Euro 2024

daha hangi ülkenin kazanacağı belli olmadan üstü kapalı göndermeler siyasi kanattan gitmişti. cumhurbaşkanı erdoğan adil bir seçim yapılmasını istiyordu. bu söylemin alt metninden seçimin adil olmadığı düşüncesini çıkarabilirdik. yine cumhurbaşkanı mesut konusunu tekrar gündemi getirmesi, üstü kapalı ırkçılık göndermesi bel altı vurmaktan başka bir şey değildi. bunun yanında twitter’da takip ettiğim birtakım spor yöneticileri; bazıları müdür pozisyonunda, eleştirmeyi dahi yasaklamıştı. seçime günler kala, bu saatten sonra yapılacak eleştirinin balta görevi görmekten başka bir işe yaramayacağı düşüncesinde olanlar vardı. haklı gerekçelerle turnavının türkiye’de yapılmasını istemek kadar, yapılmasını istememek de sadece zıt bir düşünceydi. ben de zıt düşünce tarafındaydım. bu düşüncede olmamın tek sebebi de sürekli tesise para harcamanın bir şey getirmediğini düşünmem. eğer turnuvayı düzenleseydik ek harcamalar için 70 milyar lira harcanacağı söyleniyor. büyük para. şu şartlarda bu paranın çok daha verimli kullanacağı düşüncesi bile turnavayı istememek için bir sebep.

hoca verdi, ben aldım cümlesi öğrenciler arasında popülerdir. düşük not alınca hoca verir, yüksek not alınca öğrenci alır. bu da aslında başarısızlığı başka tarafa attığımızı somut örneği. uefa’nın seçimine yapılan eleştirilerde de benzer durum görülüyor. alamadık çünkü rakibimiz bizden daha hazırdı, daha tecrübeliydi, daha başarılıydı… alamadık çünkü eksiklerimiz var. ne kadar avrupalıyız tartışılır. türkler olarak sevsek de sevmesek de kültürel iktidar o taraf, bizim taraf değil. ne kadar oralıyız ve ne kadar oralı olmak için çabalıyoruz. hoş, oralı olmak gibi zorunluluğumuz da yok. neysek o olalım. başkaları tarafından oralı ya da buralı ilan edilmek çok önem arz etmemeli. ancak kendimizi bi yere yerleştirmeye zorluyoruz. almanya’nın kazanmasının elbette politik tarafı var. peki, türkiye kazansaydı bu karar tamamen sportif mi olacaktı? türkiye’nin sulu tarafının gazetecilerinden avrupa ayakta kalmaki için almanya’yı güçlendirmek istiyor, uefa da bu sürecin bir parçası minavlinde yorum yapıyor. bakış açısı böyleyse neden bu turnuvayı düzenlemek için aday olduk. o kadar yatırım yaptık. anlamak güç. başarısızlığımızı iteleme, başarısızktan kaçma huyumuzdan vazgeçmek gerekiyor sanırım. çok konusulan baska durum da sponsorlar öyle istedi. futbolun sanayileşmesi sanayisinde binlerce lira kazanan insanların, kendi televizyon programlarında ellerinde sponsorun verdiği kupalarla çay, kahve içenlerin bu yorumları yapması ironik. sponsorlar sayesinde o hayatlar yaşanıyor. bu oyun gelişiyor. elbette onların isteği seçim konusunda da önem arz edecek.

birçok konuda yetersisiz. yeterli lobi gücü sağlayamıyoruz. ülke içinde, ülke dışında politik sorunlar yaşıyoruz. tesis yapmayı gelişmişlik zannediyoruz. futbola tutkuyu sadece kendimizi duyduğunu sanıyoruz. hep iyi, yeterli olduğumu düşünüyoruz. her şeyin en güzelini hak ederiz ama bir türlü bize vermezler en güzelini. belki de hak etmiyoruzdur güzeli. uefa’nın kararının yüzde yüz hakkaniyetli oldugunu düşünmüyorum ama hak edecek kadar iyi oldugumuzu da düşünmüyoruz. karşımızda çubuk krakerle kandırılan bebek yok. artık türk yemekleri diyerek bir şeyleri yaptırabileceğimiz fikrinde vazgeçmemiz gerekiyor. önce kendi içimizi halledelim. kendi içimizde hakkaniyetli olalım. sonra başka taraflardan hakkaniyet bekleriz.

Scholl Kardeşler

birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günlerden ziyade sesini çıkaran insanlara ihtiyacımız var. her geçen gün ses çıkarmak daha da zorlaşıyor. işimi kaybederim, mesleğimi kaybederim, toplum ne der, benim çabamla değişecek mi sanki demeden kendi sesimizin duyulacağı yerin önemini düşünmeden o sesi çıkarmak lazım. tabii zor. yazması kadar icraati de kolay olsa keşke.

twitter’da boş boş parmak oynatırken bir tweete denk geldim. scholl kardeşler 75 yıl önce bugün hitler rejimine karşı geldikleri için idam edildiler. üniversite öğrencisiydiler ve nazilere karşı kurdukları die weisse Rose isimli grupla halkı nazilere karşı direnişe çağırıyorlardı. zamanın vatan hainleri, idam edilen insanlarını almanya bir pulla anmayı da eksik görmemiş. sanırım dünya zannedilenden daha çabuk dönüyor.

sophie scholl özelinde bir film de var. filmle alakalı yazmıştım. zaten scholl kardeşlerden ve kurdukları gruptan film sayesinde haberim olmuştu. o yazının son paragrafı bu postun da sonu olsun. insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

dünya’da nasıl adalet bekleyebiliriz, davalarını hakkıyla savunmaya çalışan bu kadar az kişi varken? ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. ama benim ölümüm niye sorun olsun ki; eğer insanlar bizim sayemizde uyanırlarsa ve harekete geçerlerse?

sophie scholl

Vallah Montag is Haram!

pazartesi fikstüründen şikayet eden frakfurt taraftarının dün akşam açtığı çokdilli pankart. türkçesi, vallahi pazartesi haram. mealen, pazartesi gününe maç koymayın. haklı tepki. daha önce yine frankfurt taraftarından 18.30 maçı için warum lan? tepkisi gelmişti.

kültür neydi? iyilikti, güzellikti…

Grbavica

bosna savaşı sonrası bir kadının hayata tutunma hikayesi. türkçesi esma’nın sırrı. 2006 yılında berlin’de altın ayı ödülü almış. yıllarca saklananan söylenemeyen bir sır. kadın olmanın zorlukları. tür olarak dram geçse de bir kadın filmi, aynı zamanda da bir savaş filmi. top, tüfek, silah, bomba, cephe olmasa da bana göre tam bir savaş filmi. patlayan bombalar, ölen insanlar, yurtlarını terk edenler savaşın bilinen tarafı. peki ya sonrası? savaşın getirdiği psikoloji ile yaşamak, insanın içerisinde patlayan bombalar, atılamayan sessiz çığlıklar… “insanlar savaş sırasında bile birbirini daha çok seviyordu.” filmden bir replik; savaş, bu cümleden daha iyi anlatılamaz herhalde.

son zamanlarda suriyeliler ile ilgili söylemler var. onları tekrar yurtlarına göndereceğiz deniliyor. bu söylemlerin üzerine böyle bir film izlemek iyi oldu. savaş zaten görünen bir şey, savaşın görünmeyen tarafı ise savaş bittikten sonra başlıyor. yine bir sahnede pelda, savaştan önce ekonomi okuduğunu ama savaş bittiken sonra takatinin kalmadığını söylüyor. hem okusam bile iş yok, haliyle okumamın gereği yok diyor. filmde sürekli oynanan futbol bahisleri belki bu yüzden. para kazanılmak zorunda, nasıl olduğu önemli değil, çünkü ihtiyaçlar, devam eden bir yaşam var. suriyeliler ile alakalı da bu minvalde düşünmek gerekiyor. ama onlar yiyip içip, nargile kafeler de eğleniyor. esma da savaş öncesinde tıp öğrencisi ama savaş bittikten sonra bir gece kulübünde çalışıyor. yeniden aşık olmaya çalışıyor.  hala içindeki savaşla birlikte yaşamaya devam ediyor. çünkü geçmiyor o psikoloji. akıp giden yaşama karışıyor. bir insanın içindeki yaşamını bilemiyorsun. neler gördü? nasıl yaşıyor? üzerinden yıllar geçmesine rağmen bulunan toplu mezarlar var. esma, pelda’ya eğer sen gidersen ve baban bulunursa onu kim teşhis edecek diyor. gitmek de zor, kalmak da… en zoru her şeye rağmen yaşamak.

esma bir sırla yaşıyor. o sır, gözünün önünde büyüyor. bir yerde o sırrın karşısına gecip kendisine hesap soracağını biliyor belki de. zordur böyle bir yaşam. onca olan bitenden sonra insanda bazı duyguların yeşermesi güç. bu yüzden savaş sonrası daha büyük bir savaş.

bunlar da filmin getirdikleri. bir bosna ilahisi ve saraybosna için yazılmış bir şarkı.

Toivon tuolla puolen

suriye’den kaçmak zorunda kalıp kendisini finlandiya’dan bulan bir adamın hikayesi. mülteciliği anlatan bir film. türkçesi umudun acı yüzü. uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi ama bir türlü izleyemiyordum. izlenecekler listesinde sürekli öne çıkmasına rağmen hep araya başka filmler karıştı. nihayet dün gece izleyebildim. ciddi bir derdi, meseleyi ajitasyona girmeden sakin sakin aktaran filmleri seviyorum; hem filmde anlatılan derdi anlıyorum, hem de film bana dinginlik veriyor. bu da öyle bir film oldu. kaurismaki filmleri sanırım böyle. daha önce le havre’ı izlemiştim. benzer hisse kapılmıştım. kaurismaki’nin diğer filmlerini de sıraya koydum en kısa sürede onları da izleyeceğim.

bir süre almanya’da yaşamıştım. benim için tabii sonu hüsranla biten bir tutunamama tecrübesi oldu. o başka bir post konusu olabilir. insanların avrupa’ya gitmek için yollara döküldüğü, kilometrelerce yolu yürüdüğü, sınırlara dayanıp polisle karşı karşıya geldiği, şiddet gördüğü buna mükabil politikacıların insanların hayatları üzerine pazarlık yaptığı, erdoğan’ın açarım kapıları dediği, avrupa’nın para vereceğiz kapıları açma dediği dönemde almanya’da yaşıyordum. büyük bir insanlık krizi. o zamanlar mülteci olmak ne demek yakından hissetmiştim. filmde pek girilmemiş ama en büyük problemlerden bir tanesi dil. bulundugunuz ülkenin dilini konusamadıgınız vakit bir uzvunuz eksik gibi oluyor. çok büyük bir problem. almanca öğrendiğim zaman kursa mülteciler gelmişti. devlet, kurslara giden mültecilerin parasını ödüyor, kurslar da mültecilere belli bir seviyeye kadar almanca öğretiyordu. tabii benim gittiğim kursun pek umrunda değildi. çeşitli odaları bozup sınıf yaptılar. üniversite öğrencilerini yarı zamanla işe alıp mültecilere almanca öğretmeye çalıstılar. görünüşte insanlar kursa gidiyorlar ama asıl faydayı kim sağlıyor? herhangi bir şikayet mekanizması yok. benim herhangi bir şikayetim dikkate alınırken, onların şikayetleri sallanıyordu. o şekilde kursları bitirdiler. kim kazandı? herhalde en kazançlı kurs çıktı. devletten parasını aldı, öğrencileri yarı zamanlı çalıştırdı, en düşük maliyetle en yüksek karını elde etti. özendiğimiz, gitmek istediğimiz ülkelerde de bunlar oluyor. hayatları ek gelir olarak görmek. filmde de işlenmiş bu, kötüler var ama her şeye rağmen iyiler de var.

mülteci olmak zor. göçmek zorunda kalmak zor. zorunda olma hali kötü… orada bir çiftle tanışmıştım, ikisi de öğretmen, çocukları için gelmişlerdi. yine fırında çalısan birisiyle tanıstım, suriye’de elektrik mühendisiymiş ama fırının temizlik görevlisiydi. ev taşımak için gelen suriyeliler, diğer göçmenleri epey kızdırıyorlar çünkü piyasayı düşürüyorlarmış. türkler, polonyalılara… polonyalılar, bulgarlara… en son gelen hep suçlanıyor piyasayı düşürdükleri için. hollanda’da seçim zamanı, hollanda’da bulunan bir türk kahvesinde röportaj yapıyorlar. türk, ırkçı wilders’a oy vereceğim diyor. sebep olarak da hollanda’ya çok fazla göçmenin geldiğini söylüyor. işleri etkileniyormuş. neresinden tutsak elimizde kalan bir düşünce. evi taşıyan suriyelilerden bir tanesi eski futbolcuymuş diğerinin de elektrik üzerine dükkanı varmış. dükkanı olanın durumu epey iyimiş ama bombardımanda apartmanı yıkılmış tamamen. gidecek yer yok. haliyle düşmüş yollara…

bir sahne vardı. sığınma talebinin reddedilme sebebi olarak halep’te savaşın olmaması minvalinde bir şey söyledi memur. o esnada da arkada halep’te çocuk hastanesinin vuruldugu haberi geçiyordu. neye göre savaş var, neye göre yok… bilinmiyor. bilinen tek şey zorluk. gitmek zorunda kalmak çok kötü. umut edenler, umudun acı yüzünü hiçbir zaman görmezler umarım.

Sophie Scholl – Die letzten Tage

gece uyumudan önce bir izleyeyim dedim, imdb’de watchlist’e bakındım durdum. zaten bir film izlemeden önce yarım saat hangi filmi izlesem diye düşünüyorum. bazen bu süre daha da uzayıp o film senin bu film benim geziniyorum internette ve sonuçta film izleyemiyorum. dün akşam internette gezinirken ekşi sözlük’te almanların rögar kapağı çalışması diye bir başlık gördüm. girdim hemen içeri baktım bir video. izledim yine hayran kaldım. onun etkisinden mi acaba bilemiyorum alman filmi izleyeyim dedim. film ararken de bu filmi gördüm.
almanlarda film yapacak konu bol. aslında bizim memlekette film yapacak konu bol ama bir türlü entrikadan öteye gidemiyoruz. o kadar güzel tema varken yıllarca zengin kız, fakir oğlan işlenmiş. hoş şu anda da pek fark yok. onca güzel konu hala duruyor ama pek işlendiği söylenemez. ya da işlense bile sanırım seyirci bulamıyor. hak yemeyelim şimdi, gayet güzel filmler var.
sophie scholl, die letzten tage, nazi döneminde bir grup üniversite öğrencisinin kurduğu die weisse rose isimli gruptan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. başlangıç sahnesinde grup üyelerini görüyoruz ama onlar flm boyunca pek karşımıza çıkmıyor. sadece içlerinden birisini mahkeme sahnesinde görüyoruz. film genel olarak scholl kardeşler etrafında gitse de esas olarak sophie’nin hikayesini anlatıyor. henüz 21 yaşında ve nazilerin en şaşalı dönemde nazi karşıtlıgı yapıyor ve en sonunda yakalanıyor, idama mahkum oluyor. idam demişkin sophie’nin orada söylediği bir söz var bana ahmet şık’ın hapisten çıktıgı zamanki söylediği cümleyi hatırlattı. belki ahmet şık bu filmi izlemiştir ve bu sahnenin etkisinde kalmıştır. belki de ben benzerlik için fazla zorluyorum. sophie, hakimin son sözünüz nedir sorusuna cevaben şöyle söylüyordu: yakında bizim durduğumuz yerde siz duruyor olacaksınız. ahmet şık da, oda tv davası kapsamında yargılanırken, silivri çıkışında bu komployu kuranlar cezaevine girecek demişti. daha sonra bu sözleri için de yargılandı ve beraat etti. şimdi ise yine tutuklu cezaevinde ve yine aynı şey rahatlıkla söylenebilir. umuyorum onu yargılayanlar bir gün onun bulunduğu yerde olacaklar.
insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf  vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Die Fremde

göç, göçmenlik, mülteci, gurbetçi… bu tip hikayeleri seviyorum. insanların hayata tutunma çabaları beni etkiliyor. belki kendim de bu çabayı kısmen gösterdiğim için zaman zaman kendimden bir şeyler görebiliyorum. bu tip filmlerde bazen görüş ayrılıkları olabiliyor. bu görüşler genelde siyah ve beyaz şeklinde oluyor. griye yer bırakılmıyor. bu film de biraz öyle. ama ben ne siyah tarafındayım ne de beyaz, gri bir film.
kadına şiddet, aile baskısı, ailenin kadına sırt dönmesi bizim milli meselelerimizden. kültürümüze işlemiş ve bu da problemlerin çözümünü epey zorlaştırıyor. bu filmde de kocası tarafından şiddet uygulanan bir kadının hayata tutunma çabası anlatılıyor. zamanında evlenerek almanyadan türkiyeye gelmiş bir kadının koca şiddetinden sonra tekrar ailenin yanına almanyaya dönüşü ve orada başına gelenler hikayenin ana konusu. umay kısmen hem şanslı hem de şansız bir kadın… şanssız kadın çünkü ailesi kendisine sırt çeviriyor. bununla beraber şanslı kadın, ailesi almanyada yaşıyor. bir telefonla alman polisi gece eve gelip umay’ı oradan ailesine rağmen alıp gidebiliyorlar. ancak film genel olarak bu gerçeklikte değil. hikaye sonuna kadar gerçek. gurbetçi aile tipi güzel özetlenmiş ama karakterler tam olarak oturmamış gibi geldi bana. bir yandan kızlarını dışlamaları gerekirken bir yandan da evlat deyip bağıra basmak lazım. bu duygu nedense hiç geçmedi bana. settar tanrıöğen ve derya alabora olmasına rağmen geçmedi. oysa yorumları okudugumda genel olarak oyunculuklar beğenilmiş. oysa bana karakterler çok zayıf geldi bu yüzden de oyunculukların kötü oldugunu düşünüyorum. ailedeki kardeşlerin biribirleriyle iletişimi yan karakterler daha iyi olabilirmiş. hikayenin iyi, karakterlerin zayıf olmasından dolayı benim için vasat bir film oldu. ancak filmi kötü bulanlar da var. kötü bulanların sebebi türklerin bu kadar yobaz gösterilmesine kızıyorlar. sadece aile olarak değil, mesela kardeşlerin bara gittiklerin sahneden bile türkler yobaz. sadece restoranda çalışan türkler iyi ama onlar da entegre olmuş gibiler. pek türk sayıldıkları söylenemez. bununla beraber türklerin dışında kalanların yani almanların çok iyi olarak gösterilmesine de kızılmış. klasik türk asıllı yabancı yönetmenlerin fon bulmak için başvurdukların yöntem olarak söyleniyor. bu konuda da kısmen hak verebilirim. çünkü maalesef fon yüzünden yönetmenler zaman zaman kendilerini propaganda aracı olarak kullandırtıyorlar. film en iyi kadın oyuncu, en iyi film gibi ödüller de almış… 
bu tip hikayeleri sevmeme rağmen genel olarak vasat bir film oldu. vasat bulma sebebim de türkleri aşağılıyorlar, yobaz gösteriyorlar sebepli değil. tamamen vasat karakterlerden ötürü. daha iyi bir senaryo ile daha iyi karakterlerle çok iyi film olabilirmiş.

Mercedes mon amour

filmi iki gün önce izlemiştim. film hakkında şimdi yazarım, birazdan yazarım diyerek bir türlü fırsat bulup birkaç kelime yazamadım. bugün galatasaray, trabzonspor’a kaybedince benim için de gerekli fırsat doğmuş oldu. sosyal medyadan, yorumculardan hatta internetten biraz uzak kalmakta fayda var.
bayram, münih’te çöpçü olmasına rağmen bmw’de bantta çalıştıgını söyleyen bir adam. işçi olması önemli değil, gerçi bir insanın işçi olmasında da problem yok, problem olan bayram’ın çalıştığı yerin kendisine bir hava getirdiğini düşünmesi. bmw olsun da ne iş olursa olsun… bugünün travması da herhalde yurtdışı olsun da pizzacılık yapmaya razıyımcılar. bunlar da baya baya okumuş çocuklar. onlar da kendi pencerelerinden haklı tabii. memleketin modern, okumuş bayramları. ülkeden siktir olup gitme hayali kuranlar. hiç yadırgamıyorum çünkü bunu ben de denedim. kısmen becerdim de ama sonra tutunamama sorunu baş gösterdi geri kürkçü dükkanına geldim. memleket her zaman içler acısı.
almanyada kaldıgım dönemde bayram gibilerini çok gördüm. arabasıyla hava atanlar, eviyle hava atanlar, bunlardan almanlarda bile yok diyerek hava atanlar, türkiyede aynı işte çalışanları küçümseyip almanyada o işi yapanlar… almanya tam anlamıyla bir bayram cenneti ve her yaş grubunda bu bayramlardan var. tunç okan, almancı karakterini muhteşem analiz etmiş. ne eksik ne fazla. tabii bu, o insanların suçu değil. daha önce yazmıştım. oraya ilk gidenlerin çaresizliği, yoklukta zorluk içinde büyüyen çocuklar, onların çocukları… almancı karakterinin yok olması için aradan sanırım bir iki nesil daha geçmesi gerekiyor bu da epey uzun bir süre demek.
filmi benim için kusursuz olmasını engelleyen iki büyük hata var. birincisi türkiyeye girişte, bir türk vatandaşından istenilen vize, ikincisi de ankara’ya eskihisar-topçular üzerinde gidilmesi. vapur sahneleri mükemmeldi ama hikayede tutarsızlık oluşturdu. buna rağmen sahnelerin güzelliği bu hatayı neyse kıvamına getirdi.

Sonbahar

sanırım üniversitelerde her zaman devrim yapmak isteyen, bu uğurda hareket eden, kendilerini bunu adayan gençler olacak. filmin anlattıgı dönemde de var, öncesinde de var, ben okuduğumda da vardı ve hala var… eylem yapan gençleri zaman zaman gördüğümüzde, arkadaşlarla konusu geçerdi; değer mi? biz kendi dünyamızda onların hayallerini imkansız görüyorduk ve gençliklerine yazık ettiklerini düşünürdük. öbür taraftan bakınca nasıl gözüküyor hiçbir zaman bilemedik. filmin bir yerinde eski dava arkadaşı yusuf’a “yaşamamız gerekiyormuş yaşadık, yine olsa yine yaşarız” demesi onları içinde buundukları duruma bakışlarını anlatıyor. bana imkansız gelen onlar için gerçekleştirilebilir, uğruna hayatın feda edilebileceği bir hayal.
film, hayata dönüş operasyonu dönemlerini anlatıyor. film içerisinde o zamanlardan gerçek görüntüler va, bu da filmin farklı bir yere koyuyor; belgesel havası oluşuyor. izlediğim kaynakta köyde konusun dilin altyazısı yoktu. sanırım lazca ya da gürcüce tam olarak bilmiyorum. anne ve yusuf arasında, anne ve komsular arasında geçen diyalogların hiçbir tanesini anlamadım. ancak anlamama rağmen hissettim. aklıma gönül yarası filmindeki meltem cumbul ile şener şen’in türkü sahnesi geldi. kürtçe bilmediği halde dinlediği türkünden etkilenen dünya, bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir diyordu. herhalde hissettiğim bununla aynı. yusuf’un annesinin konustugu hiçbir şeyi anlamama rağmen, annenin evladına karşı çarezisliği, üzüntüyü anlayabildim.
hayaller uğruna, dava uğruna bu çekilenlere, üzüntülere değer mi bilmiyorum. bunu bilmiyorum ama bu uğurda canlarını ortaya koyanlar, bedelini ağır bir şekilde ödeyenler saygıyı hak ediyor.

Das Boot

ne zaman izlemek için film seçmeye başlasam karşılaşıyordum ama bir türlü süresinden dolayı izlemiyordum. iki buçuk saatin üzerine çıkan filmlerde konsantrasyon problemi yaşıyorum. film ne kadar güzel olursa olsun bir yerde filmden kopuyorum. hele hele film vasat bir şeyse sıkılıyorum ve filmin sonunu bir türlü getiremiyorum. ama bu filmi ertelemekle büyük hayata yapmışım.
das boot, alman sinemasının başyapıtı desek yalan olmaz. döneminin en yüksek bütçeli filmi olmuş. bir ara holywood işin içine girecekmiş ama hikayeden taviz vermemek için vazgeçilmiş. iyi de yapılmış; filmde gereksiz kahramanlık ve hamaset yok. böylece dibine kadar savaş hissediliyor; karakterlerin korkularını, sinirlerini, heyecanlarını, mutluluklarını bütün saflıklarıyla hissedebildim.
savaş kötüdür. savaş içerisinde büyük kahramanlıklar olsa da kötüdür. das boot, bunu anlatan en iyi filmlerden bir tanesi olabilir. belki de en iyisi.