Kum Kitabı

üniversiteye başladığım dönemde borges’in iki kitabını almıştım ama okuyamamıştım. kitaplar çok ince olmasına rağmen okuyamamıştım. bunun sebebi sanırım o an içinde bulundugum durumdu. yaptığım herhangi bir şeye konsantre olamıyordum. sadece borges değil, doğru düzgün kitap okuyamıyordum. kum kitabı, çok uzun süre kitaplıkta bekliyordu. geçenlerde ince olmasında da mütevellit başlayayım dedim. geçenler diyorum ama kitabı okumamın üzerinden bir hafta geçti, şu an yazabiliyorum. fırsatım da vardı gerçi… herhalde bende pek etki yaratmadı ondan dolayı kitapla ilgili pek bir şey yazasım gelmedi. kısaca bahsetmek gerekirse borges’in öykülerinden oluşan bir kitap. 107 sayfa; bir çırpıda bitiyor.
borges’i ilk olarak anlar şiiriyle tanıdım. zaten şiirin etkisiyle iki kitabını almıştım. anlar şiirini okudugum dönemde sanırım 2009 yılıydı, bende baya etkisi olmuştu. motive etmişti hayata karşı. bu motivasyonla, borges’in kitaplarını alıp okuma girişiminde bulundum ama şiirin etkisi de o an geçti. kendimle baş başa kalınca düşüncelere dalmaktan kendimi alıkoyamıyordum. demek ki şiir, kitap, müzik bir yere kadar insanı motive ediyor. nasıl hayatta yaşadıklarımız bizi düşürüyorsa, ayağa kaldıran, dik tutan yine yaşadıklarımız oluyor. 

Dear Zachary: A Letter to a Son About His Father

puanın hakkını sonuna kadar veren bir belgesel. sanırım çok fazla bilinmiyor. bilinmeme sebebinin de amatör bir ruhla ve imkanlarla çekilmiş olmasının etkisi olabilir. ruh ve imkanlar amatör olsa da kurgusu harika olmuş. gece gece çok kötü etkiledi. film olsa bu kadar etkilenmezdim. hatta gerçek bir hikayeyi anlatan film olsa yine etkilenmezdim. insanın ne kadar canileşebileceğini tanık oluyorsunuz. çocuk velayetleri her zaman sorun olmustur ama işlerin geldiği noktayı kesinlikle tahmin edemezdim. 
adalet, en iyi işlediği yerde bile zaman zaman problemli olabiliyor. öylesine bir kadına her şey göz önündeyken çocuk emanet edebilmek için ya çok iyi niyetli olmak gerekiyor ya da art niyetli… ortası yok. insanın olduğu her yerde, sistem genel olarak iyi olsa bile sorunlar çıkıyor. 
aynı olay benim basıma gelse herhalde hayatın geri kalanı benim için ıstırap olur. ama andrew’in ailesi içi öyle olmuyor. elbette çocukları için üzlüyorlar ve hayat eskisi gibi olmuyor ama aktivist tarafları ortaya çıkıyor. ben herhalde köşemde sessizce ölümü beklerim. daha fazla hayatı pek umursamazdım. bu şekilde olaylarla silsilesinden sonra hayata devam edebilme gücünü, mücadele gücünü insanın kendinde tekrar bulabilmesi muazzam bir şey.

The Big Sick

romantik komedi severim ama yüksek puanına rağmen bu filmi pek sevemedim. hikaye gerçek, benim için oradan yırttı. başrol oynayan pakistanlı oyuncunu hikayesi. kendi hikayesini kendi oynuyor. galiba popüler de bir oyuncu, meşhur bir dizide oynuyormuş ama bana oyunculuğu çok kötü geldi. 
film, kültür çatışmasını anlatıyor. pakistanlı bir genç, abd’li bir kızı sever ve olaylar gelişir; kültür farkından dolayı yaşanılan problemler var. bazı kültürler gerçekten çok zor. eğer o kültür içinde daha bireyci ve özgür yaşam istiyorsanız, o kültürün oluşturduğu kabukları kırmak bir hali güç olabiliyor. birkaç sahne, bayram namazına diye gidip dolanıp geri gelen yurdum ateist gençlerini hatırlattı. genel olarak aldığı puanın altını hak eden vasat bir filmdi.

Kamyon

sabahattin ali’nin üç romanını okuduktan sonra diğer kitaplarını da okuma isteği oluştu bende. elimin altında kamyon olunca onu okumak istedim. bazı öyküler vasat olsa da kitap içerisinde iyi kaleme alınmış olanlar da var. hikayelerdeki karakterler ve konu genel olarak aynı; zor şartlar, tutunamama, hayatı idame ettirme çabası, fakirlik…  bir de sanırım öyküler ilk önce varlık dergisinde yayımlanmış. hal böyle olunca zaman zaman zoraki yazma çabası da olmuş olabilir. günümüzde yazarlar dergilere yazı yetiştirme derdine düştüklerinden dolayı yazı, diğer işlerin arasına sıkışabiliyor. bu durumda yazı zaman zaman vasatı geçemiyor. kitapta yer alan bazı öyküler bana bunu hissettirdi. tabii durum böyle olmayabilir. tamamen içinde bulundugumuz zamandan yapılmış bir çıkarım. 

Stuart: A Life Backwards

benedict cumberbatch‘in ve tom hardy‘nin başrollerini oynadığı 2007, birleşik krallık yapımı bir televizyon filmi. alexander masters‘ın romanından uyarlama. sokakta yaşayan bir adamın hikayesini kitaplaştıran bir yazarın hikayesi. böylece iki hikaye birden görmüş oluyoruz. film için hem yazarın hem de sokakta yaşayan adamın hikayesi desek doğru olur. stuart’ın başına gelenler üzücü olsa da bunların gerçekten yaşanmaş olması daha da üzücü. hoş, hikaye gerçek olmasa da birilerinin başına bunlar geliyor. hayatın gerçeği. 
evsiz bir insan görünce, insan merak ediyor. bir ailesi olmalı, bir geçmişi… kim bilir neler yaşadı? genelde de tatsız hikayeler oluyor. ama insanın hayatına dısarından gelen çomakların dısında aileden de çomak gelince asıl çekilmez olan bu oluyor galiba. hayatın sağa sola kaymaya basladıgı durumlarda, hele bu durum çocuk yaşta oluyorsa, ailenin tepkisi, davranışları çok önemli oluyor sanırım. fren mekanizması, dengeleyici unsur görevi görebiliyor aile. 

It’s a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.

It's a Free World…

hayatın acımasızlığını ve iyi kötü vicdan sahibi olan insanların da nasıl acımasız olabileceğini gösteren, harika bir ken loach filmi. en son i, daniel blake‘i izlemiştim. ondan daha etkileyici film olabilirmiş aslında, konu itibariyle daha müsait. 
film, mültecilerin gelişmiş, özgür ülkelerde tutunma çabalarını anlatıyor. insana, insan olduğu için değer veriliyor denilen ülkelerde bile nasıl bir hiç olabileceğini yüze vuruluyor. kendi ülkelerinde öğretmen, hemşire gibi meslek sahibi olan insanların bir anda, konum değiştirmesiyle nasıl önemsiz, vasıfsız bir insana dönüştüklerini tanık oluyoruz.
bizim memlekette de başka ülkelere özlem duyan insanlar var. bu insanları elbette yadırgamıyorum, daha iyi bir hayat için çabalıyor herkes. filmde de ülkerinde eş, çocuk, aile bırakan insanların da yegane amacı daha iyi bir hayat yaşamak, bazılarının ise ölmemek… yalnız gidilen ülke ne kadar gelişmiş olursa olsun gerçekler can yakabiliyor. mülteci ya da kaçak olmanıza da gerek yok. tamamen legal yollarla gitseniz dahi bu gerçekler can sıkıcı olabiliyor. 
ne kadar alakalı olacak bilmiyorum ama konuyu avrupa’da yaşayan türklere bağlamak istiyorum. onlarla ilgili en büyük eleştiri, sosyal bir devlette yaşarken, türkiyede, ak parti gibi partilere oy vermeleri. almanyada solculara, türkiyede sağcılara oy veriyorlar en büyük eleştiri. cahillik, görgüsüzlük, kabalık peşi sıra geliyor. ancak onları, içinde bulundukları durumu ve geçmişi iyi anlamak gerekiyor. kimileri tabii bunu bahane olarak kabul etmiyor ama bana mantıklı geliyor. almanyaya ilk gidenler, türkiyede tutunamamış, geçim derdine düşmüş vasıfsız insanlar. bambaşka bir kültüre geri dönmek üzere gidiyorlar ama daha sonra dönemeyeceklerini fark ediyorlar ve ailelerini de yanlarına alıyorlar. problem şu, iletişim kurabilecekleri insan yok. radyo, televizyon olsa da anlamadıkları bir dilde, haliyle kendilerini geliştiremiyorlar. bunda tabii almanyanın içinde bulundugu siyasi durumunda illaki etkisi olabilmiştir ya da almanyanın misafir işçiler için gerekli hazırlıkları yapmaması da sebep olmuştr. anne, baba bu durumdayken; cahil kalmışken, onların çocuklarından da pek bir şey beklemek bana adil gelmiyor. ilk giden kuşağın, 60’lı, 70’li yıllarda doğan çocukları da kapalı bir ortamda büyümüşler. ikinci kuşaktan da bir şey beklemek adil değil. ikinci kuşağın çocukları; üçüncü kuşak; şu an 20’li, 30’lu yaşlardalar, onlar bir nebze kendilerini daha adapte olmuş hissediyor. aslında onlar bile tam adapte olmuş değiller. belki dördüncü, hatta beşinci kuşakta tam anlamıyla yaşadıklara kültüre adapte olmuş gurbetçiler görebileceğiz. çünkü başka bir ülkede tutunmaya çalışabilmek, kendisini geliştirmiş, eğitimli kişileri için bile zor olabiliyorken, hiçbir vasfı olmayan bir insan için çok çok daha zor olsa gerek. gurbetçiler, mülteci değildi. ama gittikleri ülkelerde de onlara iyi davrandıklarını söylemek doğru değil. bu yüzden kısa süreli tatillerde, değişim programlarıyla avrupa’da yaşayıp, oralarda uzun süreli yaşamaya öykünmek beklentileri karışalamayabilir. çünkü bazı insanlar, en özgür ülkelerde bile özgür olamayabiliyor.

Frances Ha

daha önce izlemeye başlayıp bırakmıştım. bırakma sebebim de siyah beyaz olmasıydı. eski filmleri değil de yeni çekilen siyah beyaz filmleri pek sevmiyorum. bu yüzden başlar başlamaz kapatmıştım filmi. bu gece ne izlesem diye düşünürken aklıma düştü izleyeyim dedim. film, beraber üniversite okuyan iki arkadaşın, üniversite sonrası hikayesini anlatıyor. 
üniversite sonra düşülen boşluk zor. üniversite boyunca hala ergen bir ruh hali oluyor. anca üniversite sonrası yetişkenler dünyasında adım atıyorsunuz. para kazanmaya, düzen kurmaya, aile yapınıza göre onlardan gelecek olan istekler cevaplanmaya mecbur kalınıyor. bunları yapamazsanız ağır bir sorumluluğu yerine getiremediğiniz için bir sıkıntı haline girebiliyorsunuz. frances bu sıkıntıya girmiyor. aslında tam olarak girmiyor diyemeyiz. içinde bulunduğu durumun farkında olsa da hala motivasyonunda bir şey kaybetmeyip, hayatın onu süreklediği gibi değil de, hayat içerisinde kendisi olmak istiyor. yetişkinlerin dünyasında güçlü kalabilmek mesele. güçlüden de öte neşeli ve mutlu olabilmek daha büyük mesele. bu yüzden filmi siyah beyaz olmasına rağmen sevdim. frances gibi olmak isterdim. onun düştüğü durumdan ziyade o durumda onun gibi güçlü ve mutlu olabilmek isterdim. galiba esas mesele diplerde keyifli olabilmekte; olduğu kadar hayatın tadını çıkarmak gerekiyor. bunu yapabilmek çok zor, bu yüzden yapabilene büyük saygı duyuyorum. 

Kuyucaklı Yusuf

sabahattin ali’nin ilk kitabı. daha önce kürk mantolu madonna’yı ve içimizdeki şeytan’ı okumuştum. ikisi arasında en çok hoşuma giden kürk mantolu madonna olmuştu. şimdi bu üçlü içerisinde de kuyucaklı yusuf oldu. her ne kadar eksik olmasına rağmen. kitap bitince bunun devam kitabı da olmalı diye düşündüm. çünkü kübra ile annesinin hikayesi eksik kalmıştı. onlar nereye gittiler? neden gittiler? ne yapıyorlar? bunları merak etmiştim. bir de yusuf’un evde yaptıklarından sonra köyde olup bitenleri merak ediyordum. 
kitapla ilgili internette bir şeyler okurken merak ettiğim soruların cevaplarını da buldum. aslında kitap, seri halinde olacakmış; üç kitap. maalesef sabahattin ali’nin yaşadıkları ve ölümü buna engel olmuş. her ne kadar kitabın yazılışı ile sabahattin ali’nin ölümü arasında epey yıl olsa da kendisi başka kitaplar yazmayı tercih etmiş. bu yüzden kübra’nın ve yusuf’un hikayesini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. gerçi romanı okuken onların evlenmesi gerektiği çok belli oluyor. yusuf ve muazzez sanki mecburiyetten beraberdiler, kopamadıklar için. ayrı yapamaycakları için evlendiler. yusuf’un evden ayrı kaldıktan sonra muazzez’in içinde bulundugu duruma kızamayışı da bu yüzden. onu karısı olarak değil, korunacak birisi olarak görüyordu. eğer karısı olarak görse, her ne kadar muazzez’in yaşı küçük de olsa tepkisi farklı olurdu. oysa ona kızamadı bile, bir abinin kardeşine göstereceği tepkiyi gösterdi. muazzez’in yaşı küçükte ve ne yaptığını bilmiyordu ona sahip çıkmak gerekiyordu ve yusuf öyle de yaptı.
kitabın en sevdiğim bölümü, kaymakam öldükten sonra ikinci yarıda yusuf ve muazzez’in,  yaşadıkları oldu. aslında yusuf’un yaşadıkları demem doğru. kürk mantolu madonna’da da raif efendi’nin aile içerisindeki çaresizliği beni etkilemişti. yusuf’un da ailesini geçindirmye çalışması, didinmesi ama yine de yetirememesi beni çok etkiledi. herhalde kendimden de bir şeyler gördüğüm için fazla etkileyici olmuş olabilir. demek ki bazı hikayeleri yaşadıgımız hayata benzetince, o hikayenin karakterini ayrı benimsiyoruz.  

Gebzespor 2-1 Kartal Bulvarspor

uzun bir aradan sonra gebzespor’la birlikte tribünlere dönüş yaptım. gebze, bal 11. grupta kartal bulvarspor’la evinden oynadı maçtan son dakikalarda attığı golle galip geldi. gebzespor, 3.ligden düştüğün beri her sene o sene, bu sene diyor ama bir türlü amatörden kurtulamıyor. gerçi bal gerçekten çok kötü bir organizasyon, şampiyon olmak playoffa götürüyor. bir de oralarla uğraşıyorsun. belalı bir lig. ilker çakır, kulübe başkan olup, eski borçları kapatmasına ve lig üzerinde kadro kurmasına rağmen o sene, bu sene olamadı. 
bu sene yebi başkanla ve her zamanki gibi sil baştan kadroyla gebze sezon iddialı girdi. geçtiğimiz hafta ligin açılış maçında maltespor’u deplasman 2-1 yendiler. bugün ise içeride kartal bulvarspor’u aynı skorla geçtiler ve sezon başında umudu verdiler. tribünler, maraton tarafı neredeyse tamamen doluydu, bunda maraton tribünün ücretsiz olmasının az da olsa payı olmuştur. gerçi ücretli olduğu zamanlarda da hedef maçlarda maraton neredeyse doluyor. gebzespor, taraftar desteğini arkasına alsa da ilk yarım saatte oyuna bir türlü giremedi. ilk yarının son 15 dakikasında baskı kurabilse de santrası yapılmayan golle 45 artıda golü buldu ve devreye 1-0 önde girdi. maçın ikinci yarısında gebzespor yine tutuk kaldı, konuk ekip sol kanadında birkaç pozisyon buldu ama kaleciyi geçemedi. uzaktan atılan bir şutta kaleci önde olmasına rağmen erken uyandı ve topu kornere çelebildi. geliyorum diyen nihayet gelebildi ve kartal bulvarspor, etkili olduğu sol kanattan golü buldu. kronikleşmiş gebzespor’un maçı koparamama sıkıntısı böylece yine gün yüzüne çıkmış oldu. bu dakikadan sonra gebzespor biraz kıpırdanmaya başladı. sol çaprazda ercan’ın bir şutunu kaleci kurtardı. maçın uzatma dakikalarında sağ köşede kullanılan korneri 31 numaralı oyuncu kafayla ağlara gönderdi ve maçı gebzespor 2-1 kazandı. maçın son dakikasında 2-1 öndeyken çıkan gereksiz kavgada oğuz başaran kırmızı kart gördü. geçen sezon ergene velimeşespor’da oynarken gebze tribünlerinden tepki alan oğuz’a, bugün maç sonunda başkan, oğuz’u buraya getir tezahüratları ise tribünlerin ne kadar değişiken olabileceğine gösterdi. tribün unutmaz ama affeder.