Paths of Glory

stanley kubrick filmi. henüz 28 yaşındayken bu filmi çekmiş, birinci dünya savaşı sırasında fransız askerleri idamını konu ediyor. askerlik, savaş psikolojisi, ast-üst ilişkisi, rütbeliler ve erlerin durumu…  film, savaş filmi olsa da cephe, silah, savaş görüntülerinde çok arkaplan ilgi çekiyor.

askerlik zor iş. meslek olarak zor. yıpratıcı, stresli, bunaltıcı… hangi meslek öyle değil? birçok meslek öyle ama bazı meslekler daha daha öyle. en önemlisi yenilgi kabul edememe durumu var. general mireau’nın saldırı emri yerine getirilmeyince hıncını askerlerden alıyor. her birlikten bir asker idam için yargılanıyor. düşmandan korkup saldırmadıklarından dolayı yargılama yapılıyor. oysa bundan daha doğal bir şey. düşmandan korkulur. korulması gerekir. hemen ertesi gün mahkeme kuruluyor ama askerlerin neredeyse hiçbir şekilde söz hakkı yok. er olmak geçici bir beden içerisinde yaşamak gibi… zamanı geldiğinde ölüyorsun. bilerek ölüme gidiyorsun. vatan, bayrak için çaba göstermen gerekiyor ama kura sonucu ölüme gitmene de beis görülmüyor. yine filmde oldugu gibi, biraz psikolojin bozuksa diğer askerleri de etkilememek için lav ediliyorsun. övünç kaynağı olduğun kadar utanç kaynağı da olabiliyorsun.

rahatsız komutanlar sanırım genel olarak tornada çıkmış gibi, her ülkede var. bir ere mi inanacaklar yoksa bir teğmene mi? askerde yaşadığın zorluğu kolay kolay ispatlama şansın pek yok. attığın imzaları okumadan direkt atıyorsun. ordu malısın. bu yüzden askerlik yaparken bir insan kendisini mümkün olduğunca sıkıntılı bir duruma düşürmemesi gerekiyor. bulundugu makamı keyfi kullanan komutanlar bir hayli fazla. angarya işler yaptıranlar, ego tatmin edenler. bulundugu konumun gücünü, belki de en savunmasız olan, hayatının bir döneminde mecburen, zorunlu olarak orada bulunan insandan çıkarabiliyorlar. gerçi bu askerlik mesleğinden ziyade birçok meslekte var. ancak askerlik mesleğinde emir komuta sert işlediği için daha çok dikkat çekiyor savunmasızlık.

film neredeyse kusursuz. gereksiz abartılar yok. özellikle idam sahnesi çok iyiydi. uzatmalara gitmeden her şey anlık olarak oldu bitti. olması gerektiği gibi. etkileyici. alman kadına söyletilen şarkı sonrası askerlerin açığa çıkan bastırılmış duyguları… güzel final. her şeyiyle iyi film.

Terminator 2: Judgment Day

serinin ikinci filmi. mahşer günü. yine baştan sonra müthiş bir tempo ama bana ilk filmin yarattığı etkiyi yaratmadı. gerçi bilim kurgu sevgisizliğime rağmen filmi yine de sevdim. ama ilk filmi izledikten sonra yaşadığım his bu filmde olmadı. 1991 yapımı. arnold schwarzenegger yine başrolde. bu sefer daha çok repliği var. insani duyguları da öğrenmeye çalışan bir robot. karşısında kendisine göre daha gelişmiş bir robot var. sıvı alaşımlı bir şey. vursan vurulmaz. dövsen dövülmez. ütopik olarak nitelendirmek bile eksik kalır t1000 isimle robota.

dönemine göre kullanılan efektler çok iyi… üçüncü filmi de izlemek istiyorum ama sanırım ilk iki filmden sonra biraz hayal kırıklığı olmuş. bu yüzden izlemesem de olur gibi ya da uzun bir ara verip öyle izleyebilirim. şu anki teknoloji ile kuşkusuz çok daha iyi görsel efektler kullanılabilir ama sanırım olay salt onda bitmiyor. hikaye, senaryo önemli. bir de öncesinde iki tane efsane, kült film olunca, ne kadar iyi olursa olsun üçüncü film ilk filmin yaratacağı etkiyi yaratmayacağı kesin. bakalım, aradan zaman geçsin. üçüncüyü de izlerim.

The Terminator

terminator çok sık duydugumuz, maruz kaldığımız bir isim. terminator gibi adam diyerek sıfatlaştığı da oluyor. ama bilgi sadece aşinalık boyutunda. filmi izlemese de birçok insan bilir. televizyonlarda o kadar çok gösterildi ki, baştan sonra izlenmese bile insanlar ucundan kıyısından yarım da olsa film hakkında düşünce sahibi. 1984 yapımı ilk filmi dün izledim. bilim kurgu filmlerinden sıkıldıgım için genelde bu tür filmlerden uzak duruyorum. ama bu kadar seveceğimi bilsem çok daha önceden izlerdim. kill bill sonrası ikincisini izlemek isterken kendimi terminator’ü izlerken buldum.

1984 yapımı kült film. şu an adını çok kez duyduğumuz yapay zekanın insanlığı yok edişi konulu. yapay zekanın insanların elinden alacağı meslekler temalı haberler yapıladursun, 1984 yılında böyle film çekmek muazzam iş. filmde 2029 yılında insanlığın makineler tarafından yok edildiği gösteriliyor. film ütopik olsa da uzak gelecekte insanlığın yaşayında çok büyük değişiklikler olacağı kesin. yapay zeka temalı filmlerin şu an tek sıkıntısı tarih gibi… 1981 yılından 45 yıl sonra dünyanın yapay zeka tarafından yok olacağını tahmin etmek kötü tahmin. gerçi o zamanı düşününce 45 yıl epey zaman. simdiden 45 yıl sonrası 2063… çok uzak zaman dilimi. kim bilir neler olacak. değişimin, tüketimin inanılmaz boyutlara ulaşması, yapay zekanın da gelişimini hızlandırıyor. sürücüsüz otomobiller. google’ın atlas robotu. yapay zekanın gittiği nokta su an akıl almayan bir yer olabilir.

arnold schwarzenegger başrolde. okuduğuma göre terminator rolünü başkası oynayacakmış. daha sonra kendisinin oynaması düşünülmüş. böylece bir efsane doğmuş. film baştan sona su gibi akıp gidiyor. bilim kurgu filmlerden genelde sıkılırım. pek zaman geçmez, sürekli süreyi kontrol ederim. ama bu filmde öyle olmadı. uykum olmasına rağmen zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. harika film. mükemmel.

Kill Bill: Vol. 1

tarantino filmlerini seviyorum. bu cümleyi kurup kill bill’i daha önce izlememiş olmak da benim ayıbım. bolca kan, harika müzikler, intikam… kanın gövdeyi götürdüğü bir film. mensubu olduğu eski ortamın hayatının içine eden bir kadının intikamı.

filmi izlemeye başlayınca mantık hatalarına takılı kaldım. gerçeklik aramaya başladım. hastanade onca olay olmasına rağmen kimsenin ruhunun duymaması. arabada saatlerce geçen süre. polislerin olmaması gibi düşüncelere dalıp giderken bıraktım bu düşünceleri filmin içine girdim. keyfini çıkardım. film bittiken sonra sanırım ekşi sözlükte okudum, gerçek insanlarla çekilmiş anime tanımlaması gördüm. film hakkında en güzel yorum bu bana göre. bu yüzden birtakım mantık hataları gibi gözüken şeyler gözardı etmek gerekiyor. filmin içindeki duyguları hissetmek önemli.

uma thurman güzel kadın. hatta okuduğuma göre tarantino filmde onun oynamasını özellikle istemiş, bir nevi film onun için yazılmış. hamileliğinden dolayı da filmin çekimleri geç başlamış. fazla olan sahnelerden dolayı yapımcılar filmi ikiye bölüp yayınlamış. geceye ikinciyi izlerim gibi. genelde ilk filmi izledikten sonra ikinci filmi hemen izlemem. araya baska filmler girer ondan sonra serinin devamına bakarım. ama kill bill’in ikinci filmini hemen izlemek istiyorum. bir de merak uyandırdı. yeni ölüm listeleri.

normalde kan gövdeyi götüren filmlerden pek haz etmiyorum. hatta fazla aksiyon da sevmiyorum ama tarantino filmleri bu düşüncemin ististanası oluyor. şu ana kadar sevmediğim filmi yok.

Exit Through the Gift Shop

sokak sanatına ilgi duyan herkes banksy ismini duymuştur. ilgilenmese bile sosyal medya boyutuyla internetle haşır neşir olanlar da bu ismi duymuşlardır. banksy sokak sanatçısı. yaptığı işler binlerce dolara alıcı buluyor. son olarak ünlü bir resminin satıldığı müzayedede, tablo içerisine gizli bir öğütücü yerleştirip, tablo satıldıktan sonra resmin parça pinçik olmasıyla gündem oldu. tabii bunun son zamanların moda deyimiyle pr çalışması oldugunu söyleyenler de oldu. hatta güçlü ispatlar yaptılar. banksy eski banksy değil, o da artık herkes gibi söylemler fazlasıyla mevcut. bunlar beni pek ilgilendirmiyor su anda çünkü olaylara hakkında bilgim yok. aşırı bir ilgim de yok.

baksy kimdir, nedir bilinmiyor. tek bilinen başarılı bir sokak sanatçısı olduğu. bugün birçok insanın bildiği çalışmalar onun elinde çıkma işler. ünü epey yaygın. bu belgeselin de yönetmeni. yüzünü gözünü görmesek de kendisini ve yaptıgı işleri, sokak sanatı tarihini, nasıl büyüdüğünü ve kapitalist düzende değerlenmesini görebiliyoruz.

belgesel, mister brainwash mahlaslı thierry guetta isimli bir fransızın hikayesi aslında. ailesiyle beraber los angeles’da yaşıyor. ucuza aldığı kıyafetleri, elden geçirip çok değerliymiş gibi bir ürüne dönüştürüp yüksek fiyatlara satıyor. bunun yanında video çeken bir adam thierry. sokak sanatçılarının videolarını çekiyor. aslında genel olarak konu ne olursa olsun video çekmeyi seviyor ama daha sonra sokak sanatçılarına sarıyor. bu işlerin piri olan insanların videolarını çekiyor. banksy’nin de videolarını çekiyor. ona asistan gibi yardımcı oluyor. ufak tefek kendisi de sokak sanatıyla ilgileniyor. bir süre sonra banksy, thierry’den çektiği videoları istiyor. bunlardan bir belgesel yapılabileceğini söylüyor. thiery de bu işe koyulup, bütün arşivini tarıyor ve ortaya bir iş çıkarıyor. banksy bu işi beğenmeyip kendisinden kasetleri istiyor ve thierry’nin de sokak sanatıyla ilgilenmesini söyleyip başından savıyor. belgesel işini banksy üstleniyor. hikaye de burada başlıyor aslında. thierry sokak sanatına kendisini fazlasıyla kaptırıyor. sağdan soldan para buluyor, evini ipotek ettiriyor ve kendisine büyük baskı makineleri alıp bir atölye kuruyor. kendi ekibini ouşturuyor. ama o ana kadar ünlü değil. kendi çapında borçlarla iş yapmaya çalısıyor. ve en sonunda kendi sergisini açıyor. bu sergi içinmasraftan kaçınmıyor. evini yine ipotek ettiriyor. eski ilişkilerinden gelen yardımlarla sergi açılıyor. bu arada kendisine mr brainwash mahlasını buluyor. brainwash’un kim olduguna dair hiçbir fikir yok. sokak sanatında bilinmeyen bir isim. videoya çektiği sokak sanatçıları hatır gönül ilişkisiyle therry’nin sergisinin duyurusunu yapıyor. bu duyuruyu yapanlardan birisi de banksy. sergi gitgide herkes tarafından bilinir oluyor. dergilerin kapak konusu yapılıyor. merakla serginin açılışı bekleniyor. sergi açılış günü önünde kuyruklar oluşuyor. insanlar içeride ne ile karşılacağını da bilmiyor. sergi fazlasıyla ilgi görüyor. 2 gün açık kalacak sergi onlarca gün açık kalıyor. thierry binlerce dolarlık satış yapıyor. bütün sokak sanatçıları şaşırıyor. kimsenin beklediği bir şey değil. burada şu soru soruluyor. sanat nedir? kim karar veriyor? kendi halinde iş yapan bir adam bir nevi pazarlama çalışmasıyla, reklamla bilinen hale getiriliyor ve  işleri sanat olarak kabul görüp binlerce dolarlık alıcı buluyor. başlangıçta onun hikayesi gibi gitmese de sonunda bambaşka bir şey izlemiş oluyoruz

epey eğlenceli belgesel. ama bu belgesel hakkında da tartışma var. thierry karakterinin kurmaca oldugunu söyleyen insanlar mevcut. banksy’nin bütün olanı planladıgı, karakteri kendi yarattıgı söylentileri… banksy için, sokak sanatçısı olmayan bir insanın işlerine sanat diyerek binlerce dolar ödeyen insanları göstermek istemiş deniyor. bu kısımlar tabii muallak. gerçek de olsa kurgu da olsa eğlenceli belgesel.

Hachi: A Dog's Tale

seviyorum kediyi, köpeği. uzun süredir de hayvan sahibi olmak istiyorum ama şartlar müsait değil. şurada yazmıştım bir şeyler. o yazıyı yazarken bir sene sonra durumuma tekrar bakacağım demiştim ama yaklaşık bir sene geçmesine rağmen durumumda pek değişiklik yok. o yüzden hayvan sahiplenme konusu hala rafta duruyor.

hachi birçok insanın izlemese bile duydugu, bildiği bir film. lassie gibi bir şey. izlenmese bile en azından belirli bir zumre biliyor. hachi: a dog’s tale gerçek bir hikayeye dayanıyor. bu da filmi daha etkili yapıyor. film amerikan yapımı olsa da gerçek hikaye japonya’da geçiyor. 30’lu yıllarda japonya’da yasayan bir profesörün köpeği hachi. japonca’da sekiz demek. yine filmden öğrendiğim kadarıyla ugurlu bir sayı. hachi her sabah profesörü tren istasyonuna bırakıyor ve onun dönüş saatinde tren istasyonunda hazır bekliyor. buralar ağır spoiler. akitaa cinsi hachi o kadar sağdık ki sahibi ölmesine rağmen bu davranışını değiştirmiyor. yıllarca orada bekliyor. istasyon görevlileri onun bakımı yapıyor, mamasını, suyunu veriyor. hachi ölünce de onun anısına oraya bir heykel yapılıyor.

köpeklerin sadakati malum. kedi pek öyle değil. kedi de seviyorum ama kedi fazla basına buyruk. belki de onu özel yapan bu. köpekler daha sahibiyle haşır neşir. köpek sahibi olmayı çok istiyorum ama gerçekçi bakarsam yasadagım ortam yasaması için uygun değil. gerçi su anda çok kötü şartlarda yasayanlar var. benim ortamım su an içlerinde bulundukları ortamlardan ya da sokaklardan çok daha iyi oldugu kesin ama onunla kurulan ilişki sonrası belirli bir vakitten sonra ilgisine karsı verememek üzücü olabiliyor. bu yüzden hala köpek sahiplenme konusunda düşünceliyim. birlikte 15-20 yıl geçirmek söz konusu.

film yazısı gibi olmadı pek. filmi çok sevdim. köpek sevgim daha da depreşti. keske daha önce izleseydim dediğim filmlerden oldu.

Hachi: A Dog’s Tale

seviyorum kediyi, köpeği. uzun süredir de hayvan sahibi olmak istiyorum ama şartlar müsait değil. şurada yazmıştım bir şeyler. o yazıyı yazarken bir sene sonra durumuma tekrar bakacağım demiştim ama yaklaşık bir sene geçmesine rağmen durumumda pek değişiklik yok. o yüzden hayvan sahiplenme konusu hala rafta duruyor.

hachi birçok insanın izlemese bile duydugu, bildiği bir film. lassie gibi bir şey. izlenmese bile en azından belirli bir zumre biliyor. hachi: a dog’s tale gerçek bir hikayeye dayanıyor. bu da filmi daha etkili yapıyor. film amerikan yapımı olsa da gerçek hikaye japonya’da geçiyor. 30’lu yıllarda japonya’da yasayan bir profesörün köpeği hachi. japonca’da sekiz demek. yine filmden öğrendiğim kadarıyla ugurlu bir sayı. hachi her sabah profesörü tren istasyonuna bırakıyor ve onun dönüş saatinde tren istasyonunda hazır bekliyor. buralar ağır spoiler. akitaa cinsi hachi o kadar sağdık ki sahibi ölmesine rağmen bu davranışını değiştirmiyor. yıllarca orada bekliyor. istasyon görevlileri onun bakımı yapıyor, mamasını, suyunu veriyor. hachi ölünce de onun anısına oraya bir heykel yapılıyor.

köpeklerin sadakati malum. kedi pek öyle değil. kedi de seviyorum ama kedi fazla basına buyruk. belki de onu özel yapan bu. köpekler daha sahibiyle haşır neşir. köpek sahibi olmayı çok istiyorum ama gerçekçi bakarsam yasadagım ortam yasaması için uygun değil. gerçi su anda çok kötü şartlarda yasayanlar var. benim ortamım su an içlerinde bulundukları ortamlardan ya da sokaklardan çok daha iyi oldugu kesin ama onunla kurulan ilişki sonrası belirli bir vakitten sonra ilgisine karsı verememek üzücü olabiliyor. bu yüzden hala köpek sahiplenme konusunda düşünceliyim. birlikte 15-20 yıl geçirmek söz konusu.

film yazısı gibi olmadı pek. filmi çok sevdim. köpek sevgim daha da depreşti. keske daha önce izleseydim dediğim filmlerden oldu.

City Lights

charlie chaplin’in filmlerinden kesitleri birçok farklı sebepten izledim ama hiçbir zaman filmlerini baştan sona izlemedim. imdb top 250 filmlerini bitirmeye çalısıyorum. o listeyi kontrol ederken gördüm city lights’ı. ilk kez bir charli chaplin filmini baştan sonra izleyeyim dedim.

filmin konusunu daha önce biliyordum. bilme sebebim de kemal sunal filminden dolayı. en büyük şaban, city lights’ın aynısı. bu yüzden filmin içine çok girebildiğim söylenemez. en büyük şaban’ı o kadar çok izledim ki, city lights’ı izlerken şimdi böyle olacak, şimdi şöyle olacak diyerek izledim. bu yüzden film beni çok fazla sarmadı. yalnız boks sahnelerinde inanılmaz eğlendim. bunun dışında sıkılarak, telefon elimde whatsapp’te yazışarak filmi bitirdim. en büyük şaban’ı izlemeden önce bu filmi izlemek isterdim. o zaman çok daha fazla filmin içine girebilirdim zira oyunculuklar muazzam.  diğer filmleri de izleyeceğim. umarım bu filmde oldugu gibi bir durum olmaz.

Beginners

uzun zamandır izleme listemde olan bir filmdi. hatta listeye eklediğim zamanı da hatırlıyorum. genelde bir filmi izlemeden ya da izleme listesine atmadan önce film hakkında bir iki satır da olsa bir şey okurum. bu filmi de daha önce izlemek istediğimde konusu hakkında fikir edinmek için ekşi sözlük’e baktım. orada bir yazar filmle alakalı mutsuz anda izlenmemesini salık veriyordu. o an içinde buludugum durum iyi olmadıgı için, neden iyi olmadıgı hakkında hiçbir fikrim yok, filmi izlemedim. kısmet bugüneymiş. böyle şeylere çok takılan birisi değilim ama demek ki kafa dağıtmak için eğlenceli bir şeyler arıyordum. komedi türünden görünce merak ettim ve izlemek istedim. ama filmin dram tarafı daha ağır tabii.

önce annesini ardından babasını kaybeden bir adamın hikayesi… film başlangıç üzerine kurulu gibi.  kendi içinde edilen itiraflar. yeni arkadaşlıklar, yeni ortamlar… yeni bir hayata başlamak zor. her son bir başlangıç olsa da, son ağır oldugunda başlangıç kolay olmuyor. yenilere adapte olmak zorlaşıyor. filmde de bunu özellikle oliver’in hayatında görebiliyoruz. aslında babanın çevresine yaptıgı itirafı çok daha önce kendisine yaptıgından dolayı, eşi öldükten sonraki yeni hayatına ne kadar başlangıç diyebiliriz bilemiyorum. baba zaten alışık oldugu hayatı sadece göz önünde yaşamaya başlıyor. eşi onun durumunu biliyor. kaçak göçek ilişkiler yaşıyor. sadece oliver bilmiyor. belki babasının yeni hayatı da oliver için bir başlangıç olabilir. oliver ona da adapte olmaya çalısıyor. anna ile tanışması. daha sonra onunla olan ilişkisinde başarısızlık. akabinde onunla olan tekrar başlayan ilişkisi… oliver sürekli bir şeyler alışmaya çalışıyor. bir şeylere başlıyor. babasının köpeğiyle daha önce yaşamasında rağmen, onun kendi hayatına dahil etmesi, onunla birlikte yalnız kalması bile başlangıç

sakin, naif bir film. depresif tarafı da var. bazı insanlar bundan dolayı pek sevememiş, melankolik bulmuşlar. benim hoşuma gitti. seviyorum böyle sakin, kendi halinde filmleri.

Boşlukta Sallanan Adam

saul bellow romanı. ikinci dünya savaşı zamanı askere çağrılmak için işinden ayrılan bir adamın işsizliğini anlatıyor. joseph, askere çağrılacağım diyerek işinden ayrılır ama bir türlü çağrılmaz. bu arada zaman geçer, işsiz olarak vakit geçirir böylece bireyin toplumla ilişkisi güzelce görürüz.

kitabı okumadan önce iyi kötü bakmıştım konusuna. ilgimi çekmişti. kendim de kitaptaki duruma düşmüştüm çünkü. askere gideceğim diye işimden ayrılmamıştım ama zor dönemlerdi. kitabın adı gibi boşlukta sallanıyordum. debelenmek gibi. askere gitmediğim iş yoktu. tecil bitmişti. mecburen bana kışla yolları gözükmüştü. askere gitmek için kendi celp dönemimi beklerken kitaptaki benzer sıkıntıları yaşamıştım. parasız kalmak, eksik olmak, kavgacı ruh hali… bunlar bende de vuku buldu. joseph, özgür olsa da özgürlük ona yük olarak geri dönüyor. bu yüzden askerlik gibi tüm özgürlüğünün elden alındığı ortama artık koşa koşa gitmek istiyor. beni alın diyor. toplumun onu getirdiği nokta, aslında toplumun özgür insana nasıl kambur olabileceğinin göstergesi. benzer olay bende de oldu. öyle bir noktaya gelmiştim ki, yeter deyip yaldır yaldır şubeye gittim; ben askere gitmek istiyorum dedim. evraklar, imzalar, komando olmak ister misin tırı vırı derken işimi bitirip, askere gidişimi beklemeye başladım. askere gittiğimde de kendi özgürlüğümü başkalarına vermek beni rahatlatmıştı. çünkü özgürlüğüm bir işe yaramıyordu. özgür olarak bir şey yapamıyordum. kendimden yorulmuştum. kitabı okurken en çok kendimi gördüğüm kısım buralar oldu. toplumun bir parçasısın ama aynı zaman da değilsin. özgürsün ama bir dakika, bazı şeyleri yapamazsın.

saul bellow, bu kitapla 1976’da nobel edebiyat ödülünü almış. günlük şeklinde yazılmış, yormadan okunuyor. güzel kitap. askerlik öncesi boşlukta yaşayan erkek bireyleri zaman zaman kitapta kendilerini görebilir.