Kajillionaire

bir filmin kötü olmasından daha kötü bir şey varsa o da herhalde komedi diye açılan filmin komedi filmi olmamasıdır. komik olmaması problem değil. ben gülmesem de başkası gülebilir. ancak komedi olmaması herhalde daha büyük problem. bu da öyle filmdi.

kajillionaire, izlerken epey sıkıldığım bir film oldu. çekirdek bir ailenin anormal geçim problemi anlatıyor. bol bol aile draması var. ilgi gösterilmeyen çocuk. bir honey bile dememişler. çocuk değil adeta anne ve babanın iş arkadaşı. aile neden o durumda hiçbir fikrim yok. filmde o kadar havada duran konu var ki insan haliyle filme bir mana veremiyor. melanie keza neden birden aileye katılıyor onu da anlamadım.

özetle birçok şeyi anlamadığım film oldu. belki bir alt metin vardır filmde ama çok sanmıyorum. kötü film.

The Revenant

türkçesi diriliş. inarritu’nun 2016 yapımı oscar ödüllü filmi. izleyeli epey oldu ama hakkında pek bir şey yazmamısım. 
uzun süredir izlemek istediğim filmdi. 2016 yılına ait ve uzun süredir izlemek istediğim filmi birkaç ay önce izleyebildim. bu kadar zamandır merak ettiğim bir şeyi yapmama engel olan durum nedir hiç bilmiyorum.
leonardo dicaprio’nun şeytanın bacağını kırdıgı film; en iyi erkek ödülü oscar’ı dicaprio’ya gitmis. aklımda kalan bununla beraber filmde dicaprio’nun canlandırdıgı hugh grass karakterinin ölmemesi aklıma geliyor. karda kışta nehire giriyor, ıslak ıslak yola devam etmeler, ayıyla boğuşmalar, yaralanmalara rağmen hayatta kalmalar… kırık bacakla yola devam etmek gibi türlü türlü saçmalıklar var. açıkçası filmden geriye kalan bunlar oldu bir de muhtemeşem doğa. filmi izlerken üşüdüm. 
filmde muazzam görüntüler var, oyunculuklar da harika ama hikaye biraz problemli. en azında hikayeyi ele alış biçimi mi denir artık her neyse o problemli… izlediğimde bu kadar da olmamalı dediğim çok sahne oldu. bacagı kırıldı tamam bitti artık herhalde biri gelir kurtarır diye düşünürken hugh glass anlam veremediğim şekilde dağ tepe, su, buz demeden yoluna devam etti. bu da bendeki gerçekçilik hissini ortadan kaldırdı. bu yüzden vasat bir film oldugunu düşünüyorum. dicaprio ödülü hak etmiş tabii ama genel itibariyle abartılmış, vasat bir film oldugunu düşünüyorum. tom hardy bile geride kalmıs dicaprio’nun oyunculugunun yanında. öyle bir sırtlama söz konusu. dicaprio’nun oyunculugu olmasa vasatın da altında altında film olabilirmiş.

Cast Away

başrolde tom hanks oynuyor. film, 2000 yapımı hayatta kalma temalı… seviyorum bu tip konuları. uyku öncesi güzel gidiyor. uyku bastırsa bile filmden dolayı dağılabiliyor uyku. 
filmin ilk 15-20 dakikası epey sıktı beni. konusunu bildiğimden dolayı sabrettim biraz daha sonra malum olayı yaşandı zaten. yalnız ilk 15-20 dakikasında gürültü patırtı, yüksek tondan konusmalar epey kulak tırmaladı. bu tür sahneler beni bayagı rahatsız ediyor. neyse ki çabuk bitti. 
tabii böyle hayatta kalma mücadeleleri bana bayagı ütopik gelir. hemen kendimi filmdeki karakteri yerine koyarım. bir yerim yaralansa kesin mikrop kapar, iltihap olur, yiyecek bulamam, el becerisinden sınıfta kalırım vs gibi düşünceler kafamda dolanır durur. ama diğer taraftan düşününce yapacak bir şey yok, hayatta kalmak zorundasın ve bu yüzden daha önce günlük hayatında beceremediklerini yapmak zorundasın. 
filmdeki ürün yerleştirmeler bayagı kör göze parmak seklinde. markalara ve abd filmlerinden alıskın oldugumuz için çok fazla göz kanatmıyor ama benzer işler türk yapımlarında oldugunda rahatsız edici olabiliyor. tabii su ana kadar cast away’de oldugu gibi reklam hiçbir türk filminde görmedim. cem yılmaz benzer işlere giriştiğinde bile küçük de olsa eleştiri almıstı. okudugum bazı yorumlarda da; türk izleyiciler tarafından yapılan yorumlarda bu reklamların begenilmediğini gördüm. açıkçası çok takıldıgım mevzu değil.
yer yer sıkıcı buldugum kısımlar olsa da seviğim film oldu. tom hanks’in oyunculugu muazzamdı. spoiler olabilir, ateş yaktıgı sahnede kendi kendine bağırışı, sevinci filmin en etkliyeci sahneseydi. 

Warm Bodies

filmi izeyeli herhalde iki üç ay olmuştur ama buraya herhangi bir şey yazmamışım. vakit bulamamak, tembellik, plansızlık olunca insanın kendisine bir nevi görev tanımladıgı işleri yapamıyor. buraya izlediğim, okudugum şeyler hakkında ufak tefek not düşmek için açmıştım. geç olsa da aklımda kalan kadar bir şeyler yazmak istiyorum. 
filmi izleme listesine almışım ama neden almış hiçbir fikrim yok. herhalde birisinin tweetinden ya da bir listede görüp ilgimi çekmiş olmalı. fantastik konular çok ilgimi çekmese de izledim. daha hayatında içinden, gerçek hikayeleri izlemeyi seviyorum. zombi ve insan aşkını izlemek biraz sıktı diyebilirim. filmde bir akıcılık var aslında ama bütüne bakınca film basit kalmış. konu da ilgimi çekmeyince, film zaman geçirmekten öteye gidemedi. fantastik işler sevenler kuşkusuz seveceklerdir çünkü filmin temposu düşmeden ilerliyor. her ne kadar basit film olsa da akıcılık var. ama benim göre bu işlere merakı olmayanlar sıkılma ihtimali yüksek.

Away We Go

herhalde filmi tek kelimeyle anlatmak istesem sakinlik olurdu. sıcak film. ne yapacağını, geleceğini nasıl şekillendireceğini bilemeyen otuzlu yaslarının ortasında bir çiftin ne yapmak istediklerinin hikayesi. bir de bebek bekliyorlar. onunla ilgili hayalleri, düşünceleri olan belirsizlik içinde bir çift.
ne yapmak istediklerini, nerede yşamak istediklerini bulabilmek için şehir şehir geziyorlar. yanlarında, etraflarında birileri olsun istiyorlar. her gittikleri şehirde karsılastıktaları arkadasları, akrabaları onlar için hayal kırıklıgından öteye gidemiyor. şehir şehir gezdikten sonra yanlarında kendilerini bulmaları, birbirlerine sıgınmaları, yaşamak istedikleri evin ortamı filmin sakinliğine çok yakıstı. 
açıkçası biraz zor bitirdim filmi. filmin basrolundeki çiftle alakalı problem yoktu ama yanlarına gittikeri arkadaslarına tahammül edemedim. o sahneleri izlemek beni inanılmaz sıktı. bu yüzden filmi izlerken de biraz sıkıldım. 
genel olarak sevdiğim film oldu. izlemesi beni zorlayıp sevdiğim film nadir oluyor. bu da onlardan bir tanesi oldu. 

Imperial Dreams

kısa süreli izleyecek bir şey ararken buldum. konusu ilgimi çekince izledim. hapishaneden çıkan bir babanın oğluyla beraber hayata tutunma mücadelesi. konusunu gerçek hayattan, hayatın direkt içinden alan filmleri seviyorum.

film, sundance film festivalinde izleyici özel ödülü almış. kelebekler hakkında yazarken sundance’e ufak tefek değinmiştim. kuskusuz çok önemli ödül olsa da sundance’in bir filme ödül verirken gözettiği kriterlerin tatmin etmediğini yazmıştım. sundance için filmin güzel olması kadar bir hikayeyi ya da bir şeyi o hikayeyi bilmeyen birisine ulaştırmak, anlatmak önemli. bu minvalde kelebekler’in ödül aldıgı yazılıp, çizilmişti.

filme tekrar dönecek olursak, zaman geçirmek için güzel. dünyanın birçok coğrafyasında eski hayatı geride bırakıp yeni hayata başlamak zor. tası topragı altındır diyerek gidilen, gitmek için çekilişlere katılındıgı abd’nin içinde böyle hikayeler var. kuşkusuz garip bir ülke… insanı vezir ya da rezil edebilir. orada çok iyi şartlar da sağlayabilirsiniz çok kötü bir hayatın içinde de kendinizi bulabilirsiniz.

john boyega’nın oynadıgı bambi, doğuştan şanssız bir insan. amcasıyla, gettolarda çetelerle iç içe büyümek zorunda kalan birisi… hapishaneden çıktıktan sonra oğlu day ile birlikte daha iyi bir hayat kurmaya çalısıyor. hapishanede tutku haline gelen yazarlık peşinde koşuyor.

 sonu anlamsız bir şekilde bitiyor; son, izleyiciye bırakılan türden bir film de değil, sanki uutulmus, yanlıs yerden kesilmiş ya da kurgulanmıs gibi. final epey havada kalmış. genel olarak vasat film.

Chernobyl

çok fazla dizi izlemeyi seven bir insan değilim. sebebi uzun soluklu olmaları. genelde dizileri bir, iki sezon takip edebiliyorum; sürekli aynı şeylerin tekrarını izliyor gibi hissediyorum kendimi. bir iki sezondan sonra diziden kopuyorum. bu yüzden mini diziler benim için biçilmiş kaftan oluyor. dizilerde eğip bükülmeden konu, olay anlatılıyor.

chernobyl’i sevme sebeplerimden bir tanesi mini dizi olması. belki uzun soluklu iş olsaydı bu kadar içine giremezdim dizinin.diziyi dün bitirdim. bana göre mükemmel dizi. olayın kendisi baslı basına ilgi çekici, anlatım da güzel olunca ortaya böylesine mükemmel bir iş çıkıyor. mükemmel diyorum ama chernobyl faciasını bildiğim kadarıyla mükemmel diyorum. ya da sovyetler hakkında çok fazla şey bilmediğim için mükemmel diyorum.

sovyet bürokrasinin, yönetiminin, kurumlarının eleştirisi, kimilerine göre karalamaları komünizm üzerinden oluyor. ancak pekala biliyoruz, komünist olmayan birçok ülke bu dünyaya facialar, insanlık krizleri yaşattı. bu yasanan facialar anlatılırken ya da sorgulanırken sistem üzeriden eleştiri yapılmıyor, sistem üzerine gidilmiyor. genellikle eleştiriler kişiler, partiler ya da devlet üzerinden oluyor. kavramların inşa edildiği düzene laf edildiğini göremiyoruz. bundan dolayı chernobyl dizisinde devletin inşa edildiği sistem üzerinden yapılan eleştiriyi haksızlık olarak düşünüyorum. bu eleştirilerin bilinçli olarak getirildiğini, anti komünizm tadında olduguna kısmen hak veriyorum. kuşkusuz sovyetlerin kendi içinde problemleri vardı ancak sovyetler’in komünizm ile alakası olmasa bile böyle bir olayın yaşnma ihtimali vardı, devlet adamları muhtemelen yine benzer şekilde hareket edecekti. bu tip facialarda yöneticilerin davranış biçimlerinin sistem ile alakalı oldugunu düşünmüyorum. çünkü irili, ufaklı komünist olmayan ülkelerinde yaşattıklarında da devletlerin benzer tepkiler verebildiğini görebiliyoruz.

dizi imdb üzerinde su anda 9.7 gibi puana sahip. 153 bin kişi oylamış. şu dakikadan sonra düşse bile en kötü ihtimalle 9’a düşer. bu da diziyi tüm zamanların en iyi yapımlarına arasında rahat sokabiliyor. dizinin bu kadar sevilme nedeni kuşkusuz hikayenin ilgi çekiciliği, gerçekliği ve anlatımın güzelliği.

diziye yapılan eleştiriler genellikle dili üzerinden. neden rusça değil, ingilizce. açıkçası dil beni çok fazla rahatsız etmedi. rusça olsa da ancak bu kadar dizinin içine dahil olabilirdim. diğer eleştiri de anti komünizm üzerinden. buna kısmen hak verebiliyorum. dizi tamamen bu amaçla mı yapıldı bilemiyorum. ama diziyi yaparken faydanılan kaynaklar ve dizideki bazı sahneler gereksiz sistem eleştirisi üzerine girmiş.

oyunculuklar, çekimler, resimler muazzam. sinemada, dizide gerçek hikayelerin anlatılmasını zaten çok seviyorum. her ne kadar yapılacak eleştirileri olsa da her yönüyle benim için çok iyi dizi.

Rocky

sıkça televizyonda denk gelmeme rağmen hiçbir zaman oturup baştan sona izlememiştim. televizyonda da yarım yarım izleyince serinin tüm filmleri birbirine karışıyor. bu yüzden oturup baştan sona seriyi izlemeye karar verdim.

boks sevmem. savunma, tekme, tokat dahil genel olarak dövüş sporları bana hitap etmiyor. ancak buna rağmen rocky’i sevdim. spordan, bokstan öte varoluş mücadelesi, kendini hem hayata hem de kendine ispat etme mücadelesi var. bu mücadele rocky özelinde de değil. herkes arayış içinde adrian, paulie, mickey… herkes hayata tutunma içinde. türklerin kazanmasını almanların kazanmasına ya da kaybetmesine bağlamak gibi biraz. maçın sonunda rocky kazanınca etrafındaki herkes kazandı. ayrıca rocky-apollo maçında sylvester stallone’nin oyunculugu izlediğim en iyi performanslarından bir tanesiydi. muhteşemdi.

film genel olarak iyi olsa da sadece hikayede bir geçiştirme var gibiydi. rocky amatör, kendi çapında bir boksör. mickey, rocky’e dünya çapında yeteneği oldugunu söylüyor. amatör olsa da çok yetenekli. apollo’nun amatör bir boksörle maç yapmak istemesini anlamadım. çok kısa, bir cümleyle sebep belirtildi ve amatör boksör aranmaya baslandı. italyan aygırı lakabını sevdikleri için rocky ile maç yapmaya karar verdiler. bu kısım hızlıca geçiştirilmişti.

serinin tamamını izleyebilir miyim emin değilim zira devam filmlerini bir yerde bırakıyorum. izlemiyorum. ilk filmin muhteşemliği sonraki filmlerde ekseriyetle yakalanamıyor. rocky özelinde durum ne olacak merak ediyorum.

Idiocracy

mike judge’ın yazıp, yönettiği idiocracy, türkçeye ahmaklar olarak çevrilmiş. başrollerde luke wilson, maya rudolph, dax shepard oynuyor.

filmin ilgi çekici konusu var. biri asker, diğeri hayat kadını olan iki kişi, gizli proje için 1 yıl süreyle donduruluyor. amaç, orduda görev yapan kaliteli askerleri gelecekte de muhafaza etmek, onlardan faydalanabilmek. daha sonra tabii görev unutuluyor, bu iki insan 500 yıl sonra bambaşka dünyada tesadüfen uyanıyor. o dünyada yaşamaya baslıyor.

günümüzün popüler konusur endüstri 4.0. fütüristik dünya, robotlar, kaybedilen işler, yeni doğacak iş kolları birçok insanın ilgisini çekiyor. gelecek hakkında makaleler, kitaplar yazılıyor. bu bağlamda idiocracy geleceği biraz farklı ele alıyor. yüksek iq sahibi insanlar çocuk yaparken çok fazla parametreye takılırken, düşük iq sahibi insanlar pervasızca çocuk yapıyor. bu yüzden bir yere kadar gelişen dünyada zamanla ortalama iq giderek düşüyor ve dünya tamamen ahmakların yaşadıgı bir yere dönüşüyor. tabii buradaki dünya tasvirimiz abd. dünya öyle bir dönüşüm yaşıyor ki, 500 yıl öncesinden gelen vasıfsız bir asker olan joe, o dünyada çok çok basit bir testle en yüksek iq’lu insan olmayı basarıyor. daha sonra abd baskanı tarafından çağırılıyor ve ülkenin sorunlarını çözmesi için içişleri bakanı yapılıyor. ülkenin sorunlarından bir tanesi kuraklık. kuraklık tam olarak gerçek sorun değil. çünkü su olmasına rağmen su kullanılmıyor ülkede. su sadece tuvalette kullanılıyor. su yerine insanlar susuzlugu giderdiğini düşündükleri gatorade’i içiyor. tarlaları gatorade ile suluyorlar çünkü tarlaların suzuslugunu gidermek gerekiyor. su içmek isteyen joe garipseniyor. tuvalette kullanılan bir şeyin neden içildiğine anlam veremiyorlar.

film absürt, kara mizah örneği. kontrolsüz üremeye, bilim insanların zaman zaman gereksiz uğraşlarına göndermeler yapılıyor. teknoloji gelişse de toplumun giderek ahmaklaştıgına dem vuruluyor. senaryo olarak epey kötü olsa da vermek istediği mesajı izleyiciye aktarabiliyor. zaten sinema tekniğinden pek anlamayan şahsım için bu tip filmlerin anlatmak istediklerini iyi kötü vermesi yeterli. bu yüzden beğendiğim film oldu.

bir de dipnot olsun, filmi bitti zannedip kapatmamak lazım. credit sonrası ufak bir sahne daha var.

Rear Window

1954 yapımı bir alfred hitchcock filmi. ayağı kırılan ünlü dergi fotoğrafçısı üzerinden bir cinayet hikayesi anlatılıyor. film tek mekanda geçiyor. çok fazla hareketlilik olmamasına rağmen içine çekmeyi başarıyor film. cinayeti kimin işlediğini bilsek bile gerilimi hissedebiliyoruz.

film kuşkusuz çok iyi ama gerilim türü filmler pek bana göre değil, ne kadar iyi olursa olsun izlerken bir yerde tıkanıyorum. çok fazla gerilim türünden film izlemeyi tercih etmiyorum. bu yüzden imdb top 250 listesini eritmek için izlediğim filmlerden bir tanesiydi