Cinayet Süsü

ölüm dünya’dan dolayı beklenti oluşmuştu. malum ortama düşünce de sabah oturdum izledim. yer yer sıkıldım yer yer kah güldüm. beğendim mi? ölüm dünya kadar begendiğim söylenemez. kıstas o olunca biraz beklentinin altında kalıyor. ama kendi çapında iyi film. belki idare eder de denebilir.
absürt işler gerçeklikten kopunca film ya da dizi beni biraz sıkıyor. belli bir gerçekliğin içinde absürt işleri seviyorum. bu olay gerçekten günlük hayatta da olabilir demek istiyorum. tabii belki böyle olunca iş absürt olmaktan çıkıyordur. bilemiyorum. filmi izlerken yer yer bu hisse çok kapıldım. örneğin düğün konvoyunun ekibin peşine takılması gibi. 
filmi izledikten sonra yine eksi sözlük’te insanlar neler anlatmas, neleri linç etmis, hangi konularda birbirine girmis diyerek merak ettim. bayagı zıt kutuplarda bulunuyor insanlar. gri alan yok; beğenenler ve beğenmeyenler var. bu da haliyle sözlük içerisinde laf savaşına dövüşmüş. nesini begenmediniz be kardeşim! recep ivedik izleyenler bunu begenmez gibi abidik laflar edilmiş. recep ivek 1 bayagı beğendiğim filmdi bu arada… eğer ölümlü dünya olmasaydı cinayet süsü bu kadar siyah, beyaz etkisi yaratmayabilirdi. insanların bu celalinin, kavgasının ilk filmin seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandıgını düşünüyorum. 
senaryo, yönetmen pek anlamıyorum bu işlerden. oturmuş katilin yakalanmasını beklerken ortaya bambaşka bir mesele çıkmasına şaşırdım. bu durumdan bayagı hoşlandım. memleketin pis bir gerçeğini böyle komedi filmiyle çat diye yüze vurulmasını beklemiyordum. fikir olarak harika. sadece bundan dolayı bile film artı değer biniyor. 
sıkıldıgım bir nokta karakterler oldu. özellikle dizdar ve salih karakterleri bu iki oyuncunun üzerine yapışmış gibi. karakterlerin orijinalliği yok. nasıl anlatsam tam bilemedim. mesela ali atay, leyla ile mecnun sonrası oynadıgı işlerde hep mecnun gibi geliyor bana. aynısı feyyaz yiğit’te ve cengiz bozkurt’ta var. diğer işlerinde de hep böyleymiş gibiler.
film iyidir, hoştur. gayet güzel 2 saat izleniyor. yer yer sıksa da genel olarak idare eder bir filmdi.

Ben Ölecek Adam Değilim


sanırım şiir sevmiyorum. sevmek için kendimi zorladığım oldu. ama olmuyor. tabii zaman zaman karşıma bazı şiirler çıkmıyor değil. o zaman işte şiiri sevdiğimi düşünüyorum. 


ben ölecek adam değilim

kapımı çalıp durma ölüm,
açmam;
ben ölecek adam değilim.

alıştım bir kere gökyüzüne;
bunca yıllık yoldaşımdır bulutlar.
sıkılırım,
kuşlar cıvıldamasa dallarında,
yemişlerine doymadığım ağaçların,
yağmur mu yağıyor,
güneş mi var,
fark etmeliyim
baktığım pencereden.
deniz görünmeli çıksam balkona.
tamamlamalı manzarayı
karlı dağlarla sürülmüş tarlalar.
ekmekten olamam doğrusu,
nimet bildiğim;
sudan geçemem,
tuzludur teneffüs ettiğim hava.
ya nasıl dururum olduğum yerde,
öyle upuzun yatmış,
iki elim yanıma getirilmiş,
hareketsiz,
sükûta râmolmuş;
sanki devrilmiş bir heykel?

ellerim ne der sonra bana?
soğumuş kalbime ne cevap veririm?
utanmaz mıyım ayaklarımdan?

kalkmalıyım,
dolaşmalıyım,
sokaklarda, parklarda.
el sallamalıyım
giden trenlere,
kalkan vapurlara.
bilmeliyim,
gölgelerin boyundan,
saatin kaç olduğunu…
islık çalmalıyım.
türkü söylemeliyim
yol boyunca,
keyfimden ya hüznümden.
geçmiş günleri hatırlamalıyım,
dalıp dalıp akarsuya,
hayaller kurmalıyım,
güzel geleceğe dair.
yanımdan geçenler olmalı,
selâm almalıyım;
robenson’u düşünmeliyim,
garipliğini:
şükretmeliyim
insanlar arasında olduğuma.
nedir ki eninde sonunda ölüm?
ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

kapımı çalıp durma ölüm,
açmam;
ben ölecek adam değilim.

Karantina Golleri

videoyu twitter’da gördüm. sean o’hanlon paylaşmış. eski bir futbolcu; hibernian, everton gibi kulüpler oynamıs. karantina günlerinde bazı tarihe geçen golleri oğluyla beraber günümüzde yaşatmıslar. muazzam iş olmus. insan tabii görünce bazı duyguları depresiyor, özeniyor ama özensek bile su kurguyu yapabilecek ortam yok. bu da bizi gerçeklerle yüzleştiriyor.

Cast Away

başrolde tom hanks oynuyor. film, 2000 yapımı hayatta kalma temalı… seviyorum bu tip konuları. uyku öncesi güzel gidiyor. uyku bastırsa bile filmden dolayı dağılabiliyor uyku. 
filmin ilk 15-20 dakikası epey sıktı beni. konusunu bildiğimden dolayı sabrettim biraz daha sonra malum olayı yaşandı zaten. yalnız ilk 15-20 dakikasında gürültü patırtı, yüksek tondan konusmalar epey kulak tırmaladı. bu tür sahneler beni bayagı rahatsız ediyor. neyse ki çabuk bitti. 
tabii böyle hayatta kalma mücadeleleri bana bayagı ütopik gelir. hemen kendimi filmdeki karakteri yerine koyarım. bir yerim yaralansa kesin mikrop kapar, iltihap olur, yiyecek bulamam, el becerisinden sınıfta kalırım vs gibi düşünceler kafamda dolanır durur. ama diğer taraftan düşününce yapacak bir şey yok, hayatta kalmak zorundasın ve bu yüzden daha önce günlük hayatında beceremediklerini yapmak zorundasın. 
filmdeki ürün yerleştirmeler bayagı kör göze parmak seklinde. markalara ve abd filmlerinden alıskın oldugumuz için çok fazla göz kanatmıyor ama benzer işler türk yapımlarında oldugunda rahatsız edici olabiliyor. tabii su ana kadar cast away’de oldugu gibi reklam hiçbir türk filminde görmedim. cem yılmaz benzer işlere giriştiğinde bile küçük de olsa eleştiri almıstı. okudugum bazı yorumlarda da; türk izleyiciler tarafından yapılan yorumlarda bu reklamların begenilmediğini gördüm. açıkçası çok takıldıgım mevzu değil.
yer yer sıkıcı buldugum kısımlar olsa da seviğim film oldu. tom hanks’in oyunculugu muazzamdı. spoiler olabilir, ateş yaktıgı sahnede kendi kendine bağırışı, sevinci filmin en etkliyeci sahneseydi. 

Unorthodox

mini dizi olması hasebiyle ilgimi çekti. twitter’da birkaç iyi yorum okuyunca bir çırpıda diziyi izledim. dizinin büyük bir bölümünün almanya’da geçmesi daha da dizinin içine çekti beni. alman yapımı ya da almanya’da geçen işleri seviyorum. 
dizi deborah feldman’ı kitabından uyarlama. gerçek bir hikayeye dayanıyor denilebilir. birebir gerçek olmasa bile böyle hikayelerin varlıgına şahit oluyoruz. yahudiliği çıkar, islam’ı ya da herhangi bir ülkeyi, milliyeti koy… hikaye değişmez. bu hikayeler hep var ve kötüsü hep var olmaya devam edecek.
açıkçası diziyi izlemeden önce hasidik yahudiliği bilmiyordum, yahudilik hakkında da çok bilgim yoktu. bildiklerim daha çok kulaktan dolma bilgiler ya da sağda solda izlediğim dizilerden, filmlerden kaynaklıydı. dizide anlatılan cemaatler hakkında hiçbir fikrim yok. bu tür cemaatlerin yobazlık kıyası yapılmaksızın islam’da da var.
insanın bir alana sıkışması, bir kabuktan çıkmaya çalısması çok zor. orada sıkısıp kaldıgının farkına varması bile acı veriyorken oradan çıkmaya çalısmak daha da acı verici oluyor. yaşadıgınız çevreyi reddetmek, toplumu reddetmek, en önemlisi kendinizi reddetmek kolay kolay her insanın yapabildiği bir şey dğeil. esty de kendisinin farkına varıp hem kendisini hem de yaşadıgı çevreyi, toplumu, kültürü reddedenlerden. yakov da aslında kendi durumunun farkında ama kendisine itiraf edemiyor. moische de durumunun farkında, kendini istediği hayata o cemaat içinde adapte edebilmiş. esty ise kendi kimliğini reddediyor. kendini bulmak, yaşamak istediği hayatı seçiyor. bu yola girebilmek cesaret işi… dizide yakov üzerinden özellikle o kabugu kırabilmenin ne kadar zor oldugunu görebiliyoruz. bu yüzden esty gibi olanlara olan saygı daha da artıyor.
çok sevdiğim dizi oldu. belki birkaç bölüm daha uzun olabilirdi. esty’nin almanya’ya gidişi oradaki hayata adapte olması çok hızlıydı. hayatında mahallesi dısına çıkmamıs, toplumdan bu kadar kopuk bir insanın bu kadar kolay uyum sağlaması kolay olmamalı. mini dizi olması sebebiyle belki buralar hızlı geçilmiş olabilir. bunun dısında genel olarak iyi diziydi.

7. Koğuştaki Mucize

bu aralar netflix’teki popüler içerikleri tüketmeye devam ediyorum. sinema salonlarında uzun süre afişlerini görmüştüm ama artık sinema kültürüm olmadıgı için malum ortamlara düşmesini bekliyorum filmin. netflix, mubi, torrent, hdfilmcennneti ya da cehennemi fark etmiyor; buralardan film izlemek artık daha cazip geliyor. 
filme tekrar dönecek olursak. karantina günlerinde filmi fransızlar tekrar gündeme getirdi. onların salya sümük vaziyetleri beni de harekete geçirdi daha da merak ettim filmi. filmden beklediğimi çok da bulamadım.
aras bulut iynemli mükemmel performans göstermiş. filmin her sahnesine aynı tempoda o role girebilmek ciddi meziyet istiyordur. burada çok fazla oyunculuk, kamera, yönetmen vs hakkında bir şey yazmıyorum çünkü çok çok çok kötü olmadıkça bu işlerin kalitesini değerlendirebilecek kapasitede değilim. aras bulut iynemli özelinde konusacak olursam ortada mükemmel bir oyunculuk var. 
kore filminden uyarlama bir filmmi. burayı pas geçiyorum. o filmi izlemedim. 
genel olarak suyu çıkarılmıs filmin. şunu da katalım bu da olsun diyerek izleyici duygusallıga asırı itilmis. en normal, makul sahnelerde bile zorlama duygusallık var. bu da en azından bende ters etki yaptı. bazı sahneler hariç dümdüz duygdurumla izledim filmi.
politik eleştiriler de yapılıyor. özellikle askerin kötü gösterildiğine dair. “adam yarbay, allah yani” nidası filmde geçen en mantıklı cümle olabilir. zamanının jandarma uzman çavuşu olan dedem bile bulundugu bölgelerde borusunu en yüksek sesle öttürmüş. haliyle jandarma yarbay’ın öttürebileceği boruyu düşünemiyorum. burası spoiler olacak, değil akli dengesi yerinde olmayan bir adamı idam ettirmek, akli dengesi yerinde olmayan koyunu, kuzuyu bile ipe astırır. bu konuda yapılan eleştirileri yersiz buluyorum.
toparlayacak olursam filmin süresi gereğinden fazla uzun, gereğinden fazla duygu sömürüsü var. filmde birçok şey gereğinden fazla bulunuyor. 

The Platform

film birçok mecrada karşıma çıkıyordu. twitter’da yapılan esprileri açıklamak için yazılanlardan bile espriyi anlayamıyordum. son olarak the platforum’u izleme gereksiz diyen bir arkadasıma kayıtsız kalamadım ve bu sabah filmi izledim. 
özellikle dört beş aydır sabah erken kalkıp film izlemek alışkanlık oldu. hafta sonu bile sabah erken kalkıyorum. işten sirayet eden güzel alışkanlık oldu. zamanı daha iyi yönetebiliyorum, yapacak daha çok şey buluyorum. 
2019 ispanya, netflix yapımı film, hakkında çok fazla bir şey yazmak istemiyorum çünkü izlerken epey sıkıldım. okudugum yorumlarda don kişot, isa alt metinli eleştiriler vardı. don kişot göndermeleri kısmen yerinde ve mantıklı olsa da filmde bu kadar abatılı alt metinler oldugunu düşünmüyorum. film vermek istediği mesajı kör göze parmak veriyor. zaten sorun da burada. 
bu tip mesajlar yerine gidiyor mu emin değilim. netflix gibi bir platformda, tüketim için var olan bir yerde insanların doyumsuzlugunu anlatmak bir kulaktan giriyor diğerinden çıkıyor. filmin verdiği mesajın bir etkisi yok. 
filmin süresi 90 dakika olsa da uzun. yer yer gereksiz tekrarlar epey bunalttı beni. bir buçuk saatlik filmi izlerken zorlandım. film, kısa film olsa yeriymiş.

The English Game

ingiliz dönem dizisi. futbolun amatör ve profesyonelleşme sürecini anlatıyor. diziyi izledikten sonra okudugum yorumlarda dizideki bazı karakterlerin farklı dönemlerde yaşadıgı ve dolayısıyla bazı olayların da dizide anlatıldıgı gibi olmadıgı belirtilmiş. dizi gerçekte olan bir olayı anlattıgı için gerçeklikten bu kadar kopuş dizinin izlenebilirliğini etkileyebilir. bende böyle bir durum olmadı zira diziyi izlemeden önce böyle biri durumdan haberdar değildim. böyle bir gerçektelikten kopuk durumunu bilseydim bile çok fazla etkileneceğimi düşünmüyorum. 
ingiltere futbolun beşiği… futbol kurallı bir oyun olmadan önce rugby tadında bir oyun. oyuna sahip çıkıp, belirli kurallar üzerinden oynanmasını sağlayan zenginler olunca 19. yy’da futbolda zenginlerin oyunu haline geliyor. hatta öylesine bir sahip çıkış ki ingiltere’de federasyon görevlileri aynı zamanda bir kulübün oyuncuları ve varlıklı insanlar. tabii bu varlık sahibi olma durumunun futbolla alakası yok. çünkü o dönemlerde futboldan para kazanmak oyunun ruhuna aykırı bir durum. zenginlik futbol dısından yapılan işten geliyor; pamuk tüccarlıgı, tekstil fabrikaları, bankerlik… oyuna kural getiren zenginler oyunun kendilerinin dışına çıkmasına istemiyor. oyunun ayaktakımı olan işçilerin eline geçmesinden endişe duyuyorlar ve bu konuda da gerekli ne varsa yapmaktan çekinmiyorlar. 
futbol 19. yy’da her ne kadar zenginlerin tekelinde gibi gözükse de oynanabilirliğinin kolay olmasının etkisiyle fabrika işçileri arasında hızla yayılıyor. dönemin turnuvası olan fa cup’a her sene birçok farklı işçi takımı basvuruda bulunuyor, turnuvada mücadele ediyor. bu takımların kupada görebildiği yer ise maksimum çeyrek final oluyor. çeyrek final sornasına işçi takımlarının gücü yetmiyor. 
darwen kulübü zenginlerin hegemonyasını kırmak için öncü oluyor. farbrikatör ve aynı zamanda darwen kulübü başkanı iskoçya’dan iki önemli oyuncu getiriyor. fergus sutter ve jimmy love. iki oyuncu o dönem için para karsılıgı oynayan ilk oyuncular. futbolun profesyonelleşme adımları… fergus sutter yeni takımda aldıgı rolle hem oyununun oynanışını hem de darwen sonrası blackburn’e giderek oyuna bakışı değiştiriyor. bu oyunun artık zenginlerin oyunu olmadıgını, işçilerin de söz sahibi olmasını sağlıyor. 
işçi takımı blackburn’in kupayı kazanması sansasyonel bir olay. işçi takımının çeyrek final sonrasını görmesi bile  mucizeyken kupa kazanması ütopik bir durum. bu olayların üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçse de oyunun zenginlerin tekelinde oldugu gerçeği değişmiyor. kulüplerin ekonomisi arasında daglar kadar fark var. bugünün en büyük kupası olan şampiyonlar ligi’ni düşününce çeyrek final sonrasında alt seviyeden bir takım görmek mucize. oyun tamamen zengilerin tekeline dönüşmüş durumda. işin çok daha kötüsü stadyumda bu oyunu takip etmek için üst ve orta gelir grubunda olmak gerekiyor. alt gelir grubunda olan insanların tribünde maç seyretme şansı pek yok. oysa geçmişe doğru gittiğimizde en azından bu oyunu stadyumda seyredebilmek lüks değildi.
diziye tekrar dönersek ve toparlarsak genel olarak begendiğim dizi oldu. sadece futbol sahnelerinde oyuncuların performanslarının yeterli oldugunu düşünmüyorum. oyununun oynanıs biçimi o dönemler bir topun pesine takılıp gitmek seklinde olsa da oyunculuklar daha iyi olabilirdi.