24 Wochen

astrid lorenz, sevgilisiyle yaşayan, bir kızı olan televizyonda program yapan bir komedyen. mutlu bir şekilde hayatını sürdürürken ikinci çocuguna hamile kaldığını öğreniyor. ancak ikinci çocuğu onu çok zor bir tercihle başbaşa bırakıyor. film ikinci yarısında astrid, yanına gelen görevliye sen olsan ne yaparsın diyince, görevli, insanın başına gelmeden tercihi nasıl olur bilemem diyor. bazen, bazı konularda insan çok rahat ahkam kesebiliyor. sebebi, süreci, sonucu bizi etkilemeyen konularda fikrimizi çok rahat beyan edebiliyoruz. oysa o kararlar, problemin içinde olan insan için çok zor olabiliyor. hatta eğer kişiler yeterli olgunluğa sahip olsa bile; astird ve sevgilisinden bunu görüyoruz, aile içinde şiddetli tartışmalara yol açabiliyor. 
filmin bana göre en güzel sahnesi hatta uzun zamandır hiçbir filmde izlemediğim kadar güzel olan sahnesi, astrid’in hastanede masanın üzerinde boş vazoda duran çiçeğe su vermeseydi. hayatta niyahetinde bazen bir karar veriliyor. astrid, radyo programına verdiği röportajda, kararın doğru olup olmadığını söylüyor. her karar doğru ya da iyi olmak zorunda değil aslında. bazen bir kararı vermek zorunda kalırsın ve verirsin. o karar konusunda ahlaki ve etik değerleri tartışmak yersiz olur.
çok etkileyici bir alman filmi. alman filmlerini seviyorum. her ne kadar dillerini konuşma konusunda yeterli becereyi gösteremesem de filmlerini keyifle izliyorum. almanların hakkı genelde birçok konuda verilir ama sinema konusunda haklarının yendiğini düşünüyorum.

Slovenya 93-85 Sırbistan

basketboldan teknik olarak çok anlamam ama iyi maç olduğu zaman izlemeyi seviyorum. bu maç da bana basketbolu neden sevdiğimi gösterdi. hırs, mücadele, karakter, kalite, taraftar salonda her şey mevcuttu. slovenya tarihinde ilk kez bir final oynuyordu. belki bunun da etkisiyle üst düzey konsantrasyonla ve motivasyonla oynadılar. maçın başında sonuna kadar üstündüler. son çeyrekte sırbistan öne geçse de slovenya, iki yıldızları goran dragic ve luka doncic kenarda olmasına rağmen maçı kazandı.
maçın kendisi kadar maç sonrası kutlamalar da güzeldi. sakatlanan luka doncic’in omuzlarda getirilmesi, goran dragiç’in kardeşini seremoniye çağırması güzel detaylardı. slovenya baya baya sevimli takımmış görmüş olduk. slovenya’ya şampiyonluk yakıştı.
slovenya hakkında bir ilginç detay da milli marşları hakkında… daha önce blogda bahsetmiştim ama tekrar olsun. genelde marşlar bayrak, vatan, millet, ırk temalı oluyor. oysa sloven milli marşı arkadaşlık temalı bir marş. sözleri de şöyle,


God’s blessing on all nations,

Who long and work for that bright day,
When o’er earth’s habitation
No war, no strife shall hold its sway;
Who long to see
That all man free
No more shall foes, but neighbours be.

The Man from Earth

film gayet güzel ilerliyordu, tam anlamıyla içine girdim, yapılan sorgulamalar, inançların ve mitlerin nasıl kulaktan kulağa efsaneleştiği görmek iyiydi. yalnız john’un daha somut bir şekilde kendisini inandırabilmesi gerekiyordu. film bu noktada biraz eksikti. sonrası biraz spoiler olacak. john oldman, geçmişteki fotoğraflarını koliye koyduğu için gösteremeyeceğini söyledi, o sırada odada olan kişilerden birisi fotoğrafı görmek için ısrarcı olmalıydı. altı üstü iki koli indireceksin, bu kadar zor olmamalı john demeliydi. çünkü ortaya attığı iddia çok anormal, deli saçması bir şey ve daha inandırıcı ifade edilmesi gerekiyor. fotoğraf sahnesi hiç olmasaydı daha güzel olurdu. olduysa da o fotoğraf gösterilmeliydi. böyle küçük detaylar filmin akışkanlığını bozduğu için, filme bütün olarak bakınca da eksik bir şey oluyor.
ekşi sözlük’te bir üye isa, musa hakkında söylenenler acaba muhammed için söylense neler olurdu gibi bir eleştiri yapmış. film boyunca islam hakkında da bir şeyler bekledim ama yoktu. en ufak bir şey geçmedi. sadece biyologun karısının kuranla yetiştiğini öğrendik. milyonlarca insanın inandığı bir dinden bahsetmemek sanırım müslümanların tepkisini çekmemek içindi. herhalde isa için söylenenlerin benzeri muhammed için söylense kıyamet kopardı. tepki çekmemek için islam’a bulaşmamışlar.

Baby Driver

çok fazla beğenmedim, biraz vasat film olmuş. kevin spacey ismini ve imdb puanını görünce iyi bir film zannettim ama yanılmışım. çok hızlı, aksiyonlu bir film. sci-fi olunca aksiyonda problem yok ama gerçek hayat içerisine bu kadar aksiyon girince o filmden pek hoşlanmıyorum. film, zaman zaman müzikal havasına giriyor, bu da filmi kötüden vasatlığa taşıyor. iyi kötü müzikler kurtarmış filmi.

Yer Yarılsa

yetişkin bir insan hayatı boyunca kaç kez yer yarılsa da içine girsem diyor acaba. her yerin altına girme isteğinde yaşanılan olayın hissettirdiği duygu ilk kezmiş gibi geliyor. halbuki ne ilk ne de son, daha birçok kez yerin altına girme ihtiyacı hissedeceğim. benzer hissi daha birçok kez yaşayacak olmama rağmen anın etkisinden kurtulamıyorum. utançta olduğu gibi keşke mutlu anları da bu kadar yoğun duyguyla yaşayabilsem.
mutluluk, duyguyu hissedilen anda yaşansa bile kısa süreli oluyor. çok güldük başımıza bir iş gelecek bundan kaynaklı sanırım. iki, üç yıl önce rush diye bir film izlemiştim, orada bir replik aklımdan hala gitmedi; mutluluk korkunç bir şey, insanı zayıflatıyor bir anda kaybedecek bir şeyin oluyor diyordu karakterlerden birisi. mutluluğun bitecek olma ihtimali bizi tedbire sevk ediyor. bu yüzden çok güldük ağlayacağız diyoruz herhalde. utanç öyle değil, en azında benim için öyle değil, hemen çıkamıyorum etkisinden. bir süre düşündürüyor.

Gölgede ve Güneşte Futbol

çok merak ettiğim bir kitap olmasına rağmen sürekli okumayı erteliyordum. nihayet okuyabildim ama beklediğimi tam alamadım. daha sosyolojik bir şey bekliyordum ama yanılmışım. onun yerine ağırlıklı olarak atılan gollerin, yapılan asistlerin tasvirlerleri var. halit kıvanç’ın bir programı vardır ntvspor’da, orada halit kıvanç’ın anlattıklarının yazılı haline benziyor; yıldırım gibi şutlar, şimşek gibi futbolcular, rüzgar gibi koşular vs.
beni en çok etkileyen yer ise aşağıdaki alıntının olduğu kısımdı. en son brezilya’da da aynı konular gündem olmuştu. birçok gösteri yapılmıştı. katar’da da benzer şeyleri duyuyoruz; stat inşaatlarında ölen insanlar. ancak böylesine büyük pazarın önüne hiçbir ölüm geçemiyor. işin kötüsü bunları bilmemize rağmen kendimizi bu oyunu izlemekten alıkoyamıyoruz.
Mandela 2010 Dünya Kupası’nın kahramanıydı. Ülkesinde demokrasiyi tesis eden kişi, fazlasıyla hak ettiği şekilde onurlandırıldı. Onun kendini feda ederek ortaya koydukları, bir şekilde dünyanın her yerinde görülebiliyor. Buna karşın Güney Afrika’da en yoksul kesim halen zenciler; salgın hastalıklar ve polis tarafından en çok hırpalananlar da onlar. Gelenler üzerinde kötü bir etki bırakmamaları için 2010 Dünya Kupası öncesinde gizlenenler de zenci fahişeler, dilenciler ve sokak çocukları oldu.

Bir Önceki Yaş

her yaşın tadı ayrı mı güzel emin değilim. sanırım güzel değil. en azından şöyle güzel olmuyor; eğer bulunduğunuz yaşın içerisinde yapamadığınız şeyler varsa ya da kendinizi bulunduğunuz yaş için yeterli görmüyorsanız o yaş güzel olmuyor. hal böyle olunca her yaşın da kendine göre güzelliği olmuyor. hayattan keyif alındığı sürece güzelliğin yaşla bir ilgisi yok. hayatın kendisi güzel oluyor. ancak, ola ki hayattan keyif almayın içinde bulunduğunuz zaman ıstırap oluyor.
yeni yaşın bir önceki yaşından çok daha iyi olur umarım.


verimsiz, kötü, amaçsız bir yaşın ardından gelen yeni bir yaş için güzel temenni. iyi ki doğmak deyimindese böyle bir temenni almak hoşuma gitti. sade, hafif bir mutluluk duydum. umarım öyle olur. yeni yaş, yeni heyecanlar yaratır.

Yeniden

daha önce blog yazıyordum. yabancısı değilim aslında. ancak hem bloglar popülerliğini kaybedince hem de hayatımda değişiklikler olunca motivasyonumu kaybettim ve yazmayı bıraktım. sosyal medyanın da bunda etkisi oldu tabii. tekrar yazmaya karar verince wordpress açtım, altı yedi ay orada yazmaya devam ettim ama daha sonra yine kürkçü dükkanına döndüm. buranın değişik bir havası var anlam veremediğim. bir de yazdım, bıraktım, karar verdim gibi konuşuyorum ama benimkisi öyle laf olsun; sevdiğim, hoşlandığım şeyler hakkında fikir beyan etme, arşiv yapma gibi…
yeniden blogspot açınca temaya karar veremedim. şu anki kullandığım temayı kaldırmışlar. eski temalardan sadece bir tane vardı, onu da sevmiyordum. yeni temalar daha dinamik, daha hoş gibi gözükse de bir türlü içim ısınmadı. aradım, taradım ve bu temanın kodlarını bulup yükledim. pek bir havası yok gibi ama olsun bu temayı çok seviyorum.
bir de geçenlerde üstteki tweeti gördüm. sosyal medyaya karşı isteksiz olmamın sebebi sanırım. yalnız kalmayı seven, kendi başına vakit geçirebilen, bir şeyler yapabilen bir insanım. durumum böyleyken eminönü alt geçidine dönen sosyal platformlardan artık sıkıldım. çünkü herhangi bir yere kaçamıyorum. yalnız kalamıyorum. günlük hayatımda facebook, whatsapp postlarıyla alakalı muhabbetler duymaya başladım. herkes mutlaka en az bir sosyal medya sitesini kullanıyor. yeni tanıştığınız bir insan direkt hayatımıza ayrıntısıyla dahil oluyor. sevmediğiniz, mecburen katlandığınız akrabanız arkadaş olarak ekleyebiliyor. önce facebook’a geldiler, twitter, instagram, snapchat derken her yer insan kaynamaya başladı. herkes sürekli aktif, sürekli bir şeyler paylaşılıyor. benim yıllar önce kaçış olarak gördüğüm internet artık beni sıkmaya, arkadaşlar edindiğim sosyal platformlar beni yormaya başladı. arkdaşlarımla buluşup, sohbet, muhabbet ediyorum, ayrıldıktan sonra elime telefonu alınca yeniden onları görüyorum. kaçış yok. hadi arkadaşlar güzeldir, iyidir ama zoraki olarak katlandığımız insanları twitter’da sessize almak bile fayda etmiyor. iki sene önce facebook’u kapattım, daha sonra instagram hesabımdan vazgeçtim, snapchat’e bulaşır gibi oldum hemen bıraktım, elimin altından şu an sadece twitter kaldı. onu da kilitledim içeriye kimseyi almıyorum. belki burasını bir kaçış olarak düşündüm yeniden blog açtım.
benim için gerçek dünya internetten kaçış yerine dönüştü. uzun süredir böyle düşünüyormuşum haberim yokmuş. bunu da twitter aracılığıyla öğrenmem ayrı bir ironi tabii.