Into the Night

içinde türk karakter olan yabancı dizileri izlemeyi seviyorum. dizi konusunda yumusak karnım diyebilirim. dizinin hem süresi hem de bölüm sayısı makul ve dizide türk olması izlemek için sebep oldu. bir çırpıda izledim tüm bölümleri.
bir doğa olayı oluyor ve güneşin doğdudu yerde yaşam yok oluyor. bu bilgiye bir şekilde vakıf olan italyan nato subayı brüksel’de uçak kaçırıyor ve olaylar gelişiyor. fıkra gibi ortam var uçakta; arap, türk, leh, fransız, rus vs. gün doğumundan kaçmak için sürekli batıya gidiliyor. uçakta yer olan her yolcunun kendi içinde hikayesi var. her bölüm basında dizideki baskın karakterlerin hikayesiyle açılıyor. 
hakkında çok da fazla bir şey yazmaya gerek yok. geçen gün baktıgımda netflix top 10’a girmiş. herhalde dizideki ayaz karakteri yüzünden, kendini ezdirmeyen, güçlü, sorumluluk alan bir türk karakteri yaratılmıs. kendisine ve ülkesine karsı yapılan tahriklere karsılık veriyor ayaz. bu da türk izleyiciyi dizide tutan ayrıntı olmus.
uçakla ve uçuşla alakalı tüm teknik saçmalıkları bir kenara bırakıyorum. uçağın peşinden kosup uçağa iniş takımları içerisinden giren birinin olması gibi saçmalıklar var. bunları bir kenara koyarsak zaman su gibi akıp gidiyor diziyi izlerken. öyle hiç sıkılmadan vakit geçirmek için bire bir dizi olmus. 

L’enfant

dardenne kardeşler’den bir film. 2005 yılında altın palmiye kazanmış. türkçesi çocuk. filmi izleyince neden filmin adının çocuk olduğu net anlaşılıyor. yirmili yaşlarının başında sokakları mesken tutan bir çiftin hikayesi. erkeğin de kadının da geçmişini bilmiyoruz. en ufak kırıntı yok. sanırım bunun önemli olduğu düşünülmediği için öğrenemiyoruz. sokakta kimsesiz bir insan gördüğümüzde onun bir ailesi olabileceğini düşünsek bile öğrenme ihtimalimiz olmuyor, belki de bundan dolayı ne bruno’nun ne de sonia’nın geçmişi hakkında bir şey biliyoruz. çok da önemli değil, bir eksiklik olarak görmüyorum. bruno’nun ve sonia’nın hayatında her şey mükemmel gidiyorumuş gibi bir de bebeği oluyor. film orada başlıyor zaten.
hangi yaşta büyümüş oluruz? bazı olayların insanları olgunlaştıdığına, o olayın sonucu ile birlikte insanın büyüdüğüne inanırım. annenin ya da babanın ölmesi… büyük bir hastalığı yenmek. bir mücadeleden galip çıkmak. ne olduğu değil, oradan çıkabilmek sanırım büyümekle alakalı. filmde de bruno’nun büyümesine şahit oluyoruz. sonia, herhalde anne olduğu için onun dünyası pas geçilmiş. babalığın öğrenilen bir şey olduğu düşünüldüğünden bruno üzerinden yürüyor hikaye. filmin adının çocuk olma sebebinin bebekle alakası olduğu kadar, bruno ile de alakalı oldugunu düşünüyorum. hatta bruno ile alakası bebek ile alakasından daha da fazla olabilir. bruno’nun çocuğu var ama hala çocuk. para kazanması, çocuğuna bakması gerekiyor ama yine çocuk. büyümüyor. hatta çocuğunu satıyor. sonia’ya çok paramız var, bir daha yaparız diyor. onun için çocuk yapılan bir şey. normal. ama öyle olmadıgını sonia’nın tavırları öğretiyor. bruno da büyümeye başlıyor. en nihayetinde de bruno’yu büyümüş şekilde görüyoruz. ortada bebek yok. filmin açılışında olduğu gibi kapanışında da bebek yok. çünkü filme adını veren bebek jimmy değil, bruno. bu bebek jimmy’nin hikayesi değil, bruno’nun yetişkinliğe adım atışının hikayesi.

büyümek, yaşla alakalı değil. yaşı başı alıp büyümemiş de olabiliriz. herhalde bedenen büyümek işin en kolayı. gelişine yaşanan hayat alıp götürüyor bedeni bir yere; bir de bakmışsın, saçlar ağarmaya başlamış. gerçi ortamlarda ırsi dersin, babanla mı tanıştacaksın sanki. çok da takılmamak lazım. hayat herkesi üzmeden büyütür umarım.

L'enfant

dardenne kardeşler’den bir film. 2005 yılında altın palmiye kazanmış. türkçesi çocuk. filmi izleyince neden filmin adının çocuk olduğu net anlaşılıyor. yirmili yaşlarının başında sokakları mesken tutan bir çiftin hikayesi. erkeğin de kadının da geçmişini bilmiyoruz. en ufak kırıntı yok. sanırım bunun önemli olduğu düşünülmediği için öğrenemiyoruz. sokakta kimsesiz bir insan gördüğümüzde onun bir ailesi olabileceğini düşünsek bile öğrenme ihtimalimiz olmuyor, belki de bundan dolayı ne bruno’nun ne de sonia’nın geçmişi hakkında bir şey biliyoruz. çok da önemli değil, bir eksiklik olarak görmüyorum. bruno’nun ve sonia’nın hayatında her şey mükemmel gidiyorumuş gibi bir de bebeği oluyor. film orada başlıyor zaten.
hangi yaşta büyümüş oluruz? bazı olayların insanları olgunlaştıdığına, o olayın sonucu ile birlikte insanın büyüdüğüne inanırım. annenin ya da babanın ölmesi… büyük bir hastalığı yenmek. bir mücadeleden galip çıkmak. ne olduğu değil, oradan çıkabilmek sanırım büyümekle alakalı. filmde de bruno’nun büyümesine şahit oluyoruz. sonia, herhalde anne olduğu için onun dünyası pas geçilmiş. babalığın öğrenilen bir şey olduğu düşünüldüğünden bruno üzerinden yürüyor hikaye. filmin adının çocuk olma sebebinin bebekle alakası olduğu kadar, bruno ile de alakalı oldugunu düşünüyorum. hatta bruno ile alakası bebek ile alakasından daha da fazla olabilir. bruno’nun çocuğu var ama hala çocuk. para kazanması, çocuğuna bakması gerekiyor ama yine çocuk. büyümüyor. hatta çocuğunu satıyor. sonia’ya çok paramız var, bir daha yaparız diyor. onun için çocuk yapılan bir şey. normal. ama öyle olmadıgını sonia’nın tavırları öğretiyor. bruno da büyümeye başlıyor. en nihayetinde de bruno’yu büyümüş şekilde görüyoruz. ortada bebek yok. filmin açılışında olduğu gibi kapanışında da bebek yok. çünkü filme adını veren bebek jimmy değil, bruno. bu bebek jimmy’nin hikayesi değil, bruno’nun yetişkinliğe adım atışının hikayesi.

büyümek, yaşla alakalı değil. yaşı başı alıp büyümemiş de olabiliriz. herhalde bedenen büyümek işin en kolayı. gelişine yaşanan hayat alıp götürüyor bedeni bir yere; bir de bakmışsın, saçlar ağarmaya başlamış. gerçi ortamlarda ırsi dersin, babanla mı tanıştacaksın sanki. çok da takılmamak lazım. hayat herkesi üzmeden büyütür umarım.