Beş

tekrar almanca öğrenmeye karar verdim. böyle söylüyorum çünkü yaşadığım hayal kırıklığı sonrası tamamen bırakmıştım, sosyal medyada takip ettiğim birkaç alman hesabını bile takip etmeyi bırkacaktım ama vazgeçtim. tekrar kendimi motive etmeye çalışıyorum.
daha önce zorunluluktan dolayı öğrenmeye çalışmıştım ama bu sefer tamamen zevk olarak bakıyorum. gerçi o zorunluluğu da kendim yaratmıştım ama olsun. geniş bir süreye yayıp eğlenerek öğrenme niyetindeyim; saatlerce ders çalışmak yok, herhangi bir sınavı nihai amaç yapmıyorum böyle olduğu için kafam rahat olabilir.
ilk iş olarak kolaya kaçıp kendimi almanca şarkılardan oluşan bir playlist yaptım. pek kolay olmadı tabii bu; almanca şarkılar insanı hayattan soğutabiliyor. içlerinden iyi olanları seçmek, ayıklamak  gerçekten çok zor. almanyada yaşadığım dönemde bile almanlar ağırlıklı olarak yabancı şarkılar dinliyordu. kendileri de şarkılarının kötü olduğunun farkında. sanatta bu kadar iyi olan insanları kötü şarkılar yapması enteresan.
genellikle dinlediğimi ve okudugumu anlamaya çalışmak için uğraşacağım. dilbilgisi konusunda fena değilim ama kelime hazinem çok zayıf, hal böyle olunca dinlediğimi ve okuduğumu anlamda sıkıntılar yaşayabiliyorum.
bakalım, zamanla burada bir kategori açıp orada kendime faydası olan şeyleri tüyo olarak verebilirim.
şimdilik bis bald. görüşürüz.

Dört

ne hissettiğimi ne düşündüğümü toparlayamadığım anlardayım. bu durumda olduğum zaman ne yazacağımı bilemiyorum ama yine de bir şeyler yazmak istiyorum. umarım birazdan yazacaklarım terk edilmiş bir tumblr çocugu havasında olmaz. dayanamam kendimi unfollow ederim.
hayat iyi midir, kötü müdür anlamış değilim. muhtemelen bundan sonra da anlayabileceğimi düşünmüyorum. sorgulamanın, beklenti içine girmenin, hayallerin bir önemi var mı bunları da hala anlamış değilim. sokak köpeği gibi yaşıyorum. benzetme biraz ağır oldu bu yüzden kendi kendime açıklama yapmak istiyorum.
canım ben; aslında sokak köpeği değilsin, oradaki benzetmenin amacı belki avarelik olabilir, yanlış anlama kendini, belki de sahiplenilme isteği… canım benim.
kendi kendime köpek dediğim için üzmeyeyim zaten yeterince üzenler var diyerek kime olduğu meçhul tribi de atayım.
hayat çok acımasız. inanılmaz mutlu bir şekilde yaşarken bir an seni mutsuz edebiliyor. hayatın normal akışı içerisinde olan ama senin başına gelmeyeceğini düşündüğün bir an; hani birisiyle konusurken karşı taraftan hiç beklemediğin bir cevap alırsın ve dumura uğrarsın öyle bir şey işte, ama daha dağıtıcısı; eğer kendine hakim olmazsa allak bullak edicisi. saatte 200 km hızla giderken bir anda lastiğin patlaması ve arabanın takla atması gibi… eğer şanslıysan kurtulursun ama travma sabit kalır. hayatın getirdiği dumurlar da çok şanslısın seni öldürmez ama bir o kadar şanssızsın seni bükülmüş tel gibi yapar. bir daha dümdüz yapamazsın. gece gece baya iyi metafor yaptı.
ben neden bu hallere girdim bilmiyorum ve lafı daha fazla uzatmadan hemen, an itibariyle bu hallerden çıkıyorum. üç gün sonra sofra başında et keseceğim, kıyma çektireceğim bir fanilikte buralarda hayatın amacını sorgulatmam kendime.

Futbol Şiddettir, Futbol Holiganlıktır, Futbol Adam Bıçaklamak mıdır?

Varşova tribünlerinde bu akşam…

“Almanlar, Varşova’da 160 bin kişi öldürdü, bunların içinde binlerce çocuk vardı.”

o zaman kosinski’nin boyalı kuş romanından gelsin.

“İnsan olmak büyük bir başarı, önemli bir aşamadır. Herkes, kavgasını içinde taşır. Bunu benimsemek kendi yasalarına göre tek başına kazanmak ya da kaybetmek zorundadır.”

Üç

günlük gibi olsun diye ikinci bir blog daha açmıştım, bu yazıları oraya yazıyordum. iki siteye ne gerek var dedim ve oradaki yazıları buraya aktardım. uzun sürer diye yapmak istemediğim şey iki dakika bile sürmedi.
en son yazının üstünden neredeyse bir ay geçti. hayatımda ne değişti? hiç. istikrarı sevdiğim için dert etmiyorum ama bu aralar biraz bazı şeyler değişse güzel olacak sanki.
malum sınavım yaklaştıkça çalışma aşkım, şevkim her şeyim bitme noktasına geldi. havalar şöyle bozsa; yağmur, çamur olsa tekrar mutlu olurum ve çalışırım ama yok. bu sınav yüzünden başka bir işe konsantre olamıyorum. başka şey dediğim film, kitap türevi şeyler. film açıyorum, skılıyorum. kitap okuyorum, sıkılıyorum. kazasız belasız önümdeki iki ayı geçirsem sonra başka aylar gelecek. bundan 7 yıl önce, önümdeki 5 yılı yaşamadan geçsem inanılmaz rahatlarım diyordum. o 5 yılı yaşayarak geçtim ama geçtim, sonuç ne oldu? yine hiç. bu memlekette rahatlanmıyor.

İki

bu dünyada babana bile güvenme lafı işin mübalağa tarafını gösterse de bazılarına göre babana gerçekten güvenmeyeceksin. söz konusu benim babam değil. kendi babamla her ne kadar genel olarak anlaşamasam da, bu anlaşmazlığı kuşak farkına bağlayıp geçiyorum. itiraf edeyim zaman zaman fazla kafama takıyorum.
birinci cümlede göndermesini yaptığım baba aslında kimilerince baba yarısı olarak görülen bir akraba. aslında yanlışı; ahlaksızlığı; bana yapmadı, kendisine ve bittabi direkt olarak etkilenen ailesine yaptı. bazı insanlar vardır, o yaptıysa herkes yapar türünden, işte bu ahlaksızlığı yapandan da böyle bir şey hiçbir zaman beklenmiyordu.
bu işe bir de diğer taraftan bakmak istiyorum. insanın içinde ne fırtınalar kopuyor. yapılan ahlaksızlığın elbette geçer bir bahanesi yok ama bir sebebi var? neden yaptın? “mutsuzdum.” cevap bu. benim için aslında geçerli bir cevap zira bir şeyi yaparken en geçer sebebim canım istedi yaptım cümlesidir. kimseye hesap vermek zorunda değilim; canım istedi ve yaptım. sonucunu sevabıyla, günahıyla ben çekiyorum. bu bir metafor ateist kardeş. sevaba, günaha takılmayalım. hem zaman zaman hangimiz ateist olmadık?
87’de bir soğuk oldu; anam anam… boyum kadar kar var, okullar tatil olmuştu. cuma’ya bile gidememiştik. ya 82’de sıcaklara ne demeli. o zamanlar babam elezığ’da görev yapıyordu, saim amca asfalta yumurta kırıp ekmek bandı. sanırım şu an tam olarak gelecekte anlatılacak bu tipten bir hikayenin kahramanlarıyız; gerçekten esmiyor. hava inanılmaz sıcak ve bunaltıcı. nem yok, yangın var. ne var, bunalım var. 1 temmuz 2017, hava sıcaklığı 35 derece, ciğerimizi termometre ölçmüyor.

Bir

günlük tutma fikri hep aklımda var ama bir türlü başlayamıyorum. aslında birçok kez başladım. buna benzer adını hatırlamadıgım birkaç site açtım ama daha sonra sitenin adını bile unuttum. yazdığım bir ya da iki yazıyla birlikte siteyi kaybettim.
karar verdim. düzenli olacağım. bu da sitenin ilk yazısı olacak. olabildiğince günlük tadında olsun istiyorum. şunu yaptım, bunu yaptım, şundan dolayı böyle hissettim gibi. ileride geçmişe daha net bakmak istiyorum. neler yaptıgımı görebilmek istiyorum.
2017 yılının ramazan bayramında ilk yazıyı yazıyorum. bayramları sevmiyorum ama aile sevdiği için onların üzülmemesinden ötürü pek ses etmiyorum. herhalde ilerleyen yıllarda ben de bayramlarda tatile giden insanlar kervanına katılırım. o insanları yadırgamıyorum.
havalar inanılmaz sıcak. bunaltıcı, rahatsız edici bir sıcak var. benim gibi yağmur, kar seven bir insan için can sıkıcı bir durum. bu sıcaklarından yanında bir ay boyunca çalışmam gereken sınav var. işe bulamama sıkıntısı beni ciddi olarak geriyor. geç kalmışlık kendimi kötü hissettiriyor. bu yüzde motive şekilde, bayramdan sonra, bir ay boyunca o sınava çalışmam lazım.
bu arada bir iki kez başlayıp bıraktığım saatleri ayarlama enstitüsüne yeniden başladım. kitabın dili biraz beni sıksa da bitirmek istiyorum.

Das ist ein spiel

fotoğrafı twitter’da dolanırken gördüm. almanların futbol başarısı malum; gençlerde, kadınlarda, erkeklerde üst üste kupalar kazanıyorlar. yetiştirdikleri oyuncular dünyanın dört bir yerinde oynuyor. bu başarının altında büyük emekler olsa da esas sır bana göre bu fotoğrafta yazılanlarda.*
5-13 yaş arasındaki çocuklara oynadıklarının sadece bir oyun olduğunu, kazansalar da kaybetseler de oyundan zevk almalarını öğretiyorlar. istisna dışında antrenörleri tamamen gönüllü insanlardan olusuyor; öğretmen, işçi, bankacı, esnaf vs. bu insanların en sevdiği oyun futbol olduğu için ve tamamen bu sevgiden kaynaklı hareket ettikleri için çocuklar da direkt olarak oyunu seviyorlar. çocuk takımlarından kız ve erkek çocukları beraber oynuyor. böylece oyunun belli bir cinsiyete ait olmadığını öğretiyorlar.
*lütfen unutmayın.
  1. bunlar çocuk
  2. bu bir oyun
  3. antrenör işini hobi olarak yapıyor
  4. bu bir dünya kupası değil

Adım Agop Memleketim Tokat


‘Yarın, ola ki hiçbir kefere-yi âdem hanesinden ayrılmaya, sayıma girilecektir!’ Gerçekten de memurlar geldi, evimizin tapusunu teslim ettik. Bütün mal mülk yazıldı. Sürgün, Malatya’ya. ‘Bu evrakı orada defterdarlığa götüreceksiniz. Onlar da size Malatya’da mal mülk verecekler.’ Neden devlet baba bu göç? Bunun cevabı yok, gideceksin. Hem de üç gün içinde, artık nasıl gidebilirsen. İster at arabanla, ister eşekle, ister trenle, ister yürüyerek. Üç gün içinde Tokat’ta hiç Ermeni kalmayacak. Buna seferberlik dediler, üstümüze şarkılar dizdiler, ismi batasıca seferberlik.

Yola çıktık. Bazı Türk komşularımız bizden fazla ağlıyorlardı. Kimileri ta şehrin çıkışına kadar bizimle geldiler.
Malatya’dan kim bilir hangi Arabistan çölüne sürülmüş Ermenilerin evleri vardı, ama hepsine muhacir Müslümanlar yerleştirilmişti bile. Biz ise bezden, çuvallardan yaptığımız kulübeler içinde, saklamaya muvaffak olduğumuz birkaç kuruşla karın doyurmaya bakıyorduk. Hastalık, sıtma, ishal… Kazdığımız bir çukura gideni gömüyorduk. En büyük yemeğimiz on paraya aldığımız lahanaydı. Kürtler kızımı kaçırdılar, bir daha ne izini gördüm, ne yüzünü.
Artık tükenmekte olduğumuz bir anda yeni bir emir geldi: ‘Hepiniz geldiğiniz yere dönebilirsiniz.’ Daha zor şartlar altında, tüterek, biterek, dökülerek Tokat’a döndük. Bir yarım nüfus daha kayıplara karıştı. Evler… Kim evinin kapısını çalsa aynı cevabı alıyordu: ‘Abe cenabet bir daha ki vurmayasın hanemin kapısını!’ Yine de Türk komşularımızın bazıları bize sıcak bir yer verdiler, ekmek verdiler, aş verdiler; yaramızı sardılar…

Idi i Smotri

savaş filmleri izlerken şöyle bir problem var; herkes savaşın kötü olduğunu biliyor, filmi çekenler de, yazanlar da bunun bilincinde ama bunun bilincinde olmalarına rağmen  filmlerde savaş propagandası yapmaktan geri kalmıyorlar. işin içine hollywood girince bu iyice artıyor. vatansverlik, en iyi ulus biziz, devletimiz, milletimiz… klasik milliyetçi söylemler.
come and see bu tip filmlerin dışında bir örnek. savaş kötüdür hatta savaş nefret edilesi bir şeydir duygusunu insana veriyor. insan iliklerine kadar hissediyor. film 85, sovyet yapımı olmasına rağmen hiçbir şekilde sovyet kutsaması yapılmıyor.
verdiği tek mesaj var; savaşmayalım. savaşırsanız bu duruma düşersiniz.
konuyla alakalı mı alakasız mı bilmiyorum. geçenlerde twitter’da bir dünya haritası üzerinde ulusal marşların hangi temada olduğuyla ilgili bir görsel vardı. neredeyse bütün ülkelerin marşları bayrak, halk, vatan temalı. tek istisna var o da slovenya milli marşı. arkadaşlık temalı bir marşları varmış. şöyle dursun o da;
God’s blessing on all nations,
Who long and work for that bright day,
When o’er earth’s habitation
No war, no strife shall hold its sway;
Who long to see
That all man free
No more shall foes, but neighbours be.