Kedi

iki yıl önceydi, internette komikli kedi videosu izlerken belgeselden bir kesite denk gelmiştim. nedir ne değildir ayrıntılı bakınırken belgesel bende epey heyecan uyandırmıştı. daha sonra youtube’da istanbul cats diyerek bir arama daha yaptım ve birçok video gördüm. kediler, sürekli gözümüzün önüde oldugu için biz alıştık, hayatmızın bir parçası haline geldiler ama istanbul’a gelen turistlerin büyük ilgisini çekiyorlar. hatta wall streel journal mini bir belgesel-haber bile yapmış. altına gelen yorumlar da bir hayli ilginç ve güzel.

tekrar belgesele gelirsek… geçenlerde kedi’yi izledim. ben bu kadar profesyonel bir iş olacağını tahmin etmiyordum. çekimler çok güzel olmuş. kedileri sevmekten bağımsız film olarak iyi iş olmuş. kendi çapında yurtdışında da ses getirmiş. istanbul, derya deniz… kullanmak için o kadar çok malzeme var ki… ama nedense bu malzemelerin peşine pek düşülmüyor sanki. tabii bu biraz fikir meselesi olsa da özünde maddi bir olay. fikir olup destek bulamamak sinema sektöründe ciddi bir sorun sanırım. filmi çekecek bütçe olsa, gösterime sokacak salon lazım. ancak herhalde internetin bu kadar yaygın olmasıyla bu işlerde de değişim oluyordur. tabii bunlar tamamen şu an bende ışıldıyan fikirler, iyi bildiğim bir sektör değil; afaki konuşmalar. kedisever olarak, kendi hayatını bir yerlere tutundurabilse kedi, köpek herhangi bir hayvanın da hayatına yardımcı olacak bir insan olarak çok sevdiğim bir belgesel oldu.

The Disaster Artist

filmi belli bir noktaya kadar sıkılarak izledim daha sonra epey içine aldı. filmle ilgili çok detay internette bulunur onları tekrara girmeye gerek yok. gerçek hikayeden uyarlanmış çok film gördüm ama içlerinden en iyisi diyebilirim. tabii son sahneyi gördükten sonra bu fikre kapıldım. filmin sonuna eklenen sahneler bana göre filmin puanını bir puan artırmış. the room’u izlemedim ama o sahneler sayesinde filmde anlatıldıgı gibi bir şey olduguna ikna oldum. eğer karşılaştırma sahneleri olmasaydı film biraz havada kalabilirdi. başlangıç kısmı biraz sıkıcı olsa da beğendiğim bir film oldu.

Lady Bird

torrente düşünce izlemek istedim ama altyazısı hemen çevrilmedi. nihayet altyazı da düşünce oturdum izledim. merak ettiğim filmlerden bir tanesiydi. filmi izlemeden önce izleyenlerde hayal kırıklıgı yaşatmıştı. birçok kişi sanırım benim gibi büyük beklenti içine girmişti ve pek beğenmemişti. bu yüzden ben de pek beklentiye girmedim. beklentiye girmediğim için sanırım genel olarak beğendiğim bir film oldu. insanların beğenme sebebi de şu olabilir. lady bird’ün hikayesi cinsiyetten ve memleketten bağımsız birçok insanın karşılaştıgı bir hikaye. kabukları olan bir şehirde ve toplumda, sıkı kurallarla büyüdüğünüzde o kabugu ve kuralları delme ihtiyacı hissediyorsunuz. nerede yaşadıgınızın, hangi dine inandıgınızın bir önemi yok. her ülkede ve millette lady bird benzeri gençler var. filmi güzel yapan taraf da bu. lady bird’ün 18 yaşına girer girmez porno dergisi ve sigara alması, hatta bunları satın alırken 18 yaşına bastığını belirtme ihtiyacı hissetmesi, içinde olunan psikolojiyi gayet güzel anlatıyor. filmde en sevmediğim karakter call me by your name’in yıldızı timothee chalamet’in oynadıgı kyle karakteri oldu. lady bird’e söylediği yalandan ötürü değil, elde kitap o ne havalar öyle, sarma sigara içmeler… ağza şamar atmalık bir karakterdi. call me by your name’de de elinden kitap düşmezdi ama entelektüel oldugu anlaşılıyordu. bu filmde elde kitap olmamış ya da yönetmen her elde kitap olanın dolu bir insan olmadıgı güzelce vermiş. mesajı aldık greta hanım.

yüksek beklentiye girilmezse güzel film. frances ha havası normal olarak var. mistress america’yı izlemedim ama o filmin havası da var. greta gerwig’e, noah baumbach epey etki etmiş. aynı tarz filmler.

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

enteresan bir film. kızı ölen bir anne, sürüncemde olan cinayet soruşturmasını aydınlatmaya çalışıyor. daha doğrusu anne, gerekli özenin gösterilmediğinden şikayet ediyor. tabii şikayet etmek biraz hafif kaldı burada, işin dozu epey kaçıyor.
spoiler olacak… konu itibariyle film hassas aslında. filmdeki bazı sahneler daha da hassas, rahatsız edici türden olabilir. bir sahnede anne işinin başındayken bir adam geliyor dükkana, kızına ben tecavüz ettim gibi bir şey söylüyor ve bunu zevk alarak söylüyor. vicdan azabından duyulan bir itiraf değil, amaç tamamen rahatsız etmek. bu sözlerin karşısında zaten buzdolabı olan anne, derin dondurucu oluyor bir nevi; tepkisiz kalıyor, hiçbir şey söyleyemiyor. özellikle abd yapımı filmlerde anormal sahneler görüyoruz ama bu sahne, diyaloglar sanki olmamış gibi, inandırıcılığı pek yoktu; orada en soguk insan bile tepki verir ya da hiçbir insan o sözleri söylemez. gerçi ne sahneler, ne diyaloglar oluyor. başka başka filmlerde örnekler vermeye kalksak, bahsettiğim sahne naif bile kalabilir.
filmde eksik bir şey var sanki ama ne çözemedim. -burası çok büyük spoiler. cinayeti kimin işlediğinin bulunamamasıyla alakalı değil eksik kısım. başka bir boşluk var ama ne bilmiyorum. bunun dışında genel olarak sevdiğim bir film oldu.

Call Me By Your Name

film, vizyona girdiğinde twitter’da takip ettiğim birkaç kişi filmi epey övdü. hatta içlerinden biri 2017’de izlediği en iyi film oldugunu iddia etmişti. haliyle ben de epey merak etmiştim ama bir türlü torrente düşmüyordu. geçenlerde torrente düşünce altyazı da hemen çevirilince oturdum izledim.
filmle ilgili ekşi sözlükte şöyle bir yorum okudum: “eğer bir kadın-erkek aşkı anlatılmış olsa bu kadar etkileyici olmazdı.” tam olarak böyle düşünüyorum. iki gay aşkı anlatılıyor. naif bir film. bu sene 2017 yapımı çok film izlemedim ama izlediğim filmler arasında en sevdiklerimden oldu. özellikle babanın oğluna yaptığı konusma izlediğim en güzel şeylerden bir tanesiydi. aile denilen şeyin bir insan için ne kadar önemli oldugunu, insanın hayatına nasıl etki edebileceğinin kanıtı niteliğinde; hayata insanı 3-0 önde başlatabiliyor. iyi bir ailede yetişmek, insanı hayata karşı daha hazırlıklı kılıyor.
film, insanı mutlu mutlu mu ediyor yoksa mutsuz mu emin değilim. spoiler olacak ama kavuşamamak tarafı mutsuz edebiliyor ama elio aslında o kadar da mutsuz değil. son sahnede, şömine karşısında onu gördüğümüzde yüzündeki şey mutsuzluk değil gibi, farklı bir duygu. adı konamayan, varsa bile türkçede adını bilemediğim bir duygu hissettiriyor.

Dunkirk

ilk fragman yayınlandıgında ilgimi çekmişti, izlemek istiyordum ama fırsatım olmamıştı. daha sonra torrente düşmesini bekledim. torrente de düştükten sonra yeni fırsat bulup izleyebildim. sevdiğim film oldu. gerçek bir hikayeye dayanması, ikinci dünya savaşının seyrini değiştiren bir hikaye olması filmi başlı başına ilgi çekici yapıyor.
filmi izledikten sonra millet neler yazmış bakayım dedim ama bir hayli sevmeyeni gördüm. yeni dünya vurgusu yapılması bazı izleyenler tarafından beğenilmemiş. propaganda filmi olarak görenler var. ben takılmıyorum bunlara. film öyledir ya da değildir, bilmiyorum. kör göze parmak olmadıgı sürece  propaganda amaçlı olması bende rahatsızlık yaratmıyor. hatta hak bile verebiliyorum. neticede bu işleri yapanların da bir milliyeti var ve kendi ülkeleri için iş yapmak istemeleri son derece doğal. sinemanın bu işler için kullanılması yeni değil.

Lost in Translation

filmin bir sahnesinde bob, charlotte’ın odasında bir cd görüyor. bu ne diyor soruyor, charlotte bilmesine rağmen çünkü daha önce dinliyordu, bilmiyorum diyor. bilmiyorum deme sebebi aslında bob’dan da o cd hakkında anlamsız eleştiri geleceğini düşünmesiydi. charlotte farklı bir dünyada yaşıyor. duygusal ama aynı zamanda mantıklı tarafı da var. bu da onu kocasının deyimiyle sürekli hata bulan bir insan durumuna düşürüyor. ama charlotte hata bulan tarafta değil, tam tersi doğrusu neyse onu söylemye çalısıyor. cd sahnesinde bilmiyorum diye cevap verdi. bob’da gelecek gereksiz konusmanın önüne geçmek istedi ama bob ben de dinliyorum deyince, charlotte’un suratında bir mutluluk belirdi. herhalde filmin özeti o gülümsemeyi söyleyebilirim. bazen hayatta anlaşamayacağımızı düşündüğümüz insanlara karşı mesafeli davranırız, bildiğimiz bir şey olsa bile karşı taraftan gelecek gereksiz hayal kırıcı ya da değer küçümseyici bir konusmayı engelleme için bilmiyoruz deriz. halbuki çok iyi biliyoruz, seviyoruz da ama bilmiyoruz diyoruz. film bu hissi çok güzel analtıyor. bana göre filmin türkçe adı da filme çok yakışmış; bir konuşabilse… derdi olup anlatamayanların filmi gibi olmuş. çok sevdim.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Dear Zachary: A Letter to a Son About His Father

puanın hakkını sonuna kadar veren bir belgesel. sanırım çok fazla bilinmiyor. bilinmeme sebebinin de amatör bir ruhla ve imkanlarla çekilmiş olmasının etkisi olabilir. ruh ve imkanlar amatör olsa da kurgusu harika olmuş. gece gece çok kötü etkiledi. film olsa bu kadar etkilenmezdim. hatta gerçek bir hikayeyi anlatan film olsa yine etkilenmezdim. insanın ne kadar canileşebileceğini tanık oluyorsunuz. çocuk velayetleri her zaman sorun olmustur ama işlerin geldiği noktayı kesinlikle tahmin edemezdim. 
adalet, en iyi işlediği yerde bile zaman zaman problemli olabiliyor. öylesine bir kadına her şey göz önündeyken çocuk emanet edebilmek için ya çok iyi niyetli olmak gerekiyor ya da art niyetli… ortası yok. insanın olduğu her yerde, sistem genel olarak iyi olsa bile sorunlar çıkıyor. 
aynı olay benim basıma gelse herhalde hayatın geri kalanı benim için ıstırap olur. ama andrew’in ailesi içi öyle olmuyor. elbette çocukları için üzlüyorlar ve hayat eskisi gibi olmuyor ama aktivist tarafları ortaya çıkıyor. ben herhalde köşemde sessizce ölümü beklerim. daha fazla hayatı pek umursamazdım. bu şekilde olaylarla silsilesinden sonra hayata devam edebilme gücünü, mücadele gücünü insanın kendinde tekrar bulabilmesi muazzam bir şey.

The Big Sick

romantik komedi severim ama yüksek puanına rağmen bu filmi pek sevemedim. hikaye gerçek, benim için oradan yırttı. başrol oynayan pakistanlı oyuncunu hikayesi. kendi hikayesini kendi oynuyor. galiba popüler de bir oyuncu, meşhur bir dizide oynuyormuş ama bana oyunculuğu çok kötü geldi. 
film, kültür çatışmasını anlatıyor. pakistanlı bir genç, abd’li bir kızı sever ve olaylar gelişir; kültür farkından dolayı yaşanılan problemler var. bazı kültürler gerçekten çok zor. eğer o kültür içinde daha bireyci ve özgür yaşam istiyorsanız, o kültürün oluşturduğu kabukları kırmak bir hali güç olabiliyor. birkaç sahne, bayram namazına diye gidip dolanıp geri gelen yurdum ateist gençlerini hatırlattı. genel olarak aldığı puanın altını hak eden vasat bir filmdi.

Frances Ha

daha önce izlemeye başlayıp bırakmıştım. bırakma sebebim de siyah beyaz olmasıydı. eski filmleri değil de yeni çekilen siyah beyaz filmleri pek sevmiyorum. bu yüzden başlar başlamaz kapatmıştım filmi. bu gece ne izlesem diye düşünürken aklıma düştü izleyeyim dedim. film, beraber üniversite okuyan iki arkadaşın, üniversite sonrası hikayesini anlatıyor. 
üniversite sonra düşülen boşluk zor. üniversite boyunca hala ergen bir ruh hali oluyor. anca üniversite sonrası yetişkenler dünyasında adım atıyorsunuz. para kazanmaya, düzen kurmaya, aile yapınıza göre onlardan gelecek olan istekler cevaplanmaya mecbur kalınıyor. bunları yapamazsanız ağır bir sorumluluğu yerine getiremediğiniz için bir sıkıntı haline girebiliyorsunuz. frances bu sıkıntıya girmiyor. aslında tam olarak girmiyor diyemeyiz. içinde bulunduğu durumun farkında olsa da hala motivasyonunda bir şey kaybetmeyip, hayatın onu süreklediği gibi değil de, hayat içerisinde kendisi olmak istiyor. yetişkinlerin dünyasında güçlü kalabilmek mesele. güçlüden de öte neşeli ve mutlu olabilmek daha büyük mesele. bu yüzden filmi siyah beyaz olmasına rağmen sevdim. frances gibi olmak isterdim. onun düştüğü durumdan ziyade o durumda onun gibi güçlü ve mutlu olabilmek isterdim. galiba esas mesele diplerde keyifli olabilmekte; olduğu kadar hayatın tadını çıkarmak gerekiyor. bunu yapabilmek çok zor, bu yüzden yapabilene büyük saygı duyuyorum.