Roma

 

beğenenen, beğenmeyen. bu ne şimdi diyen, hayatımın filmi bastım 10’u diyenleri okudum sürekli. epey merak ediyordum ama izlemeye fırsatım olmuyordu. aslında vakit yaratıyordum ama o vakit bu aralar kitap okumaya gidiyor. bu yüzden filmi izlemeyi sürekli erteledim. film, hem twitter’da hem de ekşi sözlük’te insanları ikiye ayırmış; gri alanı yok gibi duruyor. bu kadar kutup yaratacak bir film mi bilemedim.

alfonso cuaron, filmi tek başına üretmiş neredeyse; yönetmeni, senaristi, görüntü yönetmeni… hikayede kendi hikayesi. belki de bunun için filmde her şeye el atmış. film sevilir sevilmez ayrı ama müthiş titizlikle yapılmış. filmi sevdim ama hayatımın filmleri arasına girecek kadar değil. bununlar beraber kötü, vasat demek de bu filme hakarettir. zevkle oturdum izledim. siyah beyaz filmlerden epey sıkılan ben, hele hele bu film eski değil de yeni bir yapımsa filme adapte olamıyorum. izlerken zorlanıyorum. bu filmde öyle olmadı. harika sahneler var. mobilyacıda geçen sahne; öğrencilerin protestosu, doğum sahnesi; oradaki oyuncuların hastane çalışanlar olması, çocuklarla birlikte gidilen deniz; iki çocugun hayatını kurtaran cleo’nun bebeğini düşünüp ağlaması… mükemmeldi.

alfonso cuaron’un izlediğim üçüncü filmi. children of men, gravity ve roma, sıralama yapacak olsam children of men>roma>gravity olur herhalde. roma’yı bir daha izlesem belki birinci sıraya da gelebilir. çok keyif aldım aslında ama bir şey de eksik gibi kaldı. eksik kalan ne onu bilemiyorum.

2001: A Space Odyssey

kült bir film izlerken bu kadar sıkılacağımı hiç düşünmezdim. daha önce de çok meşhur, kült olmasına rağmen izlerken sıkıldıgım filmler oldu ama 2001’i izlerken bambaşka bir boyuta geçtim. daha önce izlediğim kubrick filmlerini çok sevmiştim. favori yönetmenim olmasa da kubrick’i seviyorum ama 2001 boğdu beni. uzayın boşluğunu komple göğsümün içine doldurdular sanki.

filmi bitirdikten sonra, hemen yazılanları okumaya başladım ve yalnız olmadıgımı anladım. yapıldıgı yılın ötesinde oldugu kesin ama günümüzde izleyince içine girilemiyor sanırım. genel olarak bilimkurgu sevmemezlik gibi durumum olunca, filmi hiç sevemedim.

evrim, yapay zeka, bilimin ileride geleceği noktanın anlatılması, filmin yapıldıgı dönem itibariyle kubrick’in ne derece acayip bir adam oldugunun göstergesi. yapay zekanın triplere girip kontrolden çıkması, son yıllarda sıkça revaçta olan konu. daha önce kitaplarda, filmlerde türünün az örneği olan konular, bugün birçok insanın dilinde. yapay zekanın insanların elinden alacağı meslekler, yapay zekanın getireceği yeni fırsatlar… yazılan tezler, kitaplar, hikayeler. bu taraftan bakınca kuşkusuz bambaşka kafalar tarafından üretilmiş bir film. ama ben 2018 yılında sıkıldım o ayrı tabii…

The Departed

filmi iki hafta önce izledim sanırım ama film hakkında bir şey yazamadım. merak ediyordum. uzun zamandır erteliyordum. izleyeyim artık dedim ama hüsran oldu tabii. belki de puanından dolayı beklentimi fazla yüksekldi. bilemiyorum. benzer temada daha iyileri var. neden bu kadar yüksek oy almış onu da pek anlamadım.

 imdb top 250 filmlerini izlemeye çalışıyorum. filmin bana en büyük katkısı listeden bir filmin daha eksilmesi oldu. film kesinlikle kötü değil ama o puanı hak edecek kadar iyi de değil. leonardo’yu severim. güzel, yakısıklı insan, iyi de oyuncu ama the departed bütün olarak çok da fazla tatmin etmedi.

The Lion King

aslan kral. ormanların kralı. film bittikten sonra eksi’de bir şeyler okuyayım dedim, neredeyse herkesin sinemada izlediği ilk film özelliğini taşıyor. haliyle düzgün bir şeyler okuyamadım orada. daha önce filme birçok kez maruz kaldım ama baştan sona oturup izlememiştim. geçenlerde twitter’da 2019 yazında remarke edilmiş haliyle gösterileceğini görünce izlemek istedim. bir de süresi çok kısa. dizi uzunlugu kadar. kısa bir vakit ayırıp izledim.

animasyon pek sevmiyorum. en iyileri bile beni sıkıyor. bu yüzden çok fazla izlemiyorum. kült olan yapımları izlemeye çalısıyorum. the lion king bu işin nirvanası sanırım. çok popüler. popüler olması sebebi animasyonun güzel olması kadar insanların filmle olan hikayesiyle de ilintili. birçok kişinin çocuklugunda izlediği bir animasyon. bu yüzden duygusal bir tarafı var.

teknik, senaryo hakkında yorum yapacak değilim. izlemesi gayet keyifli. kedigillere olan sempatimden ötürü sevdim diyebilirim. remarke halini şimdiden çok merak ediyorum. ancak şu da var; eğer süresi uzun olsaydı muhtemelen sıkılırdım. bana göre süresi harika. fazla uzatmadan bitti. keşke her animasyonun süresi böyle olsa. çok daha rahat izlerdim.

Big Night

1996 abd yapımı film. italya’dan abd’ye göçen primo ve secondo isimli iki kardeşin hikayesi. abd’ye göçen iki kardeş abd’de italyan restoranı açıyorlar. amaçları gerçek italyan mutfagını kaliteli, düzgün bir şekilde amerikalılar ile tanıştırmak. ama işler umdukları gibi gitmiyor. secondo’nun kendi bildiğinden taviz vermemesi, kardeşi primo’nun ticari düşünmeye başlaması iki kardeşin çatışmasına dönüşüyor. ağabey ile kardeşin yaşadıkları çatışma da bu tip ortak işlere girenlerin yaşadıgı türden; farklılıklar zaman zaman içinde çıkılmaz problemlere dönüşebiliyor. sanırım önemli olan bu noktada bir tarafın taviz vermesi. yoksa işle olan ilgili problem daha da büyüyüp dallanıyor.

izlemesi keyifli, iştah açıcı bir film. abd yapımı olsa da karakterlerin italyan olması, dilin zaman zaman italyancaya dönmesi, italyan mutfagı olması filmi bir yerde italyan da yapıyor.

Bohemian Rhapsody

sinemada izlemeyi istediğim bir filmdi. filmden çıktıktan sonra iyi ki sinemada izledim dedim. görsel olarak harika bir filmidi. şarkılar zaten enfes. senaryoda sanırım bazı problemler varmış. aslında tam olarak problem değil, biyografi nitelikli bir film oldugundan bazı değişiklikler yapılmış. tabii queen ve freddie mercury tarihine hakim olmadıgım için filmi izlerken bunun farkında değildim. filmi izledikten sonra yapılan yorumlarda bu eleştirileri gördüm. imdb’de su an 75 bin civarında oy kullanılmış. filmin puanı 8.4. muhtemelen 8.2’ye iner o puan.

film queen grubun hikayesini freddie mercury özelinde anlatıyor. oyunculuklar muhteşem. rami malek harika oynamış. özellikle yardım amaçlı düzenlenen live aid konserindeki oyuncluluk mükemmeldi. filmden önce kosner kaydını izlememiştim. daha sonra konser kaydını izlediğimde o sahnelerin neredeyse birebir aynı olduguğu gördüm. oyunculuklar, sahne, dekor, şovlar… her şey neredeyse gerçekteki gibiydi. o kısım bana göre filmin en güzel anıydı.

kuşkusuz alanında yapılmış en iyi iş. böylesi özel bir gruba, böylesi özel bir sanatçıya yakışır bir iş çıkmış ortaya. her şeyiyle kült sıfatını hak eden bir film. tabii şöyle bir durum da var. bana göre film harika. queen’i seviyorum. şarkılarını dinliyorum. ama bu sevgi hayranlık boyutunda değil. ne grup hakkında ne de üyeleri hakkında detaylı bilgi sahibi değilim. bu yüzden film bana göre baştan sonra kusursuz gibi geliyor. elbette bazı kafada soru işareti kısımlar olmadı değil. ancak onlar filmdeki sürekliliği etkileyecek bir sonuç çıkarmıyor ortaya. eğer grup hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olsam belki filmi eleştirecek şeyler bulabilirdim. bu da filmin beklentimin altına düşürebilirdi.

Full Metal Jacket

stanley kubrick filmi. 1987 yapımı. abd vietnam savaşını konu ediyor. savaş karşıtı bir film. er ryan’ı kurtamak’tan sonra izledim bu filmi. araya da  a wednesday’i sıkıştırdım ama o tabii facia bir filmdi. er ryan’ı kurtamak’tan sonra epey yorum okudum savaş karşıtlığı ile alakalı. o filmin savaş karşıtı oldugunu düşünmüyordum. tam tersine milliyetçi insanların duygularını hareketlendirdiğini düşünenlerdenim. full metal jacket’ı da biraz bu gözle izledim. er ryan kurtamak’ta insanlar bakın şu sahne, şu replik diyerek savaş kötüdür direyek alt metin okumaya çabalıyordu. full metal jacket öyle değil, alttan alttan net bir şekilde anti savaş filmi.

film, ilk yarısı diye nitelendirilebilecek kısımda acemi eğitim bölüğünü konu ediyor. askerlikte yemin edene kadar kimse asker değildir. ne oldugunuz belli değildir. öyle takılırsınız. usta askerlik için hazırlanırsınız. acemi asker eğitimi kısmındaki disiplin muazzamdı. söylenen marşlar, yürüyüşler, atış talimleri… acaba gerçekten o dönemler filmde anlatıldıgı gibi miydi merak ediyorum. gerçi sürekli askerlerin eğitim ya da kontrol anları gösterildiği için bu düşünceye kapılmış olabilirim. savaş zamanı, cepheye gidecek askerlere disiplinde taviz verilmemesi normal. belki askerlerin dinlenme zamanında neler yaptıkları gösterilse askeriye disiplininin o kadar da korkutucu olmadıgı anlaşılabilir. bu usta birleğinde çok belirgin gösteriliyor. askerler daha rahat hareket ediyor. ancak yine de disiplin yıpratıcı. eğer askerde kendinizi ezdirmeye müsade ederseniz ezilirsiniz. kimse acımaz. üzerinize gelirler. intihar eden askere yapılanlar çok da abartı değil. arkadaş grubundan da dışlanması, sürüklendiği psikoloji kimsenin umrunda değil.

filmin ikinci yarısında askerler birliklerine gönderiliyor; görevi ordu gazetesinde muhabirlik olan bir askerin hikayesini izliyoruz. savaş zamanı çok da kötü görev değil. savaşın psikolojisini ve cepheden gelen bilgilerin halk manipüle etmek için nasıl kullanıldıgını görebiliyoruz. yalan denilebilecek, çarpıtılmış, halkın duymak istediği haberler yapılıyor. demokrasi götürmek için savaşan abd askerlerinin yerel halka olan ilişkisi demokrasinin güzel bir paravan oldugunu gösteriyor.

Saving Private Ryan

ertelediğim bir başka kült filmlerden. muhteşem ve uzun açılış sekansı, savaş sahneleri muazzam. bu konuda izlediğim en iyisi olabilir.

filmle ilgili iki eleştiri var. bu iki eleştiri de görüntülerden bağımsız aslında. savaş sahneleri herkes tarafından beğenilmiş. beğenmemek anormal olurdu. acayip bir şeydi. yapılan eleştiriler filmin propaganda olup olmadıgına yönelik. ben anti savaş propagandası olmadıgını düşünenlerdenim. filmde bariz bir amerikan propagandalıgı yapıldıgını düşünüyorum. ama bunu da yargılama ya da yadırgama gibi bir tutumda değilim. her ülke, sinemasını bu yönde kullanabilir.

filmin görüntüleri muhteşem olsa da bana göre yapıldıgını düşündüğüm propaganda, fazla amerikancılık, filmde hikayenin sarmaması filmi idare eder kategorisine soktu. hatta filmin sonlarına doğru biraz sıkıldım bile denebilir. bu da kuşkusuz hikayeden kaynaklı.

The Bucket List

jack nicholson ve morgan freeman isimlerini aynı anda görmek aslında filmi izlemek için yeterli sebep. filmin iyi olacağına dair beklenti oluşuyor. bu ikili olmasa film bu kadar iyi olur muydu bilemiyorum.

ölmek üzere olan iki yaşlı adamın hayattan keyif almak için yaptıgı son atak. bir tarafta hayatı boyunca okuyan, araştıran kendisi geliştiren bir otomobil tamircisi. diğer yanda da kendini bildi bileli sürekli çalışan, para kazanan, ülkenin en itibarlı insanı. ikisini ortak noktada bulusturan ise kaçırılmış bir hayat. sanırım her insan bir şey peşinde koşuyor ve o koşulan şeyin ne oldugundan önemsiz hayat kaçıyor. hayatı keyif alarak yaşamak belki de en zoru. yapılan planlar. yapılmak istenen planlar. yarım kalanlar. bir ömüre gerçekten hayat sığdırmak zor.

film izledikten sonra birçok insan bucket list yapıyor sanırım ya da heves ediyor. bu listelerin akıbetini merak etmekle beraber anlık gaz oldugunu da düşünüyorum. böyle filmler etkileyici, hayatı sorgulatıyor ama hayatın gerçeklerini bir türlü pas geçemiyoruz. en azından ben geçemiyorum. şunu yapacağım, ölmeden dünya gözüyle şunu göreceğim… olmuyor. hep bir şeyler engel olarak karşıma çıkıyor. engeller yüzünden de zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum. bu da zaman zaman geç kalmışlık hissini uyandırıyor insan hayallerinden de vazgeçiyor.

ilk yarısı biraz can sıkıcı olsa da sonrası gayet güzel. özellikle dünyanın en güzel kızını öp maddesi beni çok şaşırttı. o madde için aklım çok düz çalıştı. böyle bir güzellik beklemiyordum. karşılıksız iyilik yine beni şaşırtan sahnelerdendi. iyi film. güzel film.

A Woman Under the Influence

psikolojik rahatsızlığı olan bir kadının hikayesi. onunla beraber eşinin ve çocuklarının da hikayesi. kadının bariz sorunları var. davranış problemleri. kalabalık ortamlarda, toplum içerisinde nasıl davranacağını bilmiyor. filmde de hastalığı hakkında bir şey söylenmediği için hastalıgı ne bilmiyoruz. kocasu durumu idare etmeye çalışıyor. karısı hakkında söylenenleri sürekli susturuyor. onun bir nevi tabiatının böyle oldugunu dile getiriyor. ama bir süre sonra işin içinden çıkamayınca eşini hastaneye yatırıyor. aradan geçen altı ay sonunda eşi taburcu oluyor ve eve dönüyor. tekrar hayatına devam etmeye çabalıyor. ama tabii öncesi sonrası hakkında hiçbir bilgi yok. kadın neden böyle oldu bilinmiyor. film başladı kadın hasta, devam etti hala hasta. kadının aile içindeki yaşamından bir kesit.

zor izlediğim bir film oldu. normalde bu tür hikayeleri, filmleri severim ama bir türlü filmin içerisine giremedim. bunun sebebi şu olabilir, zaman zaman filmin geçtiği kültüre kendimi aşırı yabancı hissediyorum. örneğin, kadın evde, çocukları göndermiş vakit geçiriyor. kocası iş arkadaşlarının eve davet ediyor, evde yiyecekler içecekler. kadının haberi yok. çat kapı. bir düzine erkek. normalde sorgulanacak bir durum olmamalı. kültür bu ama garip bir şekilde takılıyorum böyle durumlara ve filmden kopuyorum. filme tam olarak kendimi veremememin sebebi bu.

gena rowlands’ın oyunculuğu harika. filmi iyi yapan da onun oyunculuğu. filmi tek başına sırtlamış. oyunculuk vasat bile olsa film vasatın altında kalabilirmiş. zor izlediğim film olsa da izlediğim en ilginç filmleden bir tanesi oldu. bu yüzden genel olarak beğendim.