Keine Revolution auf nüchternem Magen!

almanyada yaşayan türk kültürünü birçok kişinin aksine seviyorum. tabii buradaki birçok kişi aynı gemide olmayanlar ya da suyun öteki tarafında olanları kapsıyor. bu grup temelde almanyada yaşayan türkler orada sol partileri türkiyede iktidarı ya da sağ partileri destekliyor diyerek, almanyada yaşayan türklere karşı anti tutum benimsiyor. bir zamanlar sanırım böyle düşünüyordum. elbette çok su aktı geçti, benim de fikirlerim değişti. birkaç kez burada da yazmıştım.
almanyada türkiyeye özlem duyan gurbetçilerin birçoğunun sosyalleşme yerleri camiiler. sadece ibadet amaçlı değil, dernek işleri için de kullanılır. camii derneğinin kahvehanesinde oturup muhabbet edilebilir, ülke gündemi yorumlanabilir, süper lig izlenebilir, ekseriyetle silex’te yapılmış lahmacun bulunabilir. zaman zaman özel günlerde kermes işleri olur. görseldeki kadın gibi doya doya türk yemekleri yiyebilirsiniz. fotoğrafı görünce camiilerde yapılan kermesler aklıma geldi.
fotoğrafı twitter’da gördüm. kadın kimdir, nedir bilmiyorum. küçük çaplı araştırmayla fotoğrafın dört yıl önce berlin’de 1 mayıs kutlamalarında çekildiğini buldum. sanırım 1 mayıs fırsat bilinip bir vakıf ya da dernek için evlerde yapılan hamurişleri satılıyor. 
görselde boş mideyle devrim olmaz yazıyor. boş mideyle herhangi bir şeyin olacağını zannetmiyorum ve sloganı sonuna kadar destekliyorum.

Unorthodox

mini dizi olması hasebiyle ilgimi çekti. twitter’da birkaç iyi yorum okuyunca bir çırpıda diziyi izledim. dizinin büyük bir bölümünün almanya’da geçmesi daha da dizinin içine çekti beni. alman yapımı ya da almanya’da geçen işleri seviyorum. 
dizi deborah feldman’ı kitabından uyarlama. gerçek bir hikayeye dayanıyor denilebilir. birebir gerçek olmasa bile böyle hikayelerin varlıgına şahit oluyoruz. yahudiliği çıkar, islam’ı ya da herhangi bir ülkeyi, milliyeti koy… hikaye değişmez. bu hikayeler hep var ve kötüsü hep var olmaya devam edecek.
açıkçası diziyi izlemeden önce hasidik yahudiliği bilmiyordum, yahudilik hakkında da çok bilgim yoktu. bildiklerim daha çok kulaktan dolma bilgiler ya da sağda solda izlediğim dizilerden, filmlerden kaynaklıydı. dizide anlatılan cemaatler hakkında hiçbir fikrim yok. bu tür cemaatlerin yobazlık kıyası yapılmaksızın islam’da da var.
insanın bir alana sıkışması, bir kabuktan çıkmaya çalısması çok zor. orada sıkısıp kaldıgının farkına varması bile acı veriyorken oradan çıkmaya çalısmak daha da acı verici oluyor. yaşadıgınız çevreyi reddetmek, toplumu reddetmek, en önemlisi kendinizi reddetmek kolay kolay her insanın yapabildiği bir şey dğeil. esty de kendisinin farkına varıp hem kendisini hem de yaşadıgı çevreyi, toplumu, kültürü reddedenlerden. yakov da aslında kendi durumunun farkında ama kendisine itiraf edemiyor. moische de durumunun farkında, kendini istediği hayata o cemaat içinde adapte edebilmiş. esty ise kendi kimliğini reddediyor. kendini bulmak, yaşamak istediği hayatı seçiyor. bu yola girebilmek cesaret işi… dizide yakov üzerinden özellikle o kabugu kırabilmenin ne kadar zor oldugunu görebiliyoruz. bu yüzden esty gibi olanlara olan saygı daha da artıyor.
çok sevdiğim dizi oldu. belki birkaç bölüm daha uzun olabilirdi. esty’nin almanya’ya gidişi oradaki hayata adapte olması çok hızlıydı. hayatında mahallesi dısına çıkmamıs, toplumdan bu kadar kopuk bir insanın bu kadar kolay uyum sağlaması kolay olmamalı. mini dizi olması sebebiyle belki buralar hızlı geçilmiş olabilir. bunun dısında genel olarak iyi diziydi.

BMW: The Escape

bmw, the escape kısa filmini almanya’nın birleşim gününde yayınladı. filmde bmw marka arabayla doğu almanya’dan batı almanya’ya kaçış anlatılıyor.
kaçmak. kaçmaya çalışmak.
dünyanın hala en büyük problemlerinden bir tanesi. bmw mutlaka bu filmden dolayı gururludur. almanya’nın birleşiminde de mutludur. ancak yıllar geçmesine rağmen hala her gün bir yerlerde insanlar kaçarken canlarından oluyorlar. film bir şeylerin düzeldiğini anlatsa da hala sınırlar var, hala insanlar yurtlarında özgürce yaşamıyorlar ve kaçmaya çalısırken ölüyorlar.
kapitalizm zaman zaman büyük yalan.

Bibiana Steinhaus ve İran

geçtiğimiz haftalarda oynanan bayern münih-augsburg maçı iran’da televizyonda yayınlanmamış. yayınlamama sebebi maçın hakeminin kadın olması. bibiana steinhaus almanya’nin önemli futbol insanlarından. başarılı bir hakem.

iran’a tepki olarak bayern tribünleri görseldeki pankartı açmışlar. “an der pfeife, am mikro, in der kurve: frauen sind teil des fussballs.” türkçesi, hakemlikte, mikrofonda, tribünde kadınlar futbolun bir parçasıdır. 

iran’da kadınlar futbolun hiçbir şekilde parçası değil. kadınlar ne sahada ne de tribünde yer alıyor. buna karsılık iran’da futbola ilgi duyan kadınların varlıgı biliniyor. genel olarak spora ilgi duyuluyor. hatta bununla güzel bir film var; offside. iranlı bir kadın taraftarın yasak olmasına rağmen maça gitmesini anlatıyor.

Deutschland 83

alman sinemasını seviyorum ama son yıllarda dizilerde de güzel işler yapmaya başladılar. geçmişleri karanlık olsa da işlenecek çok malzeme var. doğu ve batı almanya’da bu malzemelerden…

deutschland 83, doğu almanya’nın subay olan martin’i batı almanya’ya göndererek istihbarat toplamasını konu ediyor. farklı ülkelerin, sistemlerin kucağında iki ülke ve halk… soğuk savaşın kızgın oldugu dönemde martin rauch, batı almanya ordusunda nato raporlarını, ülkesi doğu almanya’ya gönderiyor. bu minvalde de doğu almanya, batı almanya’ya karşı harekat ve savunma planı hazırlıyor.

ilk sezon 8 bölümden oluşuyor. ikinci sezonunu izlemedim. genel olarak izlemesi keyifli olsa da hikaye aceleye getirilmiş. martin’e görev söyleniyor. annesi hasta olmasından dolayı kabul etmek istemese de istemeye istemeye görevi kabul ediyor. bir anda kendisini batı almanya ordusunda buluyor. orduda yüksek rütbeli bir komutanın emir subayı oluyor. hemen ajanlık yapmaya başlıyor. kapı kilidi açmalar, odalara böcek yerleştirmeler… 83 yılı olsa da güvenlik bu kadar zayıf olmamalı. martin’in batı almanya serüveni çok aceleye getirilmiş.

bir başka konu ise doğu almanya’nın anlatılışı… ayrıntılı bildiğim konular değil ama doğu almanya’da insanlar gerçekten dünyadan bu kadar bihaber mi yaşıyorlardı bilemiyorum. bir şeyin yasaklı olması, ona ulaşamamaktan ziyade dünyadan haberleri yokmuş gibi yasıyorlar. doğu almanlar sovyet güdümünde, onlar ne isterse yaparlar. standart hayat. bunun tam zıttı olarak ise batı almanya çok renkli; trendeleri bilen, her şeyden haberi olan ve bunlara ulaşabilen insanlar toplulugu. bu konuda dizi ne kadar gerçekçi merak ediyorum.

hikaye güzel olsa da senaryo biraz zayıf kalmış. hikaye daha ayrıntılı işlenebilirdi. özellikle martin’in batı almanya günleri ağırdan alınarak anlatılabilirdi. yine de farklı konu ve güzel hikaye oldugundan kaliteli iş olmuş.

Dogs of Berlin

almanya’da yaşadıgım kısa süre her ne kadar benim için tutunamama hikayesi olsa da iyi ki gitmişim dediğim büyük tecrübe oldu. daha farklı olabilirdi ama olmadı. gerçi zaman zaman neden gittim dediğim olmuyor değil ama genel duruma bakınca gitmekle, denemekle iyi yaptıgımı düşünüyorum. almanya’da yaşadıgım hayattan ötürü bu tip yapımlar; göç, göçmen, mülteci, iltica konuları ilgimi çekiyor.

dogs of berlin. 2018, almanya yapımı polisiye dizisi. hikaye, almanya’nın çok kültürü yapısının göbeği berlin’de geçiyor. dizi olabildiğince bütün yaralı parmaklara dokunuyor. net olarak sempatik gösterilen kesim yok ya da net olarak nefret objesi haline getirilen kesim de yok.

gurbetçi futbolcu orkan erdem’in öldürülmesi üzerinden hikaye yürüyor. orkan erdem, almanya’nın en ünlü, dünyanın en yetenekli futbolcularından birisi. berlin’de oynanacak almanya-türkiye eleme maçı öncesinde ölü olarak bulunuyor. dizinin ilerleyen bölümlerde anladıgımız kadarıyla orkan kendisini türk hissediyor ama profesyonel gerçekçelerle almanya milli takımını tercih ediyor. bu tercihinden dolayı türkler tarafından dıslanmıs, tepki çekiyor. göçmen bir futbolcu olması sebebiyle neonazilerin de tepkisini çekiyor. kendisini sevmeyen alman kitleyi tam olarak neonaziler olarak açıklamak da doğru değil. neonaziler açık açık ırkçılık yaparak kendilerini belli ediyor. bir de örtülü olarak ırkçılık yapanlar var. tanım ne kadar doğru oldu bilmiyorum. mesut özil’in kazanınca alman kaybedince göçmen cümlesi açıklayıcı aslında. orkan erdem zaman zaman alman, zaman zaman göçmen. almanya’da bir göçmen, başarılı oldugu sürece alman. aksi taktirde ne kadar alman olsa da hiçbir zaman alman değil. komiser erol’un milli maçta türkiye’nin attıgı gole sevinmesi göçmenlerin içindeki memleket hissiyatını gösteriyor. ne kadar alman olsan da içinde kendi özün oluyor. başkasın. erol, birçok kez alman oldugunu dile getiriyor ama hislerini hem stadyumda hem de stadyum dısında kendisini kutlamaların içinde buldugunda gizleyemiyor. türkiye’ye karşı duyguları açığa çıkıyor. orkan erdem için de bu geçerli. orkan’ın ölümü sonrası aileye haber vermeye giden polisler de bunu fark ediyor. aile evinde orkan erdem’in oynadıgı takımların formaları varken sadece almanya milli takımı forması yok. bu sanırım tek milliyetle büyüyen insanların kolay kolay anlayamayacağı bir konu. iki milliyetle, iki kültürle, iki ana dille büyüyen insanlar erişkin olduklarında kendilerini hangi ülkeye, kültüre ait hissettiklerine dair olan kafa karısıklıgı kolay anlaşılabilecek durum değil. bu kişilere, verdiklere kararlara, yaptıkları tercihlere sadece saygı duymak gerekiyor.

azınlık olmak, paranoya harmanlı gerçeklerle yaşamak, haklarının korunduguna inanmamak demek. orkan erdem’in abisinin polis soruşturmasına güvenmemesi adaleti türk çetesinde aramasına yol açıyor. ölen kişi türk olunca, türklerin tepkisini çekmemek için göstermelik bir türk polisin soruşturmayı yürütmesi, türkleri sakin tutarak olası olayların önüne geçmek isteniyor. bu durum, ülkedeki azınlıkların ülkenin adaletine olan güvensizliğini gösteriyor. çeteleşmeler de bu sebeple var sanırım. ait olamamak, dıslanmıslık duygusu… tarık amir aşireti, kovaç çetesi, motorsikletli türk çetesi kendi alanlarında hakimiyet kurarak önlerine bakıyorlar. ülkeye karşı bir duruş, cephe alış. illegal yollarla aranan meşruiyet.

dizinin değindiği başka konu neonaziler. hala varlar, örgütlüler. dizi elbette bir kurgu etrafında ilerliyor ama hitler hayranı almanların gizli saklı yasadıkları, var oldukları gerçek. polis kurt grimmer’in neonazi geçmişi ve hala neonazi olan ailesiyle olan bağları, neonazilerim kamusal alanda aktif olarak varlıklarını gösteriyor. özellikle günümüz politiğini düşününce dizideki neonazilerin bazı söylemlerine yabancı değiliz. grup lideri, grubu motive etmeye çalışırken berlin’de azınlık olduklarını, göçmenlerin memleketlerini istila ettiklerini, işlerini aldıklarını söylemesi günümüzde sık sık duydugumuz söylemler. bunları duymak için hudutun ötesine geçmeye gerek yok. ülkenin eğitimli oldugunu düşündüğümüz kitlenin toplandıgı bazı sosyal platformlarda, türkiye’de yaşayan göçmenlere, mültecilere söylenen laflar, dizideki neonazi söylemlerinden farklı değil. ırkçılık bir hastalık değil elbette, politik bir duruş. tabii ırkçı oldugunu bilene… bu yüzden sanki ırkçı oldugunun farkında olmayan insanlar ırkçılığı bilinçli olarak yapan insanlardan daha tehlikeli. yaptıgının ırkçılık oldugunu bilmeyen bir insana ırkçılık yaptıgı söylenince ne alakası var kardeşim, ben türkiye’yi, geleceğimi, çocuklarımı düşünüyorum cevabını alıyorum. ısrarla ırkçılık yaptıgını söylediğimde de ırkçıysam ırkçıyım, ülkemi sevmek ırkçılıksa ırkçıyım cevabı alıyorum. tehlikeli sular tabii.

alman devlet kurumlarındaki kokuşmuşluk; federasyonun, polisin, idarecilerin tutumları ayrı paragrafı hak ediyor aslında… ama şunu söylemek lazım. bir ülkede turist olarak ya da öğrenci değişim programıyla bulunmakla, bir ülkede yaşamak, ülke sisteminin içine girmek farklı durumlar. bir türk olarak berlin’de turist olarak gezmekle, berlin’de türk azınlık olarak yasamak bambaska iki durum. tatillerde, gezilerde batı dünyasının mükemmel tarafına hasret çekeriz. elbette yaşadıgımız ülkenin bizde bıraktıgı izler batı ülkelerine imrenerek bakılmasındaki etkisi büyük. yine de batı’nın kendi iç işlerinde birçok problem yaşadığını bilmek gerekiyor. batı ülkelerinin tatillerde görünenden farklı yüzü oldugunun bilincinde olmak gerekiyor. tabii böyle söyleyince hemen türkiye sanki çok mu güzel tepkisi alabiliyorum. bahsettiğim durum her ülkenin sisteminde, o sisteme ait olan insanlara yasattığı problemler var. almanya gibi imrenilerek bakılan ülkenin iç siyasetinde birçok problem oldugunu görüyoruz. biz, o sisteme dahil olmadıgımız için, almanya bizde hep yaya geçidine gelince duran insanların naifliği gibi ülke izlenimi bırakıyor. oysa gerçeğin hiç öyle olmadığını sisteme dahil olunca fark edebiliyoruz. türkiye’ye gelen turistlerin birçoğu anadolu misafirperverliğinden bahseder. çünkü o insan farklı bir sistemin içinde yasıyor. oraya ait, farklı problemleri olan bir ülkede yaşıyor. oysa türkiye’den siktir olup gitmek isteyen bir insana aynı soruyu sorsak, neler sayar kim bilir? bu saymalarda hatta sövmelerde de haksız değil. sadece bir yere gideceksek bile gittiğimiz yerde problemler olacağı aşikar. problemli bir dünyada yaşadıgımız için siktir olup gitmek yerine sadece gitmek daha iyi sanki…

Transit

senenin merak ettiğim filmlerindendi. alman sinemasını seviyorum. yakın dönemde de çok iyi filmler yapıyorlar. aslında film tam olarak alman sineması da değil. almanya-fransa ortak yapımı. diller arasında da sık sık geçiş oluyor. iki ülkede de konu bolluğu bir hayli fazla. özellikle nazi dönemi, doğu-batı almanya zamanlarını güzel işleniyor.

transit, nazi dönemlerinden bir hikayeyi anlatıyor. ancak o dönemde yaşanan hikayeyi bugünün dünyasında canlandırıyor. sokaklar günümüz sokakları ancak hikaye geçmişe ait. insanlar göç etmeye çabalıyor. bir bekleyis, korku hakim. ülkeden çıkmaya çalısırken baska bir insanın kimliğine bürünen georg… film bir ülkede illegal olarak bulunmanın zorlugunu verebiliyor ama her şey birbirne karısmıs vaziyette; diller, karakterler, zaman, mekan…. bu yüzden izlemesi zor film. süresi uzun olmamasına rağmen izlerken yoruyor. yer yer sıkılmadım da değil.

göç, mülteci temaları genel olarak seviyorum. ancak bu filmde bir türlü filmin içine giremedim. bu yüzden film vasatın ötesine geçemiyor.

Die Welle

kitaptan uyarlama bir alman filmi. kitabı okumadım. kitaptaki sonla filmdeki sonun bambaşka oldugunu yapılan eleştirilerde gördüm. bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. zira filmin sonu kitaba göre çok sert oldugu söyleniyor. buradan yapılan bir eleştiri var kitaba sadık kalınmadıgı için. açıkçası böyle bir son beklemiyordum. beklememe sebebim de karaktelerin kendilerini bu kadar olaya kaptıracağını düşünmememdi. film bir lisede anlatılan otokrasi dersinin bir haftasını konu ediyor ve öğrenciler kurdukları die welle grubunun sempatizanı haline dönüşüyorlar. bu dönüşüm sürecine dair çok fazla bir şey göremiyoruz. bu kadar çabuk olmamalı. ya da bu denli sert dönüşüme okul yönetiminin tepkisi olmalı. burada bazı kopukluklar oldugunu düşünüyorum. ama tüm bunlara rağmen güzel film.

ekşi sözlük’te okuduguma göre bazı okullarda kitabı okutulmuş, sınıfta filmi izleyenler olmuş. lise çağındaki hatta üniversite çağındaki öğrencilere dahi izletilebilecek bir film. grubun, öğrencilerin dönüşüm süreci tam olarak iyi yansıtılmasa da, kendi halinde okula gidip gelen insanları nasıl değiştiğine ve diktatörlüğün her zaman potansiyel tehdit oldugunu izleyiciye verebiliyor film.

bir sahnede ülkesinde bir daha nazi tehlikesi olmayacağını söyleyen öğrenci, bunun için alman halkının yeterli bilince sahip oldugunu söylüyor. bunu söyleyen öğrenci de zamanla grup içinde dönüşen öğrencilerden birisi. öğrencilerin birçoğu kötü bir şey yaptığını düşünmüyor. onlara göre kendileri birlik ve beraberlik halinde yaşıyorlar. birlikten güç doğuyor. bunu aşırı doz milliyetçilik ile harman yaptıgımızda, yapılan her eyleme kendi çapında mantıklı açıklama getirmeye çalışan bir grup doğuyor.

biraz daha uzun tutulup öğrencilerin yaşadığı fikir dönüşümü daha ayrıntılı işlense çok daha güzel olabilirmiş. ama bu haliyle de bir hayli dikkat çekici, güzel bir film.

Aus dem Nichts

film, almanya’da terör saldırısında ailesini kaybeden bir kadının hak, hukuk mücadelesini konu ediniyor. fatih akın filmi; yazmış ve yönetmiş. genel olarak fatih akın’ın filmlerini seviyorum. ama ilk filmleri şu an yaptığı filmlerde çok daha iyi… genel olarak filmi beğendim ama bu beğeni oradaki türkiye kültürüne ilgi duymamdan ötürü olabilir. almanya, türkiye, türk, kürt, almancılık, gurbetçilik, azınlıklar… seviyorum böyle hikayeleri.

film genel olarak vasat aslında. daha iyi kurgulanabilir ya da senaryo daha iyi olabilirmiş. şu an almanya’nın göbeğinde saldırı olsa herhalde ilk bakılacak yerler güvenlik kameraları olur. almanya’yı geçtim sağımızda solumuzda olay oldugunda bile sıradan vatandaş kameraya bakmışlar mı diye olay yeri inceleme komiseri oluyor. filmde bomba patlıyor, ortada terör şüphesi var ama şüphe yeterince araştırılmıyor. araştırlmaması filmin konusu değil. daha iyi ifadeyle bu tür dosyaların üzerine çok gidilmediği, yeterine araştırılmadıgı hatta ve hatta üstünün kapatıldıgı gerçekleri var. ancak film bunun üzerinde durmuyor. ya da duruyorsa bile izleyice çok geçmiyor. filmin süresi biraz daha uzun olup, soruşturma kısımları daha iyi olabilirmiş. buralar hep spoiler olacak. eldeki otel defteri kayıtlarına bakan mahkeme, şüphelilerin almanya’da olmadıgına hemen inanabiliyor. defter araştırılmıyor, soruşturulmuyor. böyle olunca film inandırıcılıktan uzaklaşıyor. fatih akın da röportajında filmin anne olmak ve yas tutmakla alakalı oldugunu söylemiş. filmi çekmeye iten sebep olarak bu tip cinayetlerin yeterince üzerinde durulmadıgını ve mafya üzerine yıkıldıgını ama akabinde filmi çekmeye başlayınca, farklı durumlar gördüğünü söylüyor. cinayetlerin üzerinde durulmaması annenin içinde bulundugu durumla alakalı. acı olayın varoluşundan daha önemli. belki de bu yüzden filmde, soruşturma kısımlarınun üzerinde çok fazla durulmamış.

daniel kruger filmdeki rolüyle cannes’da altın palmiye ödülü almış. zaten filmi de tek başına sırtlamış. o da olmasa film vasatın altında bile kalabilirmiş.