hasta olmasından dolayı kabul etmek istemese de istemeye istemeye görevi kabul ediyor. bir anda kendisini batı almanya ordusunda buluyor. orduda yüksek rütbeli bir komutanın emir subayı oluyor. hemen ajanlık yapmaya başlıyor. kapı kilidi açmalar, odalara böcek yerleştirmeler… 83 yılı olsa da güvenlik bu kadar zayıf olmamalı. martin’in batı almanya serüveni çok aceleye getirilmiş.

bir başka konu ise doğu almanya’nın anlatılışı… ayrıntılı bildiğim konular değil ama doğu almanya’da insanlar gerçekten dünyadan bu kadar bihaber mi yaşıyorlardı bilemiyorum. bir şeyin yasaklı olması, ona ulaşamamaktan ziyade dünyadan haberleri yokmuş gibi yasıyorlar. doğu almanlar sovyet güdümünde, onlar ne isterse yaparlar. standart hayat. bunun tam zıttı olarak ise batı almanya çok renkli; trendeleri bilen, her şeyden haberi olan ve bunlara ulaşabilen insanlar toplulugu. bu konuda dizi ne kadar gerçekçi merak ediyorum.

hikaye güzel olsa da senaryo biraz zayıf kalmış. hikaye daha ayrıntılı işlenebilirdi. özellikle martin’in batı almanya günleri ağırdan alınarak anlatılabilirdi. yine de farklı konu ve güzel hikaye oldugundan kaliteli iş olmuş.

Dogs of Berlin

almanya’da yaşadıgım kısa süre her ne kadar benim için tutunamama hikayesi olsa da iyi ki gitmişim dediğim büyük tecrübe oldu. daha farklı olabilirdi ama olmadı. gerçi zaman zaman neden gittim dediğim olmuyor değil ama genel duruma bakınca gitmekle, denemekle iyi yaptıgımı düşünüyorum. almanya’da yaşadıgım hayattan ötürü bu tip yapımlar; göç, göçmen, mülteci, iltica konuları ilgimi çekiyor.

dogs of berlin. 2018, almanya yapımı polisiye dizisi. hikaye, almanya’nın çok kültürü yapısının göbeği berlin’de geçiyor. dizi olabildiğince bütün yaralı parmaklara dokunuyor. net olarak sempatik gösterilen kesim yok ya da net olarak nefret objesi haline getirilen kesim de yok.

gurbetçi futbolcu orkan erdem’in öldürülmesi üzerinden hikaye yürüyor. orkan erdem, almanya’nın en ünlü, dünyanın en yetenekli futbolcularından birisi. berlin’de oynanacak almanya-türkiye eleme maçı öncesinde ölü olarak bulunuyor. dizinin ilerleyen bölümlerde anladıgımız kadarıyla orkan kendisini türk hissediyor ama profesyonel gerçekçelerle almanya milli takımını tercih ediyor. bu tercihinden dolayı türkler tarafından dıslanmıs, tepki çekiyor. göçmen bir futbolcu olması sebebiyle neonazilerin de tepkisini çekiyor. kendisini sevmeyen alman kitleyi tam olarak neonaziler olarak açıklamak da doğru değil. neonaziler açık açık ırkçılık yaparak kendilerini belli ediyor. bir de örtülü olarak ırkçılık yapanlar var. tanım ne kadar doğru oldu bilmiyorum. mesut özil’in kazanınca alman kaybedince göçmen cümlesi açıklayıcı aslında. orkan erdem zaman zaman alman, zaman zaman göçmen. almanya’da bir göçmen, başarılı oldugu sürece alman. aksi taktirde ne kadar alman olsa da hiçbir zaman alman değil. komiser erol’un milli maçta türkiye’nin attıgı gole sevinmesi göçmenlerin içindeki memleket hissiyatını gösteriyor. ne kadar alman olsan da içinde kendi özün oluyor. başkasın. erol, birçok kez alman oldugunu dile getiriyor ama hislerini hem stadyumda hem de stadyum dısında kendisini kutlamaların içinde buldugunda gizleyemiyor. türkiye’ye karşı duyguları açığa çıkıyor. orkan erdem için de bu geçerli. orkan’ın ölümü sonrası aileye haber vermeye giden polisler de bunu fark ediyor. aile evinde orkan erdem’in oynadıgı takımların formaları varken sadece almanya milli takımı forması yok. bu sanırım tek milliyetle büyüyen insanların kolay kolay anlayamayacağı bir konu. iki milliyetle, iki kültürle, iki ana dille büyüyen insanlar erişkin olduklarında kendilerini hangi ülkeye, kültüre ait hissettiklerine dair olan kafa karısıklıgı kolay anlaşılabilecek durum değil. bu kişilere, verdiklere kararlara, yaptıkları tercihlere sadece saygı duymak gerekiyor.

azınlık olmak, paranoya harmanlı gerçeklerle yaşamak, haklarının korunduguna inanmamak demek. orkan erdem’in abisinin polis soruşturmasına güvenmemesi adaleti türk çetesinde aramasına yol açıyor. ölen kişi türk olunca, türklerin tepkisini çekmemek için göstermelik bir türk polisin soruşturmayı yürütmesi, türkleri sakin tutarak olası olayların önüne geçmek isteniyor. bu durum, ülkedeki azınlıkların ülkenin adaletine olan güvensizliğini gösteriyor. çeteleşmeler de bu sebeple var sanırım. ait olamamak, dıslanmıslık duygusu… tarık amir aşireti, kovaç çetesi, motorsikletli türk çetesi kendi alanlarında hakimiyet kurarak önlerine bakıyorlar. ülkeye karşı bir duruş, cephe alış. illegal yollarla aranan meşruiyet.

dizinin değindiği başka konu neonaziler. hala varlar, örgütlüler. dizi elbette bir kurgu etrafında ilerliyor ama hitler hayranı almanların gizli saklı yasadıkları, var oldukları gerçek. polis kurt grimmer’in neonazi geçmişi ve hala neonazi olan ailesiyle olan bağları, neonazilerim kamusal alanda aktif olarak varlıklarını gösteriyor. özellikle günümüz politiğini düşününce dizideki neonazilerin bazı söylemlerine yabancı değiliz. grup lideri, grubu motive etmeye çalışırken berlin’de azınlık olduklarını, göçmenlerin memleketlerini istila ettiklerini, işlerini aldıklarını söylemesi günümüzde sık sık duydugumuz söylemler. bunları duymak için hudutun ötesine geçmeye gerek yok. ülkenin eğitimli oldugunu düşündüğümüz kitlenin toplandıgı bazı sosyal platformlarda, türkiye’de yaşayan göçmenlere, mültecilere söylenen laflar, dizideki neonazi söylemlerinden farklı değil. ırkçılık bir hastalık değil elbette, politik bir duruş. tabii ırkçı oldugunu bilene… bu yüzden sanki ırkçı oldugunun farkında olmayan insanlar ırkçılığı bilinçli olarak yapan insanlardan daha tehlikeli. yaptıgının ırkçılık oldugunu bilmeyen bir insana ırkçılık yaptıgı söylenince ne alakası var kardeşim, ben türkiye’yi, geleceğimi, çocuklarımı düşünüyorum cevabını alıyorum. ısrarla ırkçılık yaptıgını söylediğimde de ırkçıysam ırkçıyım, ülkemi sevmek ırkçılıksa ırkçıyım cevabı alıyorum. tehlikeli sular tabii.

alman devlet kurumlarındaki kokuşmuşluk; federasyonun, polisin, idarecilerin tutumları ayrı paragrafı hak ediyor aslında… ama şunu söylemek lazım. bir ülkede turist olarak ya da öğrenci değişim programıyla bulunmakla, bir ülkede yaşamak, ülke sisteminin içine girmek farklı durumlar. bir türk olarak berlin’de turist olarak gezmekle, berlin’de türk azınlık olarak yasamak bambaska iki durum. tatillerde, gezilerde batı dünyasının mükemmel tarafına hasret çekeriz. elbette yaşadıgımız ülkenin bizde bıraktıgı izler batı ülkelerine imrenerek bakılmasındaki etkisi büyük. yine de batı’nın kendi iç işlerinde birçok problem yaşadığını bilmek gerekiyor. batı ülkelerinin tatillerde görünenden farklı yüzü oldugunun bilincinde olmak gerekiyor. tabii böyle söyleyince hemen türkiye sanki çok mu güzel tepkisi alabiliyorum. bahsettiğim durum her ülkenin sisteminde, o sisteme ait olan insanlara yasattığı problemler var. almanya gibi imrenilerek bakılan ülkenin iç siyasetinde birçok problem oldugunu görüyoruz. biz, o sisteme dahil olmadıgımız için, almanya bizde hep yaya geçidine gelince duran insanların naifliği gibi ülke izlenimi bırakıyor. oysa gerçeğin hiç öyle olmadığını sisteme dahil olunca fark edebiliyoruz. türkiye’ye gelen turistlerin birçoğu anadolu misafirperverliğinden bahseder. çünkü o insan farklı bir sistemin içinde yasıyor. oraya ait, farklı problemleri olan bir ülkede yaşıyor. oysa türkiye’den siktir olup gitmek isteyen bir insana aynı soruyu sorsak, neler sayar kim bilir? bu saymalarda hatta sövmelerde de haksız değil. sadece bir yere gideceksek bile gittiğimiz yerde problemler olacağı aşikar. problemli bir dünyada yaşadıgımız için siktir olup gitmek yerine sadece gitmek daha iyi sanki…

La casa de papel

kayıtsız kalamadım ve izlemeye başladım. üçüncü bölümde diziyle alakalı bazı sıkıntılar oluşmaya başladı. dördüncü bölümü izlerken internet bağlantısında bir sorun oldu ve bölüm yarım kaldı. şu anda da daha fazla izlememe kararı aldım. izlememe sebebim de tam olarak şu, kardeşim şu aşk denilen naneyi her yere sokmak zorunda değilsiniz yahu. soygun yapıyorsunuz. aslında yapılan şey soygundan da öte, anormal bir şey. bunun için plana aylarca çalışıyorsunuz. darphane soyuyorsunuz, darphane… daha fazlasını yazmayayım spoiler olmasın ama bir aşk… her şeyi mahvetme noktasına getiriyor. izlediğim yere kadar durum böyle. devamında neler oluyor bilmiyorum. şu an hala içerideler. ama bunlar nası fevri davranışlar. tokyo’nun gaza gelmeleri, profesöre atarlanmaları. ne yapıyorsunuz kardeşim siz? aşk, sevgi güzel şeyler bunlar. herkes aşık olsun, sevsin, sevilsin, sevişsin ama bir soygunu yapın, işinizi görün sonra ne iş görüyorsanız görün. dışarıda bütün ispanya sizi konuşuyor, sizin aklınız hala nerede. seksle sorunu da olmayan milletsiniz ama anlamıyorum ki nasıl ateşli ruh hali bu. dizinin gidişatını tahmin edebiliyorum. dördüncü bölümün yarısını izledim. bu dizi buradan toparlanmaz. dram dozajı yükselecek muhtemelen. yeni aşklar doğacak. sevişmeler, seksler… böyle sürer gider. bu yüzden diziden tek beklentim umarım ifşacı çocuk ölür.