Nun va Goldoon

iran yapımı bir film. kısa süreli bir film izlemek isterken karşıma çıktı. kısadan da kısa diyebilirim çünkü film tam olarak 1 saat 18 dakika. bir dizi bölümünden biraz uzun. film, ingilizceye a moment of innocence, türkçeye ise ekmek ve çiçek ismiyle çevrilmiş.
iran filmlerini seviyorum. gerçi şu ana kadar izlediğim filmler çoğunlukla kült olmuş filmlerdi. genel olarak pek bilgi sahibi değilim. bu insanlar güzel hikayerle, güzel film yapıyorlar. iran övücüğülüğü hak edilmiş bir övücülük bana göre. bir dert anlatılıyor ve onu da gayet güzel yapıyorlar. her ne kadar bu övücülük karikatürize olmuş olsa da haklı bir övücülük.

ekmek ve çiçek, kendisine film çekileceğini söylenen eski bir polisin hikayesini anlatılıyor. film içinde film çekiliyor. başlangıçta neler olup bittiğini anlamasam da filmin sonunda net bir mesaj veriliyor. 
filmde şöyle güzel bir diyalog var. ekşi sözlükten kopyalıyorum
+ sevdiğin biri var mı?
– evet.
+ seni seviyor mu?
– evet. 
+ nereden biliyorsun?
– her seferinde okuması için ödünç verdiğim kitapları geri verirken içerisine çiçek koyuyor. 
+ hepsini okuyor mu?
– elbette okuyor.
+ sordun mu ona?
– önemli yerlerin altını çizdiğini görüyorum. 
+ o da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
– evet. 
+ nereden biliyorsun?
+ altını çizdiği cümlelerden. 

Baskın Karabasan

herhalde ilk defa bir filmi imdb notuna bakmadan izledim. genelde notuna bakar, duruma göre izlerdim. birkaç yerde filmle alakalı övgü dolu yazı görünce izleyeyim dedim. korku filmi sevmememe rağmen izledim. korku filmlerini de saçmalıklardan dolayı izlemiyorum.

spoiler var epey.

filmin başlangıcı fena değil, zaman zaman oyunculuların rolleri doğallıktan kaçsa da kotarılmış. asker, polis muhabbetleri bu minvalde; o küfürler, ilk kimi yaptın hikayeleri bolca konusulur. yalnız telsizden anons gelince defo ortaya çıktı. çünkü baya baya ormanlık bir alana gidiyorlar. telsiz, telefon çekmiyor… e haliyle şehir dışı, izbe bir yer oldugunu anlıyorsunuz. ama gel gelelim olaya jandarma değil, polis gidiyor. hadi anlamadıgımız bir şey vardır diye düşünürken, gittikleri evde yine polisleri gördük. polisin olduğu yerde iyi kötü telefon çeker, çünkü yerleşim yerine bakar polis. burada senaryo elimizde kalıyor. genel olarak senaryoda kopukluklar var. arda’nın hikayesi, evin içerisindeki insanların hikayesi nedir, ne değildir belli değil. cin diye düşünüyorum ama tam da anlam veremedim. çarpılmalar, yoldan görünmeyen çıplak birisinin geçmesi, daha sonra kazaya sebebiyet veren yoldaki şahıs; sonrada arda olduğunu gördük. arda’nın içine cin kaçtı sonra o çıktı herhalde. anlamadım ben hikayeyi.
evin içerisindeki sahneler rahatsız edici, kesinlikle korkunç değil. mide bulantısı, iğrençlik vs. var. bunların olması da çok normal, neden var olduğunu sorgulamıyorum. demek istediğim bunlar korku unsuru değil. müzikle beraber hafiften gerilim verilmiş ama bu sefer de baba denilen karakter tüm gerilimi bozdu; konusmaları eğreti durmus ve hiç olmamış. hal böyle olunca söylediklerinin bir anlamı olsa bile izleyice geçmiyor. belki de filmin en önemli karakteri çok kötü olmuş. 

film, genel olarak kötüydü. filmin tek iyi yanı polis aracında çalan dere boyu kavaklar… bakmadım ama herhalde film için özel yapılmıs. çok hosuma gitti.

İz Bırakanlar Unutulmaz

vega’nın yeni albümünü duyunca bende de birçok kişi gibi anılar tekrar akla geldi. bu sabahların bir anlamı olmalı, serzenişte, iz bırakanlar unutulmaz… vega da kendilerinin söylediği gibi bende iz bırakmıştı ve onları unutmamıştım. belki romantizme kaçıyorumdur bilmiyorum ama hayatımın en duygu yoğun döneminde onları dinlemiştim. bu sabahların bir anlamı olmalı diye geziniyordum ortalıkta. yeni albüm çıkar çıkmaz dinledim. tatlı bir esinti oldu ama eskiden onları dinlerken hissettiklerimi yeni şarkılarını dinlerken hissetmedim. hissetmek istediğim eski duygular değil, sadece o duyguların yenileri. bir şey eksik gibi. müzikten çok anlamıyorum, muhtemelen müzikal olarak güzeldir ama anlatmak istediğim başka bir şey ama onu da anlatamıyorum. şarkı eksik diyorum ama belki de ben eksiğim, ondan dolayı eski şarkılarının hissettirdiklerini hissedemiyorum. yeni albüm bana sadece eskiyi hatırlattı, yeni şarkıları bile eski şarkıları hatırlattı ve eski şarkılarını dinlemeye başladım. 

Rauf

türkiyede son zamanlarda dağa, taşa, manzaraya sırt dayama problemi var. koy kamerayı güzel bir açıya, alttan hafif bir müzik ver insanları başka diyarlara sürüklersin. ama birçok kişi artık bu yola girince haliyle farklı bir şey bekleniyor filmlerden…
çocukların oyunculukları iyi değildi. özellikle rauf’un dili zaman zaman istanbul türkçesine zaman zaman lokal dile doğru kaçıyor. bu da haliyle biraz kulak tırmalıyor. hikaye güzel ama senaryo kötüydü. romantizm yapılmaya çalışılmış ama olmamış. belki benim izlediğim kaynak kötüydü ama anladığım kadarıyla ses konusunda genel bir hoşnutsuzluk var. flmin tek güzel tarafı kars’ın doğası.
bir de filmle ilgili iki farklı görüş var. bir taraf filmde savaş karşıtlığı, diğer taraf propaganda yapılıyor diyor. nereden bakarsan bu film oraya gidiyor aslında. ben propaganda olduğunu düşünmüyorum ama böyle düşünen insanları da anlayabiliyorum. film insanı o kafaya sokabiliyor. anlatılmak istenen giden canın geride bıraktıkları. baba, kardeş, anne bırakıyorsun. ne için mücadele ettiğinin bir önemi yok sonucunda ölüm var. çocukların döktükleri çiçekler de bana göre saf üzüntünün sembolü; dağa çıkmanın ne olduğunu bilmeyen çocukların döktükleri çiçekler… ne için savaşırsan savaş acı var, buradan bakmak lazım ama buradan bakabilmek de çok zor.

Suç ve Ceza

üniversitenin ilk senesinde okumuştum ama pek bir şey hatırlamadığımı fark edince tekrar okumak istedim. iyi ki tekrar okudum. unuttuğum çok yer varmış, zaman zaman okunulan bir kitabı tekrar okumakta fayda var. karakterleri, olayı, iyi kötü hatırlıyordum ama kitap hakkında konuşacak olsam pek bir şey söyleyemezdim. işte baltalı bir öğrenci var onun etrafında dönen olaylar diye işin içinden çıkardım.
raskolnikov’un hem olay öncesinde hem olay sonrasında içine düştüğü psikolojik durum aslında olayların hiçbir zaman gözüktüğü gibi olmadığını gösteriyor. zaten hafifletici sebeplerin de olması bunun bir sonucu ama yine de her zaman bunları göz ardı edip sonuca odaklanıyoruz. raskolnikov, suçunu itiraf ettikten sonra onun aslında çok iyi insan olduğunu ispatlayanlar suçlunun psikolojisinin önemli olduğunu gösteriyor. yaptığı yardımlar, ailesini düşünmesi, cebinde üç kuruş para olmasına rağmen onu daha çok ihtiyacı olana vermesi vs aslında onun iyi insan olduğunu gösteriyor. bunlara rağmen yine de içine girdiği psikoloji suçu işlemesine engel olamıyor. gerçi suçu işlerken de esas amacı çalmak değil, iyi niyetle bir şey yaptığını düşünüyor. kadının kötü olduğunu, insanlar tarafında sevilmediği, hayatta olmasının bir önemi olmaması aslında önemli olan. kötü bir insan olduğu için yaptığı hiçbir şey yok. kötü bir insan olsaydı sonucunda itiraf yerine kaçmayı seçerdi ya da çaldığı paraları bir şekilde kullanırdı. oysa ne çaldığını kendisi bile bilmiyordu. demek ki bazen iyi insanlar da öldürüyor.

Hross i oss

ilk kez izlanda yapımı, izlanda’da geçen, izlandaca bir film izledim. filmin ingilizce çevirisi of horses and man, türkçesi ise atlar ve insanlar. kuzey ülkelerinin hem iklimini hem de doğasını seviyorum. bu yüzden görsel olarak film harikaydı. bir de at temalı bir film olunca görsellik daha da ön plana çıkmış. film, komedi filmi olarak geçiyor ama tabii bildiğimiz komedilerden değil. değişik kendi kültürlerine göre komedi, beni pek açtığı söylenemez ama yine de birkaç sahne gerçekten harikaydı. özellikle kolbeinn’in içine düştüğü yukarıdaki durum bana göre sinema tarihinin en absürt sahnesi olabilir. gemiye alkole giden adamın sahnesi de acayipti. herhalde film bu sahnelerden ötürü komedi kategorisinde ama bana göre komediden de öte bir şeydi.

Rebelle

filmde, afrika’da 12 yaşında bir kız çocuğunun başından geçenler anlatılıyor. sanırım gerçek bir hikayeden esinlenilmiş. gerçi öyle olmasa bile oraların gerçeklerinin üç aşağı beş yukarı filmdeki gibi olduğunu biliyoruz. memlekette o yaşta çocukların gelecekleri için hangi sınavın getireleceği tartışılırken, başka bir coğrafyada aynı yaştaki çocukların ellerine silah alıp çetelere katılması can sıkan bir gerçek ama yıllardır bilinen ve çözüm bulunamayan bir gerçek. birçok insan için o insanların içinde bulunduğu sorunlar bir hayat meşgalesi, birçok insan için ise genel kültürden ibaret; bir film izleyip oraların haline kısa bir üzülüp hayatımıza devam ediyoruz.
film etkileyici ama aynı zamanda sıkıcı da… hikaye daha iyi anlatılabilirmiş. dinamik bir film olmasına rağmen genel olarak vasat buldum. gerçi 2012’de en iyi yabancı film dalında oscar adayı olmuş ama ödülü a seperation’a kaptırmış.

Jeff, Who Lives at Home

otuz yaşına gelmesine rağmen bizim deyimimizle hala bir baltaya sap olamamış bir insanın ve onun çevresindekilerin hikayesini anlatıyor. hayatta işaretlerin olduğunu ve bu işaretlerin bizi bir şekilde doğru noktaya ulaştıracağı temalı 2011 yapımı bir film. jason segel herhalde hayatı boyunca bu tarz filmlerde oynayacak, ne zaman denk gelsem benzer yapımlarda bulunuyor. eğer bazı detayları görmezden gelirsek feel good movie tadında hoş bir film ama eğer detaylara takılan bireysek filme vasat diyebiliriz.
2017 benim için gerçekten çok çok kötü bir yıl oluyor. yılda 12 ay var ve şu ana kadar 9. ayı tamamlamak üzereyiz, bu aylardan hangisinden tutarsam tutayım elimde kalacak bir yılı yaşıyorum. yaşım ve içinde bulunduğum durum itibariyle jeff karakterinde bir nebze de olsa kendimi gördüm. imkanım olsa evden hiç çıkmamak ve kimseyle görüşmemek istiyorum ama maalesef çıkmak durumundayım. bir ara bunu ergenlik depresyonu gibi bir şey zannetsem de aslında herhangi bir nesneye sap olamamamın getirdiği iç sıkıntısından başka bir şey değil. acaba jeff’in olduğu gibi benim de karşılaştığım işaretler var mı? bu filmi izleyene kadar hiç düşünmemiştim ama hayatta bazı şeyler sadece filmlerde oluyor galiba.

Das Boot

ne zaman izlemek için film seçmeye başlasam karşılaşıyordum ama bir türlü süresinden dolayı izlemiyordum. iki buçuk saatin üzerine çıkan filmlerde konsantrasyon problemi yaşıyorum. film ne kadar güzel olursa olsun bir yerde filmden kopuyorum. hele hele film vasat bir şeyse sıkılıyorum ve filmin sonunu bir türlü getiremiyorum. ama bu filmi ertelemekle büyük hayata yapmışım.
das boot, alman sinemasının başyapıtı desek yalan olmaz. döneminin en yüksek bütçeli filmi olmuş. bir ara holywood işin içine girecekmiş ama hikayeden taviz vermemek için vazgeçilmiş. iyi de yapılmış; filmde gereksiz kahramanlık ve hamaset yok. böylece dibine kadar savaş hissediliyor; karakterlerin korkularını, sinirlerini, heyecanlarını, mutluluklarını bütün saflıklarıyla hissedebildim.
savaş kötüdür. savaş içerisinde büyük kahramanlıklar olsa da kötüdür. das boot, bunu anlatan en iyi filmlerden bir tanesi olabilir. belki de en iyisi.

The Silence of the Lambs

epey film izlemeye çalışıyorum ama yine de buna benzer izlemediğim kült film sayısı bir hayli fazla. bir ara kendimi imdb top 250 tamamlama hedefi koydum ama sürekli araya başka filmler kaynayınca tamamlayamadım.
the silence of the lambs, kuzuların sessizliği benim için çocukluğum demek. televizyonda geç saatte oluyordu ve bir türlü izleyemiyordum. aklıma nereden kazındıysa korku filmi olduğunu düşünüyordum. bu da beni filmden karçırıyordu. belki de bugüne kadar izlemeyeşimin sebebi de budur. korku filmlerini hala sevmiyorum. ama korku filmi değilmiş tabii… bunun yanında inanılmaz geren ve rahatsız eden bir film. beş ödül birden almış. kuşkusuz en önemlisi bana göre en iyi aktör ödülü; anthony hopkins filmde 16 dakika gözükmesine rağmen bu ödülü almış.
filmi izlerken dikkatimi çeken bir şey de ajan clarice’in o dönemin içinde erkek egemen bir ortamda öne çıkarılmasıydı. cesurca bir iş. şurada detaylı incelemesi var. bu anlamda film için feminist bir film de denilebilirmiş. yazıyı okuduktan sonra filmi tekrar akla getirince çok haklı bir tespit oduğu belli oluyor.