Eighth Grade

iyi film. güzel film. çok iyi olmasa da idare eder türden iyi film. konusu sosyal medya kullanımın getirdiği saçma hayat. orta okul mezuniyetine bir hafta kala kayla’nın hayatını konu ederek sosyal medya kullanımını anlatmışlar. çok fazla sosyal mesaj vermediği için güzel film. eğer sosyal mesaj işini abartılı yapsalardı beğenmeyebilirdim. sosyal medya kullanmasam da kullanan insanlara neden kullanıyorsun demek ya da kullanmak mı, kullanmamak mı doğru gibi yargılamalara girmeyi doğru bulmuyorum. daha önce de burada da yazmıştım. ben kullanmıyorum çünkü internet bir zamanlar benim için kaçış alanıydı. şu an kaçamıyorum. çünkü eş, dost, akraba herkes internette. önceden facebook sınırları içerisindelerdi ama şimdi her yerdeler. instagram ele geçirildi. twitter’da da zaman zaman varlar. hep varlar. geçenlerde babamın gelip twitter açtım demesi neden sosyal medya olmayışımın bir sebebi aslında. bu yüzden kullanmıyorum. dışarsı kaçış için daha cazip geliyor ya da buralar. ne kadar sosyal medya sayılırsa artık.

kayla, yotube’a videolar çekiyor ama izlenmiyor. youtube’da öneriler yapıyor; okulla ilgili, hayatla ilgili ama orada olmak istediği kişiymiş gibi davranıyor. sosyal medyada gösterdiği ile sosyal hayattaki kendisi arasında dağlar kadar fark var. sosyal medyayı çok aktif kullanıyor. sabah uyanıyor, gidip makyaj yapıp tekrar yatıyor ve bakın ne güzel uyandım temalı, köpekli günaydın snap’i atıyor. böyle bir kız. tabii aile ilişkileri de kötü. daha doğrusu sosyal ilişkileri kötü. babasıyla konuşmuyor. küs oldugundan değil. iletişim kuramıyor. babası nasılsın dese, “baba yeaaa bi sus!” tepkisi veriyor. orta okuldan liseye geçiş ergen kızı. gel zaman git zaman kendi kendine, idrak kuvvetiyle farkına varıyor yaşadıgı hayatın yalanlığını. düzelme sürecine giriyor.

film, direkt sosyal mesaj vermese de, bu tip çocukları kendilerini fark ettirebilmek için güzel olabilir. birçok insan; sadece gençler, ergenler değil yetişkinler dahil, sosyal medyada kendisi gibi davranmıyor. amerika’da kayla youtube’da olmak istediği kişi gibi davranıyor. türkiye’de müslüman bireyi de cuma’nız mübarek olsun, haramdan uzak helale yakın olun diyor ama cuma cuma gıybetten de uzak duramıyor. toplumun her kesimi kendi meşrebine olmak istediği gibi mesajlar veriyor sosyal medyadan. ama sosyal hayatında pek öyle olamıyor. bu yüzden epey sıkıntılı ortam. toplum baskısını dibine kadar hissettiren memleketimiz, insanları buna mecbur kılıyor. gerçi sorun bizim memlekette alakalı da değil. filmde de görüldüğü üzere herkes kendi kültürü içerinde böyle problem yaşıyor.

Welcome to Sarajevo

savaşın getirdiği vahşet. bununla beraber gelen acı… bosna’da çetniklerin yaptığı katliam sırasında gazetecilik yapmaya çalışan insanların üzerinden ilerliyor film. michael, işini yaparken vicdanı tarafına gidiyor. bir yetimhanenin haberini yapıyor ve oradaki çocuklara kurtarılacaklarına dair söz veriyor. sözün getirmiş olduğu sorumluluk duygusunu yaşıyor michael. flm 97 yapımı. sanırım bu yüzden olsa gerek filmin çekildiği ortam hala sıcak; mermi izleri, yıkılmış binalar, harabeye dönmüş sokaklar.

welcome to sarajevo sevdiğim filmlerden bir tanesi oldu. savaşın gerçekliğini hissettiriyor. rahatsız edici görüntüler var. kuşkusuz bunda gerçek görüntülerin kullanılmasının da payı var. bazı belgesel görüntüleri, politikacıların yaptığı içi boş konuşmalardan kesitler… özellikle politikacaların yaptığı konuşmalardan sonra aklım suriye’de olanlara gitti. savaşı yaşayan insanların içinde bulunduğu durumu hissetmeden verilen manasız vaatler; güvenli bölge kuracağız, sivillere bir şey olmayacak, ateşkes ilan edilecek…
insanların gözü önünde yapılan katliam unutlacak gibi değil. hala bulunan toplu mezarlar var. çocuklarını, eşlerini arayan aileler… dinmeyecek bir acı

Airplane!

komedi filmleri listesi gördüğüm zaman airplane’i mutlaka görüyordum. uzun zamandır listemdeydi. geçenlerde izledim. kült bir film. 1980 yapımı. uçak yolculuğunu konu ediyor; yolculuk başlar ve birtakım komik hadiseler cereyan eder. tabii bu hadiseler epey absürt. üzerine epey film izlememe rağmen film hakkında buraya hiç not düşmedim. çünkü sevemedim. insan böyle kült filmleri sevmeyince de kendisini sorunlu gibi hissediyor. bakıyorum herkes sevmiş, olumlu yorumlar yapılmış ama bende hiçbir şey yok. yer elması yemişsin gibi… olmayınca olmuyor bazen. daha önce lotr serisini sevmediğimi yazmıştım. bu da zaman zaman arkadaş ortamında epey yadırganıyor. hele hele geek bir ortamsa bayağı kınama durumu bile oluşuyor. bu kınamalarda haklılık payı oldugunu düşünüyorum. çünkü bazı şeyler kişilerin zevklerinden bağımsız güzel… renklerin ve zevklerin tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. geçenlerde vedat milor ekşi sözlük’te yazarların sorularını cevapladı. milor, dini inancıyla alakalı bir soruya, ‘yalnız yakın arkadaşlarım ve eşimle bu konu hakkında konusurum, babannemden kalma bir öğüt olarak tanımadıgım kişilerle bu tip konuları tartışmam’ cevabını verdi. aynen bu cümleler olmasa bile benzerdi. haklıydı. din, iman tartışmaya açık konular değil. yakın arkadaş çevresinde konusulur. her ortamda olmaz. siyaset için zaten birbirimizi üzmüyoruz. ee geriye ne kaldı? zevkler ve renkler. bu yüzden zevkler ve renkler pekala tartışmaya açık konulardır. bir insan mantı sevmediğini dile getirdiği zaman onunla tartışmak isterim. inerim küçüklüğüne, sebebini ararım. belki de küçükken ekşi yoğurt yedi ve ondan dolayı mantı sevmiyor. tekrar filme bağlayayım. ben bu filmi sevmedim ama genel olarak herkes sevmiş. o yüzden bazı laflar hak ediyorum sanırım. lotr için de aynısı geçerli olabilir. sevmediğim için hazırlanan lafları yiyebilirim. aynı zamanda mantı sevmeyenler için de laflar hazırlayabilirim.

Icarus

icarus’u bir spor vlogunda duydum, izleme listesine attım. oscar ödüllerinde en iyi belgesel ödülü alınca bir an önce izlemek istedim. doping nasıl yapılır? yakalanmadan doping testlerinden nasıl geçilir? bu soruların cevaplarını bulabiliyoruz. bundan sonrası epey spoiler dolu.

icarus’un yönetmeni bryan fogel amatör bisikletçi. fransa’da amatör bisikletçilerin katıldıgı yarışmaya katılıyor. yanlış hatırlamıyorsam 12. oluyor. yarışmayı ilk sırada bitirenlerin farklı seviyede olduklarını görüyor. çalışarak oralarda bulunmanın zorluğundan bahsediyor ve sonraki sene doping yapmaya karar veriyor. bunun için iletişime geçtiği birisi ki; doping konusunda uzman ve her sporcunun doping yaptıgını iddia ediyor; fogel’a, grigory rodchenkov’un kendisine yardım edeceğini söylüyor. rodchenkov, dünya anti doping ajansı moskova sorumlusu. önemli bir isim. belgesel neredeyse onun üzerinden ilerliyor çünkü kendisi, doping yapan rus atletlerin doping testlerinin negatif çıkmasını sağlayan kişi. doping yapanları yakalamakla görevli bir numaralı isim, sporcuların testlerinin negatif çıkmasını sağlıyor. bu sayede rus sporcular, soçi’de, doping yaparak neredeyse 30 madalya almış.

belgeselin ilk yarısında fogel, rodchenkov gözetiminde sistematik şekilde performans artırıcı ilaç ve iğne alıyor. rodchenkov aynı zamanda fogel’ın testlerinin negatif çıkmasını da sağlıyor. fogel her ne kadar doping yaparak sonraki sene yarışsa da bisikletindeki problemden ötürü kötü derece elde ediyor. burada benim için önemli nokta var. fogel, doping yapmanın şampiyon olma garantisi olamayacağı minvalinde bir şey söylüyor. şampiyon sporcu olmak başlı başına meziyet işi. doping yapmak 12. adam motivasyonu gibi; eğer o saf yetenek yoksa, sporcu istediği kadar doping yapsın şampiyon olma ihtimali de yok.

belgeselin ikinci yarısı biraz farklı ve bazı insanlar tarafından en çok eleştirilen kısım. çekimler sırasında  rusya’nın doping olayı patlıyor ve belgeselin hikayesi farklı bir yere evriliyor. çünkü ortaya çıkan skandal sonucunda fogel’a doping konusunda yardımcı olan rodchenkov’a büyük suçlar atılıyor. belgesel bu yönde ilerliyor. rusya’nın, soçi kış olimpiyatlarında devlet destekli, organize şekilde doping yaptıgı ortaya çıkıyor. rusya’nın olimpiyatlara ev sahipliği yapması, milliyetçi duyguları kabartıyor. devlet politkası olarak maksimum madalya hedefleniyor ve bunun için illegal yollara girmekten geri kalmıyorlar. rodchenkov da sporcuların idrar numunelerini rus istihbarat görevlileri yardımıyla değiştirerek testleri negatif çıkarıyor. tabii bu suçlamalar rus hükümeti tarafından yalanlanıyor. rodchenkov abd’ye kaçıyor. yaptıklarını itiraf ediyor. rusya, rodchenkov’a ağır ithamlarda bulunsa da rodchenkov, direkt olarak spor bakanı yardımcısına bağlı oldugunu, onun da spor bakanına bağlı oldugunu söylüyor. spor bakanı da doğal olarak putin’e bağlı. tabii putin ve rus bakanlar bunları yalanlıyor. rodchenkov’un varlıklarına ve ailesinin pasaportlarına el konuyor. rodchenkov abd’de tanık koruma programına giriyor ve kimsenin bilmediği bir hayat yaşamaya başlıyor.

icarus’un oscar alması da ayrı olay. eleştirilere gelince, bazı kişiler söz konusu ülke rusya olmasa bu belgeselin ödül alamayacağını söylüyor. haliyle ödülün politik oldugunu dile getiriyorlar. haklılık payı olabilir. son yıllarda oscar ödüllerinde politik davranıldıgı hep söyleniyor. hatta bu sene de hangi manayla ödül verildiğini anlamadıgım del toro’nun da, trump’ın meksikalılar hakkında söylemlerinden dolayı ödül aldıgı dile getiriliyor. mantıklı zira the shape of water’dan daha iyi filmler vardı. ödül almasının arkasında başka bir sebep olmalıydı. icarus için de benzer söylemler var. ama her şeye rağmen iyi belgesel. özellikle, dopingin nasıl yapıldığı kısım beni çok içine çekti. ilerleyen zamanlarda daha da çok izlenmesiyle epey tartışma yaratacak potansiyele sahip.

The Shape of Water

sabah kalkınca oscar ödülleri kimlere gitmiş bir bakayım dedim. sonra en iyi film ödülünü the shape of water’ın aldığını gördüm. filmi izledim. izlediğim filmleri de buraya not düşüyorum. aklımda kalanları, aklıma getirdiklerini yazıyorum. bu film hakkında hiçbir şey yazmadım çünkü boş bir film olarak gördüm. herhangi bir şey yazmaya gerek duymadım. bir canavar var, haşlama yumurta yiyor. bir kadının yalnızlığı, canavarın hapis hayatına olan üzüntü… bunlar nasıl hikayeler? oscar’a aday olduğu haberini gördüm, mümkün değil dedim ama filme bir de ödül vermişler. yazık. mesela coco’yu da sevmemiştim ama o tamamen benimle alakalı bir durum. genel olarak animasyon sevmiyorum. yoksa iyi film. o da en iyi animasyon ödülü almış. helal olsun, sonuna kadar hak etmiş ama the shape of water’ın en iyi film ödülünü almasının altında gizli güçler var herhalde. başka bir açıklama bulamıyorum. en iyi film ödülüyle birlikte en iyi yönetmen ödülünü de bu filmi çeken del toro’ya vermişler. eyyamcı akademi.

I, Tonya

başrolde margot robbie var. epey güzel bir kadın. sadece başrol olarak değil, filmin yapım tarafında da var. belki başrolden daha zor onun için. başka bir alan. i, tonya epeydir gördüğüm, duyduğum bir filmdi. torrente de düşmüştü ama altyazıyla alakalı bir problem oldugu için izleyemiyordum. nihayet izleyebildim. tonya harding isimli artistik buz patencisinin hayatını anlatıyor. biyografik bir film. filmin güzelliğinden hep bahsediliyordu ama beklediğimden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. filmden, diziden teknik olarak anlamadıgım için o taraflara pek giremiyorum. istesem de giremem. o yüzden spoiler karışık filmin bana ne hissettirdiğini yazıyorum genelde.

coğrafya bir kaderdir. bu sözü kimin söylediğine dair çok fazla görüş var. birçok kaynakta geçiyor. en geriye gittiğimizde ibn-i haldun’a kadar gidiyoruz ama sanırım ona da ait değil. kim demişse toprağı bol olsun. herhalde bu söz söylendiği zaman bir coğrafyadaki kültürün tekelleşmesinden kaynaklı bir problemden bahsedilmiş. ancak günümüzde daha da mikro hale gelen hayatta coğrafya bir kaderdir demek, özellikle bazı ülkeler için gereksiz olabiliyor. bir ara furya vardı, doğum için abd’ye gidiliyordu. sanırım orada doğan yabancıların bazı hakları oluyor. coğrafya beğenmiyorsun başka coğrafyaya gidiyorsun. aile mefhumu önemli haliyle. abd’de doğan bir kız tonya. insanların başka coğrafyalardan çocukları abd’de doğsun diye gidilen memleketin bizatihi vatandaşı. annesi, babası abd’li, kendisi de öyle… coğrafyadan kaynaklı ne kadar kader güzellemesi yapılabilirse o kadar güzelleme yapılır. ancak filmde tonya’nın başına gelenleri görünce artık coğrafyanın o kadar da önemli olmadıgını, hayatın daha da mikro ölçekte yaşandıgını görüyoruz. spoiler olacak ama bir sahne var. tonya kaydıktan sonra çok düşük puan alıyor. itiraz için hakemlerden birisini otoparkta yakalıyor. çok iyi kaymasına rağmen neden düşük puan aldıgını soruyor. hakem de ona, iyi kaymanın yanı sıra başka şeylerin de puan için önemli oldugunu söylüyor. tonya’ya örnek bir aileye sahip olmadıgını, abd’yi temsil edecek birisinin bu açıdan da önem teşkil ettiğini söylüyor.  sporun başka bir tarafı çünkü ailenin kötü olması senin yeteneğinden bağımsız bir durum. çok yeteneklisin ama ailenden dolayı vatandaşı olan ülkeyi temsiliyet sorunu yaşıyorsun.  diğer taraftan da öykünülen ülkelerin acımasız taraflarını görebiliyoruz. belki daldan dala olacak ama arkadaşlarımla zaman zaman bir tartışma yaşıyorum. memleket problemlerini bir tarafa bırakıyorum, amacım türkiye ile başka bir ülke kıyası değil, sadece ait olunmak istenen ülkelerin kendi içinde değerlendirilmesi. erasmus ile 5-6 ay ya da tatilde bir hafta on günlük ziyaretle gidilen bir ülke hakkında medeniyet be demek fazla iyi niyetli yorum. böyle bir eleştiri yaptığım zaman ama türkiye’de hayat şöyle böyle karşılığını alıyorum çoğu zaman. türkiye’nin sorunlarının farkındayım ama bir mukayese değil yaptığım. sadece bir ülkeye tatil için gitmekle, o ülkede yaşamak; sosyal hayata karışıp ülkenin sorunlarıyla yüzleşmek farklı olaylar. almanya’ya gittiğimde orada hali vakti yerinde olan bir alman bana, istanbul gibi şehir bırakılıp bu ülkeye gelinir mi demişti. adam sürekli iş seyahatleri yapıyor. istanbul’da  güzel yerlerde konaklıyor, yiyor, içiyor. bağcılar devlet hastanesi dahiliye polikliniği önündeki keşmekeşten haberi yok tabii. o insanlarla hiçbir zaman diyaloga girmiyor. onun için istanbul harika bir yer. benim için ise yürümenin bile stres yarattığı bir şehir. tatil için ya da değişim programıyla bir yere gidildiğinde de sosyal hayata bir yere kadar dahil olabiliyorsun. ancak sürekli yaşadığın zaman, para kazanmak zorunda kaldıgında, oranın insanının gerçekliğiyle karşılaştıgında, medeniyetin dişlerinin inci gibi olsa da protez oldugunu fark ediyorsun. daha sonra eve gidip kedine, köpeğine sarılıp bütün insanlar aynı iyi ki sen varsın diyorsun.

çok dağınık bir yazı oldu. bir sporcunun hayatını anlatan film neler düşündürdü. özetle coğrafya kader olsa da aile artık daha çok kader. i, tonya da iyi film.

Only the Brave

film, abd’de bir grup itfaiyecinin başına gelen, gerçek bir olayı konu ediyor. granite mountain hotshots olarak aratınca google’da, bir şeyler karşımıza çıkıyor. tabii film izlenmediyese bu bilgiler spoiler olur. filmin birçok ödüle de adaylığı var. senenin iyi filmlerinden.
insanın hayatına dokunan meslekleri seviyorum. tabii bu mesleğe sahip olan insanlar da yaptıkları işle bir insanın hayatına dokundugunu bilmesi gerekiyor. salt maddi olarak ya da çıkar olarak bakınca, yapılan bir işin anlamı kalmıyor. toplumda sadece bunu düşünerek çalışan insanları da anlıyorum. bizim gibi memleketlerde hayatı idame ettirmenin ötesine geçemiyoruz. ama diğer taraftan öğrettikleriyle bir insanın hayatını değiştiren bir öğretmenin mutluluğu çok az meslekte hissedilir. bir hastalığı iyileştiren doktor… bir hasta olarak düşünmemek lazım; çocuğu, annesi, babası, sevilenler… farkında olmadan birçok kişinin hayatına dokunuluyor. filme de bu gözle bakıyorum. itfaiyecilerin hepsinin ailesi, sevdikleri var. gelecekleri, hayalleri var ama o işi de birileri yapmak zorunda. normal bir görev de yapmıyorlar. orman yangınlarını söndürmek işleri. bir nevi doğaya karşı mücadele. evlerine sahip çıkıyorlar. çok zor bir iş. bu tip işlere meyledenlere saygı duyuyorum. hayatta hiçbir zaman yapabileceğim işler değil. ama birileri de yapmalı. elini taşına altına koymalı.

filmin sonları dağıtıyor. bunun bir senaryodan ibaret olmadığını, gerçekten yaşanan bir olay olduğunu bildiğiniz için epey sarsıyor. bu olayı birilerinin kanlı canlı yaşadığını bilmek insanı üzüyor. çekimleriyle, olayı ele alışıyla, özellikle son kısımlarıyla epey iyi film.

Coco

güzel bir pixar animasyonu. meksika kültürü hakkında öğretici tarafı var. animasyon olsa da pek çocukların olayları anlayabileceği düzeyde değil. öbür tarafa gitmeli gelmeli bir durum var ortada. yetişkinler için güzel. hele hele yakın zamanda aileden sevilen bir insan kaybedilmişse gözyaşı sel olabilir. güzel dedim ama etrafta epey beğenen gördüm. güzelden fazla bir sıfatı hak ediyor demek ki. ben pek sevemiyorum animasyon. sadece animasyon değil fantasy türü de bana göre değil. yüzüklerin efendisi, harry potter, buz devri vs. için bile burun kıvırabiliyorum. haliyle sorun sende değil coco, sorun bende. benim zevklerimde. sen gayet iyi filmsin.

Phantom Thread

bir paul thomas anderson filmi. 50’li yıllarda londra’da terzilik yapan bir adamın hikayesi. soylu, elit kadınlara kıyafetler diken bir terzi ve onun çevresinde oluşturduğu dünya. görselliği güzel, hoş… terzimizin adı reynolds woodstock, daniel day-lewis oynuyor. işkolik, kibirli, üstten bakan bir karater reynolds; dünyanın kendisinin etrafında döndüğünü düşünen bir erkek. zaman zaman bir çocuk gibi, yönlendirilmesi, bakılması gerekiyor. vardır hayatta böyle insanlar, başkaları olmadan yaşayamazlar. bunu zengin olmakla ya da yetenekli, becereksiz olmakla ilgisi yok. tek başına hayata tutunamazlar. reynolds böyle bir erkek. ancak gün geliyor, bir garsonu seviyor, alma’yı… önce onu işlerinde kullanıyor; modellik, çıraklık, kalfalık… fazlası spoiler olduğu için yazmayayım ama ilişki dallanıp budaklanıyor. abalar durumu.

filmin en dikkat çekici tarafı reynolds ve alma ilişkisi. özellikle hayatlarının ikinci kısmı… bazı ilişkilerde taraflardan birisi çok zordur, idare edilmesi gerekir. tabii idare etmek için çok sevmek gerekiyor. hoş, bana göre kimse idare edilmemeli ama film günümüzde geçmiyor, o dönemin aklıyla düşünmek lazım. alma da reynolds’ı idare ediyor. bir nevi bebek gibi… hatta kendisine tutku duyması için, olmayacak işlere giriyor. fazlası spoiler.

filmin görselliği şahane. eğer dönem filmleri seviliyorsa; 1950’li yıllara, o dönemin elitlerinin modasına alaka duyuluyorsa zevkle izlenecek bir film. diğer türlü olsa da olur olmasa da olur benim için.

Wonder

kitaptan uyarlama bir film. zaman zaman çok hoşuma giden filmlerin kitaptan uyarlama oldugunu görüyorum. sanırım yüzüne bakmadıgım, popüler kültür nesnesi olduğunu düşündüğüm kitaplara karşı ön yargım biraz kırılmalı… böyle filmleri izledikten sonra kitabı da merak ediyorum. başrollerde tanıdık isimler var, owen wilson ve julia roberts. filmdeki çocuk da room filminde oynayan jacob tremblay.

film başlar başlamaz iyi kötü gidişat ve son tahmin ediliyor. genetik bir rahatsızlıgı olan bir çocuk var. onun hayata karsı tutunma mücadelesi anlatılıyor. yalnız bu filmi muadili filmlerden ayıran bir yön var. genelde bu tip filmlerde ana karakter üzerinden anlatım yapılıyor. onun çevresindeki karakterlerin psikolojilerine pek girilmiyor. oysa hasta yakını olanlar bilir. bir hastalıkla yaşayan insan için hayat zordur ama onun çevresindekiler için de çok zordur. hasta ve ona bakan kişi arasında hiç konusulmayan ama iki tarafın da bildiği bir konu… bazen hiç konuşmadan bir mesele anlatılır ya, ona benziyor biraz. hasta, ailesinin zor şartlarını bilir, aile de hastayı bilir. konuşulmaz, karşılık anlayış vardır ama herkesin içinde de kendisiyle konuştuğu bir dünya…  ondan önce ölmek istemiyorum. engelli annelerinden bu söz çok duyulur. zor bir psikoloji. bu filmde engelli birisi yok ama sürekli ilgi, alaka isteyen  özel bir çocugun, ailesinin hatta arkadaşlarının da psikolojisine girilmiş. esas, filmi güzelleştiren taraf bu.

ekşi sözlük’te milletin yazdıklarına baktım. birkaç kişi öğretmenlere tavsiyede bulunmuş öğrencilerine izletmesi için. benim de aklıma geldi bu. wonder, tam olarak öğrencilere izletilecek türden bir film. ilkokul, ortaokul, lise hiç fark etmez. ajitasyon yok, dert güzelce anlatılmış. anlayış, davranışların altında yatan nedenler var filmde. bu minvalde öğrencilere izletilecek türden bir film.