Bobby Robson: More Than a Manager

futbolu oyun olarak çok sevsem de, hafta sonu planı yaparkan öncesinde fikstüre baksam da futbolun futboldan öte bir anlamı olmadıgını düşünüyorum. tabii futbolun anlamı bazı insanlar için çok daha fazla. hayat memat meselesi haline getirenler de yok değil.

ingiliz arşivciliği malum. zaman zaman bizim memlekette bile olmayan görüntüler ingiliz arşivlerinden çıkıyor. yazılı ve görsel hafızaları çok kuvvetli. iyi arşivci olmaları da sanırım iyi belgesel yapmalarına etken. bizim memlekette benzer iş yapılacak olsa en büyük sorunlardan bir tanesi doğru görüntü, doğru resim bulamamak olabilir. belki bobby robson hikayesi kadar olmasa da bizde de gerek lokal gerek uluslarası güzel hikayeler var.

bobby robson belgeseli tarihte bir ileri bir geri giderek hikayeyi anlatıyor. robson’un barcelona günlerinden bir anda geriye giderek futbolculugu dönemine giriyoruz. oradan tekrar barcelona günlerinde derken belgesel akıp gidiyor. futbolu çok sevmeyen, ilgi duymayan insanlar için de izlenebilir olmuş. robson’ın hikayesi sadece futbolseverlere değil herkes için biyografik olarak yapılmış. zevkle, keyifle izleniyor.

futbol konusunda epey muhafazakar olan ingilizlerden böylesine çok kültürlü bir teknik direktör çıkması ve son derece başarılı olması nadir görülen bir olay. genelde ingiliz futbolcular, teknik direktörler kendi ülkeleri dısına çıkmıyorlar. bu cesareti gösteren nadir insanlardan bobby robson. ispanya’da, hollanda’da, portekiz’de şampiyonluklar elde ediyor. kuşkusuz en dikkat çekici olanı barcelona macerası. barcelona’yı hayali olarak görüyor. ağır ameliyat ve tedavi süreci sonrasında, doktorların futboldan kopmasını telkin etmelerine rağmen iyileştikten sonra barcelona’ya imza atıyor. tüm zamanların en fantastik oyuncularından ronaldo ile birlikte çalısıyor. ronaldo’nun büyümesine yardımcı oluyor. çalkantılı barcelona yönetimi, yönetim-taraftar krizi arasında kalıp kulüpten gönderiliyor. daha sonra gittiği diğer takımlarda da şampiyonluklar kazanarak futbolun diline ne kadar hakim oldugunu birçok kez kanıtlıyor.

dokundugu bir hayli isim var. lineker, gascoigne, ronaldo, shearer, mourinho… bunlar günümüz futbolunun yakından bildiği isimler. kuskusuz daha birçoğu vardır. özellikle gascoigne ve mourinho ile kurdugu ilişkiler muazzam. gascoigne’nin ve mourinho’nun onu anlatırken hissettikleri yüzlerinden anlaşılıyor. onlar için bir futbol figüründen öte hayatlarına yön vermiş büyük bir idol, karakter…

ingiltere’de ipswich town’ı yıllardır çalıştırmasına rağmen çok fazla transfer yapmayarak, genç oyuncularla kupalar kazanması, taraftarı oldugu newcastle united’ı alıp bambaşka kulüp hüviyetine sokması onun ayrı hikayeleri… ama ingiltere milli takımı ile olan hikayesi çok trajik. 86 dünya kupası çeyrek final maçında maradona’nın tanrının eli ve herkesi çalımlayarak attıgı acayip golle arjantin’e elenmeleri, yine 90 dünya kupasında batı almanya’ya yarı finalde penaltılar sonucunda elenmeleri bobby robson için dramatik. ingiltere’nin belki de dünya şampiyonluguna en çok yaklaştıgı iki turnuva olarak nitelendirilebilir. elenmenin bu kadar dramatik olması birçok teknik direktör için dramatik olabilecekken, bobby robson ingiliz basınının ağır ithamlarına rağmen o durumdan çıkıp sayısız başarı elde etti.

futbol içinde yaşadıgı travmalar, yasadıgı sağlık sorunları olmasına rağmen birçok problemden çıkmaya başarabilmiş bir isim bobby robson. futboldan öte bir figür aslında. mourinho’nun robson için bir insan onu seven son insan öldüğünde ölür dese de alex ferguson’un robson için söyledikleri robson’un karakterini özetliyor…

bobby gibi iştahlıysanız kaç defa yıkıldıgınız değil, ve kötü günler geçiriyorsanız asıl önemli olan kaç defa ayağa kalkıp sorunları çözdüğüzdür. sonraki sabah daha önemli sabahtır. yarın, sizin gününüzdür.

Exit Through the Gift Shop

sokak sanatına ilgi duyan herkes banksy ismini duymuştur. ilgilenmese bile sosyal medya boyutuyla internetle haşır neşir olanlar da bu ismi duymuşlardır. banksy sokak sanatçısı. yaptığı işler binlerce dolara alıcı buluyor. son olarak ünlü bir resminin satıldığı müzayedede, tablo içerisine gizli bir öğütücü yerleştirip, tablo satıldıktan sonra resmin parça pinçik olmasıyla gündem oldu. tabii bunun son zamanların moda deyimiyle pr çalışması oldugunu söyleyenler de oldu. hatta güçlü ispatlar yaptılar. banksy eski banksy değil, o da artık herkes gibi söylemler fazlasıyla mevcut. bunlar beni pek ilgilendirmiyor su anda çünkü olaylara hakkında bilgim yok. aşırı bir ilgim de yok.

baksy kimdir, nedir bilinmiyor. tek bilinen başarılı bir sokak sanatçısı olduğu. bugün birçok insanın bildiği çalışmalar onun elinde çıkma işler. ünü epey yaygın. bu belgeselin de yönetmeni. yüzünü gözünü görmesek de kendisini ve yaptıgı işleri, sokak sanatı tarihini, nasıl büyüdüğünü ve kapitalist düzende değerlenmesini görebiliyoruz.

belgesel, mister brainwash mahlaslı thierry guetta isimli bir fransızın hikayesi aslında. ailesiyle beraber los angeles’da yaşıyor. ucuza aldığı kıyafetleri, elden geçirip çok değerliymiş gibi bir ürüne dönüştürüp yüksek fiyatlara satıyor. bunun yanında video çeken bir adam thierry. sokak sanatçılarının videolarını çekiyor. aslında genel olarak konu ne olursa olsun video çekmeyi seviyor ama daha sonra sokak sanatçılarına sarıyor. bu işlerin piri olan insanların videolarını çekiyor. banksy’nin de videolarını çekiyor. ona asistan gibi yardımcı oluyor. ufak tefek kendisi de sokak sanatıyla ilgileniyor. bir süre sonra banksy, thierry’den çektiği videoları istiyor. bunlardan bir belgesel yapılabileceğini söylüyor. thiery de bu işe koyulup, bütün arşivini tarıyor ve ortaya bir iş çıkarıyor. banksy bu işi beğenmeyip kendisinden kasetleri istiyor ve thierry’nin de sokak sanatıyla ilgilenmesini söyleyip başından savıyor. belgesel işini banksy üstleniyor. hikaye de burada başlıyor aslında. thierry sokak sanatına kendisini fazlasıyla kaptırıyor. sağdan soldan para buluyor, evini ipotek ettiriyor ve kendisine büyük baskı makineleri alıp bir atölye kuruyor. kendi ekibini ouşturuyor. ama o ana kadar ünlü değil. kendi çapında borçlarla iş yapmaya çalısıyor. ve en sonunda kendi sergisini açıyor. bu sergi içinmasraftan kaçınmıyor. evini yine ipotek ettiriyor. eski ilişkilerinden gelen yardımlarla sergi açılıyor. bu arada kendisine mr brainwash mahlasını buluyor. brainwash’un kim olduguna dair hiçbir fikir yok. sokak sanatında bilinmeyen bir isim. videoya çektiği sokak sanatçıları hatır gönül ilişkisiyle therry’nin sergisinin duyurusunu yapıyor. bu duyuruyu yapanlardan birisi de banksy. sergi gitgide herkes tarafından bilinir oluyor. dergilerin kapak konusu yapılıyor. merakla serginin açılışı bekleniyor. sergi açılış günü önünde kuyruklar oluşuyor. insanlar içeride ne ile karşılacağını da bilmiyor. sergi fazlasıyla ilgi görüyor. 2 gün açık kalacak sergi onlarca gün açık kalıyor. thierry binlerce dolarlık satış yapıyor. bütün sokak sanatçıları şaşırıyor. kimsenin beklediği bir şey değil. burada şu soru soruluyor. sanat nedir? kim karar veriyor? kendi halinde iş yapan bir adam bir nevi pazarlama çalışmasıyla, reklamla bilinen hale getiriliyor ve  işleri sanat olarak kabul görüp binlerce dolarlık alıcı buluyor. başlangıçta onun hikayesi gibi gitmese de sonunda bambaşka bir şey izlemiş oluyoruz

epey eğlenceli belgesel. ama bu belgesel hakkında da tartışma var. thierry karakterinin kurmaca oldugunu söyleyen insanlar mevcut. banksy’nin bütün olanı planladıgı, karakteri kendi yarattıgı söylentileri… banksy için, sokak sanatçısı olmayan bir insanın işlerine sanat diyerek binlerce dolar ödeyen insanları göstermek istemiş deniyor. bu kısımlar tabii muallak. gerçek de olsa kurgu da olsa eğlenceli belgesel.

Nuit et Brouillard

night and fog. türkçesi gece ve sis. rahatsız edici bir belgesel. izlediğim kaynaktaki görüntü kalitesinin iyi olmaması belki bir nebze olsun belgeseli izlememi kolaylaştırdı. yarım saatlik sürede birçok filmin, belgeselin vuramadığı kadar vuruyor. görüntüler gerçek. dolaylı bir anlatım yok. gerçek görüntülerle olan biten açık açık anlatılıyor.

savaş, ayrımcılık, masum insanlar, zoraki göç… bunlar her zaman var. su anda da var. o dönem nazilerin yaptıklarının çok ağır olması belki de bugün olanlara insanların bakısını hafifletiyor. yoksa su anda insanlar ölüyor, göçe zorlanıyor, işkenceye maruz kalıyor. bir de sorumluluk olayı var. kampta herkes kendince emir kulu… savaş sonrası yargılamalar başlayınca herkes topu atıyor. sorumluluk alan yok. ben sadece bana denileni yaptım. insani olmayan koşullar, istif halinde trenle götürülen insanlar, gaz odaları, denek olarak kullanılan insanlar… bugün ürünlerini kullandıgımız firmalar ürünlerinin denenmesi için kamplardaki insanları denek olarak kullanmış. nereden tutulsa elinde kalınan bir dönem. kadın saçların kumaş yapılması. kemiklerde gübre denemeleri. deriden sabun yapmaya çalışmalar.

tabii insan var oldugu sürece dozu değişse de bu tip olaylar devam edecek. kimisi sistematik, kimisi spontane… aklıma suriye’de kimyasal gazla öldürülen insanlar geldi. sorumluluğu hiçbir ülke almadı. herkes birbirini kınadı ve kimyasal saldırı yapılmadı, gazı rüzgar götürdü gibi sonuca varıldı. onlarca insan öldüğüyle kaldı. binlerce insan da bundan etkilendi. tüm bunlar dibimizde oluyor. duyuyoruz, görüyoruz. acı her dönemde var.

Icarus

icarus’u bir spor vlogunda duydum, izleme listesine attım. oscar ödüllerinde en iyi belgesel ödülü alınca bir an önce izlemek istedim. doping nasıl yapılır? yakalanmadan doping testlerinden nasıl geçilir? bu soruların cevaplarını bulabiliyoruz. bundan sonrası epey spoiler dolu.

icarus’un yönetmeni bryan fogel amatör bisikletçi. fransa’da amatör bisikletçilerin katıldıgı yarışmaya katılıyor. yanlış hatırlamıyorsam 12. oluyor. yarışmayı ilk sırada bitirenlerin farklı seviyede olduklarını görüyor. çalışarak oralarda bulunmanın zorluğundan bahsediyor ve sonraki sene doping yapmaya karar veriyor. bunun için iletişime geçtiği birisi ki; doping konusunda uzman ve her sporcunun doping yaptıgını iddia ediyor; fogel’a, grigory rodchenkov’un kendisine yardım edeceğini söylüyor. rodchenkov, dünya anti doping ajansı moskova sorumlusu. önemli bir isim. belgesel neredeyse onun üzerinden ilerliyor çünkü kendisi, doping yapan rus atletlerin doping testlerinin negatif çıkmasını sağlayan kişi. doping yapanları yakalamakla görevli bir numaralı isim, sporcuların testlerinin negatif çıkmasını sağlıyor. bu sayede rus sporcular, soçi’de, doping yaparak neredeyse 30 madalya almış.

belgeselin ilk yarısında fogel, rodchenkov gözetiminde sistematik şekilde performans artırıcı ilaç ve iğne alıyor. rodchenkov aynı zamanda fogel’ın testlerinin negatif çıkmasını da sağlıyor. fogel her ne kadar doping yaparak sonraki sene yarışsa da bisikletindeki problemden ötürü kötü derece elde ediyor. burada benim için önemli nokta var. fogel, doping yapmanın şampiyon olma garantisi olamayacağı minvalinde bir şey söylüyor. şampiyon sporcu olmak başlı başına meziyet işi. doping yapmak 12. adam motivasyonu gibi; eğer o saf yetenek yoksa, sporcu istediği kadar doping yapsın şampiyon olma ihtimali de yok.

belgeselin ikinci yarısı biraz farklı ve bazı insanlar tarafından en çok eleştirilen kısım. çekimler sırasında  rusya’nın doping olayı patlıyor ve belgeselin hikayesi farklı bir yere evriliyor. çünkü ortaya çıkan skandal sonucunda fogel’a doping konusunda yardımcı olan rodchenkov’a büyük suçlar atılıyor. belgesel bu yönde ilerliyor. rusya’nın, soçi kış olimpiyatlarında devlet destekli, organize şekilde doping yaptıgı ortaya çıkıyor. rusya’nın olimpiyatlara ev sahipliği yapması, milliyetçi duyguları kabartıyor. devlet politkası olarak maksimum madalya hedefleniyor ve bunun için illegal yollara girmekten geri kalmıyorlar. rodchenkov da sporcuların idrar numunelerini rus istihbarat görevlileri yardımıyla değiştirerek testleri negatif çıkarıyor. tabii bu suçlamalar rus hükümeti tarafından yalanlanıyor. rodchenkov abd’ye kaçıyor. yaptıklarını itiraf ediyor. rusya, rodchenkov’a ağır ithamlarda bulunsa da rodchenkov, direkt olarak spor bakanı yardımcısına bağlı oldugunu, onun da spor bakanına bağlı oldugunu söylüyor. spor bakanı da doğal olarak putin’e bağlı. tabii putin ve rus bakanlar bunları yalanlıyor. rodchenkov’un varlıklarına ve ailesinin pasaportlarına el konuyor. rodchenkov abd’de tanık koruma programına giriyor ve kimsenin bilmediği bir hayat yaşamaya başlıyor.

icarus’un oscar alması da ayrı olay. eleştirilere gelince, bazı kişiler söz konusu ülke rusya olmasa bu belgeselin ödül alamayacağını söylüyor. haliyle ödülün politik oldugunu dile getiriyorlar. haklılık payı olabilir. son yıllarda oscar ödüllerinde politik davranıldıgı hep söyleniyor. hatta bu sene de hangi manayla ödül verildiğini anlamadıgım del toro’nun da, trump’ın meksikalılar hakkında söylemlerinden dolayı ödül aldıgı dile getiriliyor. mantıklı zira the shape of water’dan daha iyi filmler vardı. ödül almasının arkasında başka bir sebep olmalıydı. icarus için de benzer söylemler var. ama her şeye rağmen iyi belgesel. özellikle, dopingin nasıl yapıldığı kısım beni çok içine çekti. ilerleyen zamanlarda daha da çok izlenmesiyle epey tartışma yaratacak potansiyele sahip.

Kedi

iki yıl önceydi, internette komikli kedi videosu izlerken belgeselden bir kesite denk gelmiştim. nedir ne değildir ayrıntılı bakınırken belgesel bende epey heyecan uyandırmıştı. daha sonra youtube’da istanbul cats diyerek bir arama daha yaptım ve birçok video gördüm. kediler, sürekli gözümüzün önüde oldugu için biz alıştık, hayatmızın bir parçası haline geldiler ama istanbul’a gelen turistlerin büyük ilgisini çekiyorlar. hatta wall streel journal mini bir belgesel-haber bile yapmış. altına gelen yorumlar da bir hayli ilginç ve güzel.

tekrar belgesele gelirsek… geçenlerde kedi’yi izledim. ben bu kadar profesyonel bir iş olacağını tahmin etmiyordum. çekimler çok güzel olmuş. kedileri sevmekten bağımsız film olarak iyi iş olmuş. kendi çapında yurtdışında da ses getirmiş. istanbul, derya deniz… kullanmak için o kadar çok malzeme var ki… ama nedense bu malzemelerin peşine pek düşülmüyor sanki. tabii bu biraz fikir meselesi olsa da özünde maddi bir olay. fikir olup destek bulamamak sinema sektöründe ciddi bir sorun sanırım. filmi çekecek bütçe olsa, gösterime sokacak salon lazım. ancak herhalde internetin bu kadar yaygın olmasıyla bu işlerde de değişim oluyordur. tabii bunlar tamamen şu an bende ışıldıyan fikirler, iyi bildiğim bir sektör değil; afaki konuşmalar. kedisever olarak, kendi hayatını bir yerlere tutundurabilse kedi, köpek herhangi bir hayvanın da hayatına yardımcı olacak bir insan olarak çok sevdiğim bir belgesel oldu.

Dear Zachary: A Letter to a Son About His Father

puanın hakkını sonuna kadar veren bir belgesel. sanırım çok fazla bilinmiyor. bilinmeme sebebinin de amatör bir ruhla ve imkanlarla çekilmiş olmasının etkisi olabilir. ruh ve imkanlar amatör olsa da kurgusu harika olmuş. gece gece çok kötü etkiledi. film olsa bu kadar etkilenmezdim. hatta gerçek bir hikayeyi anlatan film olsa yine etkilenmezdim. insanın ne kadar canileşebileceğini tanık oluyorsunuz. çocuk velayetleri her zaman sorun olmustur ama işlerin geldiği noktayı kesinlikle tahmin edemezdim. 
adalet, en iyi işlediği yerde bile zaman zaman problemli olabiliyor. öylesine bir kadına her şey göz önündeyken çocuk emanet edebilmek için ya çok iyi niyetli olmak gerekiyor ya da art niyetli… ortası yok. insanın olduğu her yerde, sistem genel olarak iyi olsa bile sorunlar çıkıyor. 
aynı olay benim basıma gelse herhalde hayatın geri kalanı benim için ıstırap olur. ama andrew’in ailesi içi öyle olmuyor. elbette çocukları için üzlüyorlar ve hayat eskisi gibi olmuyor ama aktivist tarafları ortaya çıkıyor. ben herhalde köşemde sessizce ölümü beklerim. daha fazla hayatı pek umursamazdım. bu şekilde olaylarla silsilesinden sonra hayata devam edebilme gücünü, mücadele gücünü insanın kendinde tekrar bulabilmesi muazzam bir şey.