German Doner Kebab

başka kültüre gitmekle kalmayıp artık o kültüre ait olmak böyle bir şey sanırım. fotoğrafı buradan aldım, glasgow’da bir dönerci; dönerin meşhur olması kadar alman döneri olarak meşhur olması ironik. biraz bakınınca döner, dünyanın farklı noktalarında alman olarak nam salmış. türkiye’de bile alman döneri olarak satılan yerler bulunuyormuş. kuşkusuz almanya’da yapılan döner türkiye’de yapılana göre daha farklı ama neticede döner dönerdir.

aşağıdaki videoda da eski bir nazi sempatizanı nazi saçmalıgından dolayı 15 yıl boyunca döner yemediğini dile getiriyor. dönere bile ırkçılık yaparsın ama glasgow’da döneri alman diye görürsün.

Fleabag

vakit geçirmelik bir şeyler arıyordum. bir anda izlemeye basladım. aslında bir anda izlerken de bulmadım kendimi. özellikle vakit geçsin diye bir şey izlemek istediğimde uzun uzun dizi ya da film arıyorum. yine aynı bir arayış içindeyken, karsıma çıktı ve izlemeye basladım. bir kadının hayata karşı tutunma arayışı. tutunma, tutunamama yazınca arkadan agır dramlar gelebiliyor ama dizinin türü komedi. ödüllü bir komedi.

birinci sezonu izledim. ikinci sezondan da bir iki bölüm izledikten sonra unuttum gitti diziyi. nice diziler bende böyle heba oluyor. bir yere kadar izliyorum sonra öylece kalıyor. öylece kalma sebebi de dizilerin kendilerini tekrar etmesi. normal olarak tabii. sonucta tv series denilen bir şey… ama tabii bir yerden sonra sıkıyor bu tekrar işi. aynı karakterler, aynı olay döngüleri dönüp duruyor. dizi bir yere bağlanamıyor. mini dizileri ayrı bir yere koyuyuorum. anlatacağını kısadan veriyor.

yorumlardan anladıgım kadarıyla kadınların daha çok hosuna giden bir yapım. normal olarak. dizinin basrolunda kendi olarak var olmaya calısan bir kadın var. özgür, kendi işin yapan, baskasına muhtaç olmayan, kafasına estiği gibi yasayan… ama sadece kadınlara hitap eden tarafı yok dizinin. gayet herkes tarafından izlenebilir. epey eğlenceli. fleabag’in kendi kendine konusmaları, umursamazlıgı insanı hayata karsı şevke getiriyor. özgür olma ihtiyacı hissettiriyor.

şu an ikinci sezonu yayınlanmıs. akıbeti nedir bilmiyorum. ben birinci sezonu izledim. belki daha sonra ikinci sezonu da izlerim. büyük ihtimalle izlemem. ama izlediğim bölümler için konursam. izlemesi gayet keyifli, güzel, eğlenceli bir ingiliz serisi.

Bıçkın ve Ağlak-Yeni Türkiye’nin Hikayesi

kitabı dün bitirdim. can kozanoglu’nu seviyorum. seviyorum dedim ama okudugum kitap sayısı sadece bir. bıckın ve ağlak ikincisi oldu. aslında sevme sebebim şu, geçtiğimiz yıllarda kendisiyle yapılan röportajlardan bir tanesinden şöyle bir söylemişti. “Şu anda Türkiye’de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP’nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP’nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum.” 2015 yılına ait cumhuriye gazetesinden bir röportaj. bu cümleleri okuduktan sonra kendisine, fikirlerine meraklı olmustum. o zamanlar hdp’ye oy veren o kesimle alakalı hiçbir problem yoktu. gerçi hala yakın ama takıdıkları tavır, eleştiri kabul etmez durumları kendilerini inanılmaz sevimsizleştiriyordu. hala aynı tavır var. aynı gruba karşı eleştiri getirememezlik devam ediyor. eleştiri getirdiğiniz anda küçümseme, tepeden bakma gibi tavırlarla karşılaşıyorsunuz. 

2015 yılında duymak istediklerimi o röportajda okuduktan sonra yine duymak istediklerimi bıçkın ve ağlak’ta okudum. popüler kültür, sosyal medya eleştirileri hemen hemen benim düşüncelerime çok yakındı. 

sosyal platformlarda artık suya sabuna dokunmadan bulunuyorum. sebebi linç yememek. küfüre, hakarete katlanmak istemiyorum. ne için katlanayım onu da bilmiyorum. değecek olsa bir şeylere katlanayım hakarete ama bir şey değişmiyor. tam tersi linç eden insanlar linç edecek bir şey buldukça daha da idmanlı hale geliyorlar. ne ünlüyüm ne de herhangi bir sosyal konuda mesleki uzmanlıgım bulunuyor ama ben bile linç yemekten çekiniyorum. bu yüzden usul usul dolanıyorum. genel olarak kendimce bir şeyler yazdıgım iki yer var. bir tanesi burası, okuyucu kitlesi yok denecek kadar azdır. ikinicisi de eksi sözlük. orada daha fazla kişiye ulaşılabiliyor. türkiye’de linç kültürünü görmek için güzel bir ortama dönüştü. tabii bir twitter değil.

sözlük’te suriyeli baslıklarına çok sık yazarım. yazıgım gibi linç yerim. 10 sayfa bir şey yazıldıysa toplam 2 ya da 3 girdi mantklı, linç etmeden yazan insanların girdileridir. işin kötüsü linç dısına çıkıp, arastırıp iki kelime mantklı bir şey yazmak istediğinizde al evine suriyeli besle mesajını çat diye mesaj kutunuzda buluyorsunuz. ne alaka çözemiyorum tabii. o baslıklarda yağtıgım şey suriyeli övmek ya da memnuniyeti dile getirmek değil. lincin gereksiz olusu, hatta lincin bile yanlıs bilgiden kaynaklı oldugunu dile getirmek. sorunu kabul edip, mantıklı bir iki cümle kurabilmek. ama yok anında linç yiyorsun. bazıları daha da ileri gidip geri zekalı olmakla, ülkenin geleceğini düşünmemekle itham ediyor. ılık, pembe göt yakıstırmalarına girmiyorum bile. kitapta suriyeli özelinde olmasa da genel olarak benzer konulara değiniliyor. 

müzik, yemek, içmek, siyaset, cemaat, akp, 80’ler, 90’lar, sosyoloji… epey konuya değiniliyor. güzel bir sosyoloji kitap olmus. okurken sıkmıyor. mirgün cabas’n ve can kozanoglu’nun yanından o sohbete dahilmiş hissiyatı bende fazlasıyla oluştu.

Bıçkın ve Ağlak-Yeni Türkiye'nin Hikayesi

kitabı dün bitirdim. can kozanoglu’nu seviyorum. seviyorum dedim ama okudugum kitap sayısı sadece bir. bıckın ve ağlak ikincisi oldu. aslında sevme sebebim şu, geçtiğimiz yıllarda kendisiyle yapılan röportajlardan bir tanesinden şöyle bir söylemişti. “Şu anda Türkiye’de siyasal olarak en rahatsız olduğunuz insanlar kim derseniz, AK troll denen insanlardan daha fazla rahatsız olduğum, HDP’nin sosyal medyadaki aşırı saldırgan genç Türklerini söylerim. Sosyal ortamda böyle bir tip var. HDP’nin çok saldırgan, küstah, genç bir Türk kesimi var. Kendilerini bir yerlere kabul ettirmek için bu hale geliyorlar belki. Saldırganlıkları, küstahlıkları, bir yerlere eklemlenmeye çalışırken gösterdikleri acımasızlıkları ve pek çoğunun temelsizliği. Yön bulamayıp da yönleri varmış gibi yapmaları. Onlardan ciddi rahatsızlık duyuyorum.” 2015 yılına ait cumhuriye gazetesinden bir röportaj. bu cümleleri okuduktan sonra kendisine, fikirlerine meraklı olmustum. o zamanlar hdp’ye oy veren o kesimle alakalı hiçbir problem yoktu. gerçi hala yakın ama takıdıkları tavır, eleştiri kabul etmez durumları kendilerini inanılmaz sevimsizleştiriyordu. hala aynı tavır var. aynı gruba karşı eleştiri getirememezlik devam ediyor. eleştiri getirdiğiniz anda küçümseme, tepeden bakma gibi tavırlarla karşılaşıyorsunuz. 

2015 yılında duymak istediklerimi o röportajda okuduktan sonra yine duymak istediklerimi bıçkın ve ağlak’ta okudum. popüler kültür, sosyal medya eleştirileri hemen hemen benim düşüncelerime çok yakındı. 

sosyal platformlarda artık suya sabuna dokunmadan bulunuyorum. sebebi linç yememek. küfüre, hakarete katlanmak istemiyorum. ne için katlanayım onu da bilmiyorum. değecek olsa bir şeylere katlanayım hakarete ama bir şey değişmiyor. tam tersi linç eden insanlar linç edecek bir şey buldukça daha da idmanlı hale geliyorlar. ne ünlüyüm ne de herhangi bir sosyal konuda mesleki uzmanlıgım bulunuyor ama ben bile linç yemekten çekiniyorum. bu yüzden usul usul dolanıyorum. genel olarak kendimce bir şeyler yazdıgım iki yer var. bir tanesi burası, okuyucu kitlesi yok denecek kadar azdır. ikinicisi de eksi sözlük. orada daha fazla kişiye ulaşılabiliyor. türkiye’de linç kültürünü görmek için güzel bir ortama dönüştü. tabii bir twitter değil.

sözlük’te suriyeli baslıklarına çok sık yazarım. yazıgım gibi linç yerim. 10 sayfa bir şey yazıldıysa toplam 2 ya da 3 girdi mantklı, linç etmeden yazan insanların girdileridir. işin kötüsü linç dısına çıkıp, arastırıp iki kelime mantklı bir şey yazmak istediğinizde al evine suriyeli besle mesajını çat diye mesaj kutunuzda buluyorsunuz. ne alaka çözemiyorum tabii. o baslıklarda yağtıgım şey suriyeli övmek ya da memnuniyeti dile getirmek değil. lincin gereksiz olusu, hatta lincin bile yanlıs bilgiden kaynaklı oldugunu dile getirmek. sorunu kabul edip, mantıklı bir iki cümle kurabilmek. ama yok anında linç yiyorsun. bazıları daha da ileri gidip geri zekalı olmakla, ülkenin geleceğini düşünmemekle itham ediyor. ılık, pembe göt yakıstırmalarına girmiyorum bile. kitapta suriyeli özelinde olmasa da genel olarak benzer konulara değiniliyor. 

müzik, yemek, içmek, siyaset, cemaat, akp, 80’ler, 90’lar, sosyoloji… epey konuya değiniliyor. güzel bir sosyoloji kitap olmus. okurken sıkmıyor. mirgün cabas’n ve can kozanoglu’nun yanından o sohbete dahilmiş hissiyatı bende fazlasıyla oluştu.

Gidebilmek

insan gibi hissetmek. yaşayabilmek. hayat zaman zaman cok acımasız bedeller ödetiyor. kızının daha iyi hayatı hak ettiğini düşünen el salvadorlu baba, meksika abd sınırını geçerken akıntıya kapılıyor.

aylan bebek aklıma geldi. ailesi onu savaştan kaçırmaya çalısırken minik bedeni sahilde bulundu. kuşkusuz dünyadaki herhangi bir bebek gibi o da en iyisini hak ediyordu. yaşasaydı bugün 7 yaşında ve ilkokula gidiyor olacaktı ve o da genellemelerden kurtulamayıp linç yiyecekti.

eksi sözlük’te siktir olup gitmek baslıgı var. herkes umutla bir yerlere gitmeye çabalıyor. ama nereye gidilirse gidilsin, yanında doğduğun, büyüdüğün yerleri, yaşanmışlıkları da götürüyorsun. tabii hoş karsılanmıyor bunlar; entegre, adapte diyor ev sahipleri.

kalmak, gidebilmek, gitmek ve yaşamak. hepsi bazı insanlar için çok zor.

Kona fer i strid

ingilizcesi woman at war. türkçeye de herhalde savaşta kadın olarak çevirisi yapılmıştır. tam olarak bilemiyorum. fransa, ukrayna, izlanda yapımı olsa da konu, hikaye izlanda’da geçiyor. yönetmeni benedikt erlingsson. daha önce aynı yönetmenin hross i oss filmini izlemiştim. tabii bunun farkına filmi izledikten sonra vardım. imdb’de filmle ilgili bakınırken yönetmenin baska filmini izlediğimi fark ettim. daha sonra filmle alakalı yazdıgımı okudum ve o zaman filmle ilgili düşüncelerimi hatırladım. blog yazmanın faydalarından bir tanesi.

film aktivist bir kadının izlanda doğasını tahrip eden ağır sanayi şirketlerini sabote etmesini konu ediniyor. dağların kadın halla, izlanda siyasilerinin yaptıgı ve yapmak istediği uluslararası anlaşamlarla izlanda şirketlerinin doğaya zarar verdiklerini düşünüyor. bu düşünceden hareketle tamamen münferit olarak şirketlerin işlerini baltamalaya çalısıyor. böylece şirketlerin işlerini azaltarak doğanın tahribatını önlemeye çalısıyor. tabii eğer bu hikaye gerçekten izlanda gündeminde varsa, davulun sesinin uzaktan hoş olsa da yakında o kadar da hoş olmadıgını anlıyoruz. her ülkenin kendi içinde politik problemleri olabiliyor. bu problemleri gidilen ya da yaşanılan ülkenin iç işlerine dahil oldugunuzda anlayabiliyorsunuz. yoksa uzaktan benim için izlanda doğası, kültürü, iklimi muazzam bir memleket.

önceki filmde yazdıgım şeylerin benzerini bu film için de yazabilirim. izlanda yapımı izlediğim ikinci film oldu ve ikincisi de beni içine alamadı. harika çekimler, mükemmel izlanda doğası, yer yer güldüren kara komedi… ama filmin bütününe bakınca pek bana hitap eden türden komedi olamadı. bana hitap eden türden olmasa da kötü film değil. gayet izlenebilir, derdi olan, derdini anlatan bir film. bu açıdan bakınca iyi film diyebilirim.

Okuyamamak

bayağıdır okuyamıyorum. sebebi iş yoğunlugu olarak görsem de tam olarak öyle dğeil. 9 günlük bayram tatilinde de elime şu ana kadar bir şey almadım. huzur’u okuyordum, severek okuyordum ama ara verince bir daha geri dönüp okuma isteği olusmadı. bu sefer yeni kitaba başladım yeni şehirde bir öğle vakti. yine çok severek okuyordum ama ara verince yarım kaldı. romanı bırakıp tarih okuyayım dedim olmadı. demek ki anlık süreç deyip çok fazla zorlamamaya karar verdim.

kitapları uzun zamandır kindle üzerinden okuyorum. matbu kitap en son ne zaman aladım hatırlamıyorum. belki motivasyonumu düşüren şey teknolojidir deyip, okumak istediğim kitabı matbu olarak almayı planlıyorum. belki sorun teknolojiye kendimi fazla kaptırmamdır.

Chernobyl

çok fazla dizi izlemeyi seven bir insan değilim. sebebi uzun soluklu olmaları. genelde dizileri bir, iki sezon takip edebiliyorum; sürekli aynı şeylerin tekrarını izliyor gibi hissediyorum kendimi. bir iki sezondan sonra diziden kopuyorum. bu yüzden mini diziler benim için biçilmiş kaftan oluyor. dizilerde eğip bükülmeden konu, olay anlatılıyor.

chernobyl’i sevme sebeplerimden bir tanesi mini dizi olması. belki uzun soluklu iş olsaydı bu kadar içine giremezdim dizinin.diziyi dün bitirdim. bana göre mükemmel dizi. olayın kendisi baslı basına ilgi çekici, anlatım da güzel olunca ortaya böylesine mükemmel bir iş çıkıyor. mükemmel diyorum ama chernobyl faciasını bildiğim kadarıyla mükemmel diyorum. ya da sovyetler hakkında çok fazla şey bilmediğim için mükemmel diyorum.

sovyet bürokrasinin, yönetiminin, kurumlarının eleştirisi, kimilerine göre karalamaları komünizm üzerinden oluyor. ancak pekala biliyoruz, komünist olmayan birçok ülke bu dünyaya facialar, insanlık krizleri yaşattı. bu yasanan facialar anlatılırken ya da sorgulanırken sistem üzeriden eleştiri yapılmıyor, sistem üzerine gidilmiyor. genellikle eleştiriler kişiler, partiler ya da devlet üzerinden oluyor. kavramların inşa edildiği düzene laf edildiğini göremiyoruz. bundan dolayı chernobyl dizisinde devletin inşa edildiği sistem üzerinden yapılan eleştiriyi haksızlık olarak düşünüyorum. bu eleştirilerin bilinçli olarak getirildiğini, anti komünizm tadında olduguna kısmen hak veriyorum. kuşkusuz sovyetlerin kendi içinde problemleri vardı ancak sovyetler’in komünizm ile alakası olmasa bile böyle bir olayın yaşnma ihtimali vardı, devlet adamları muhtemelen yine benzer şekilde hareket edecekti. bu tip facialarda yöneticilerin davranış biçimlerinin sistem ile alakalı oldugunu düşünmüyorum. çünkü irili, ufaklı komünist olmayan ülkelerinde yaşattıklarında da devletlerin benzer tepkiler verebildiğini görebiliyoruz.

dizi imdb üzerinde su anda 9.7 gibi puana sahip. 153 bin kişi oylamış. şu dakikadan sonra düşse bile en kötü ihtimalle 9’a düşer. bu da diziyi tüm zamanların en iyi yapımlarına arasında rahat sokabiliyor. dizinin bu kadar sevilme nedeni kuşkusuz hikayenin ilgi çekiciliği, gerçekliği ve anlatımın güzelliği.

diziye yapılan eleştiriler genellikle dili üzerinden. neden rusça değil, ingilizce. açıkçası dil beni çok fazla rahatsız etmedi. rusça olsa da ancak bu kadar dizinin içine dahil olabilirdim. diğer eleştiri de anti komünizm üzerinden. buna kısmen hak verebiliyorum. dizi tamamen bu amaçla mı yapıldı bilemiyorum. ama diziyi yaparken faydanılan kaynaklar ve dizideki bazı sahneler gereksiz sistem eleştirisi üzerine girmiş.

oyunculuklar, çekimler, resimler muazzam. sinemada, dizide gerçek hikayelerin anlatılmasını zaten çok seviyorum. her ne kadar yapılacak eleştirileri olsa da her yönüyle benim için çok iyi dizi.

İki Haftalık Z

iki haftadan fazla olmus buraya yazmayalı… iki haftada kayda değer pek bir şey olmadı demek ki. standart hayat devam edince insanın aktaracak bir şeyi de olmuyor. aktaracak bir şey yoksa yasanılan hayat gerçekten yasanıyor mu ayrı soru işareti.

futbolla devam edeyim. gebzespor küme düştü. gerçekten bunu başardılar. son hafta erbaa deplasmanına gidildi ve beraberlikle dönüldü. gebzespor türkiye futbol liglerinin en kötüsü olan bölgesel amatör kümeye tekrar düştü. geçen seneye kadar yedi sezon oradan çıkmak için uğraşıldı. bu sefer kaç sene sürecek göreceğiz.

yarın galatasaray’ın maçı var. 19 mayıs günü iktidar destekli başakşehir ile maça çakmak keyifli olacak. başakşehir özelinde muhtelif futbol forumlarından ya da mecralarda epey yazdım; sıkıcı, soğuk, manasız bir takım. daha fazla yazmaya gerek yok. umarım yarın onları sami yen’de yenip şampiyon olacağız. sezonu iki kupayla kapatacağız.

birkaç hafta önce işten dolayı hiçbir okuyamadıgımı, izleyemediğimi yazmıştım. kendime katkı açısından yaptıgım yegane şey, işe gidip gelirken müzik dinlemek oluyor. o da toplamda 50 dakika sürüyor. günde 50 dakika müzik. başka bir şey yok. tabii buna dur demenin zamanı gelmişti. uzun zamandır okumak istediğim yenişehir’de bir öğle vakti’ne başladım. şu ana kadar harika gidiyor. daha önce sevgi soysal’ın tane rosa kitabını okumuştum. çok ince bir kitaptı. vesileyle sevgi soysal’ın hayat hikayesini öğrenmiştim. bu ülke herkese çektiriyor ama bazı insanlara daha fazla çektiriyor.

sosyal medyada sıklıkla adını duydugum chernobyl’e başladım. az önce de after life’ın ilk bölümünü izledim. çernobil’de yaşanan kaza daha önce  ilgimi çekmişti. bir şey izlemedim ama nedir ne değildir diyerek okuma yapmıştım. iyi kötü fikir sahibiydim. ancak yasananların boyutunu tam idrak edememiştim. dizide kurgu da olsa görsel olarak görmek insanı daha fazla olayın içine alıyor. mini dizi olması ayrı güzel. uzun soluklu dizileri takip edemiyorum. bir yerde kopuyor. izlemeyi bırakıyorum. mini diziler bu açıdan güzel.

after life’ı geçtiğimiz aylarda duymuştum. merak edip izleme listeme atmıştım. izlemek için bir şeyler ararken süresi çok cazip geldi. bu yüzden izlemeye başladım. zaten dram türünü seviyorum. dram, komedi birleşimi olunca daha da seviyorum. dizinin ilk bölümü idare eder kıvamındaydı. karısını kanserden kaybeden bir adamın hikayesi. konu çok sıradan gibi ama bir o kadar da hayatın içinden. belki de bu yüzden sıradan. umarım dizi ilerleyen bölümlerde açılır, daha güzelleşir.

bu kadar bitti yazacaklarım.

Gebzespor 2-1 Ergene Velimeşe

izlediğim en ilginç maçlardan bir tanesiydi. kümede kalma savaşı veren tepecik, silivri, gebze üçlüsünden bir takım muhtemelen küme düşecek. bu takımlar son haftaya girerken telafisi olmayan maçlar oynuyorlar. silivri, tepecik, gebze istedikleri galbiyeti aldılar. böylece kümede kalan takım son hafta belli olacak.

maçın pazar günü ve havanın güzel olması tribün doluluğunu etkileyeceğini; maç atmosferini güzelleştireceğini, velimeşe’nin playoff oynaması kesinleşince maça çok fazla asılmayacağını düşünüyordum. maç öncesi tüm düşüncelerim maç başlarken gerçekleşti. ortam, tribün güzeldi, gebzespor maça etkili başlamıştı. maçın henüz başında aynı pozisyon içinde 3 kere gole çok yaklaştılar ama topu kaleye sokamadılar. ilk 15-20 dakika gayet güzel maç oluyordu. gebzespor ağırlığını hissettiriyordu, velimeşe ligde bulundugu konum gereği rolantide oynuyordu; galibiyet ya da mağlubiyet almaları onlar için önemsizdi, önemli olan sakatlık yaşamadan maçı bitirmekti. bu yüzden rahat bir şekilde maçı götürüyorlardı. 20. dakika sonrası maç dengelendi. pozisyonu olmayan, tipik alt lig maçı gibi geçti.

ikinci yarıya gebzespor iyi başlayamadı. tepecik’in ve silivri’nin önde oldugu haberini alan tribün, gelmeyen golle birlikte iyice gerildi. tribünün gerilmesinden oyuncuların da etkilendiğini sahaya bakarak rahatlıkla görebiliyordum. yanlış atılan paslar, kontrol edilemeyen toplar, tercih hataları üst üste gelmeye başlamıştı. 65. dakika sonrası tribün iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı. çünkü beklenen gol bir türlü gelmiyordu. takip edilen anlık puan durumu gebzespor’un küme düştüğünü ilan ediyordu. ortamın gerilmesi velimeşeli oyuncuları da etkiledi. gebzespor’un üstüne gelmiyorlardı, atakları ciddiyetsiz bitiriyorlardı. maçı bırakmışlar, işi formaliteye dökmüşler bir an önce maçın bitmesini ve statta ayrılmayı bekliyor havaları vardı. ancak gebzespor oynadıgı aciz oyunla bırakın gol atmayı, pozisyona bile giremiyordu. nitekim 80. dakika geldiğinde velimeşe kontradan 1-0 öne geçti ve film koptu. sahaya tribün liderlerinden birisi girmeye çalıştı. tribünler gebzespor aleyhine tezahüratlara başladılar. polisler tribün önüne takviye yaptı. velimeşe yedek kulübesi soyunma odasına giden tünelin girişine gönderildi. sahada 11 oyuncu ve yedek kulübüsinde sadece teknik direktörleri kaldı. son dakikalarda teknik direktör de tünelin girişine gönderildi. golden sonra maç 5 dakika kadar durdu. kontrol sağlandıktan sonra tekrar maç başladı ama gebzespor yine aciz görüntü içindeydi. velimeşeli futbolcular tamamen topu gebzespor’a bıraktı. oynamaya hiç niyetleri yoktu. kontraya çıkmıyorlar, gelişigüzel şutlar çekiyorlar, ikili mücadeleden mümkün oldugunca kaçıyorlardı. ve sonunda gebzespor, gebzespor’a rağmen maçın sonlarında 2 gol bularak 2-1 galip geldi. kümede kalmak için çok önemli galibiyet aldı.

öyle bir maçtı; gebzespor, rakibi velimeşe, tribünler her şey rezaletti. ne olursa olsun rakip takım lehine tezahüray yapılmasından hoşlanmıyorum. gebzespor tribünü defalarce velimeşe adına tezahüratlar yaptı. ikinci yarı başında tribünlerin gerildiği belliydi. o ortamda futbolcuların ayaklarının titremesi kadar normal bir şey yok. şu zamana kadar oynanan maçlarda en ufak protesto gösterilmedi, sezonun en kritik, kader maçında futbolcuların aklı allak bullak oldu. velimeşe golü sonrası, sahaya tribün lideri girmeye çalıştı. linç psikolojisiyle, olayların devamı gelebilirdi. bu sefer olaylar hiç istenmeyen noktalara gidebilirdi.

gebzespor son hafta erbaa deplasmanına gidiyor. velimeşe maçında oynadıkları futbolla oradan galibiyet almaları imkansız. eğer iç saha maçı olsaydı kayıp olarak görebilirdim ama maçın deplasmanda, deplasmanın sert olmaması futbolcuların üstündeki baskıyı hafifletecektir. imkansızlık içinde bile tutunacak bir şey var. umarım oradan istenen sonuç alınır ve gebzespor kümede kalınır. şu rezalet sezondan gerekli dersler çıkarılıp yeni sezona, öne bakılır.