Otobüs

sarı mersedes’i izleyince tunç okan’ın diğer işlerini merak ettim. biraz araştırınca ilk olarak otobüs karşıma çıktı. sarı mersedes’te oldugu gibi yine bir göç hikayesi anlatıyor. şunu rahatlıkla söyleyebilirim; yönetmenlik, kurgu, ses, senaryo bir tarafa, tunç okan, göç eden ve etmiş insanların karakterini harika çıkarmış. çok iyi tahlil yapmış. kendisi de türkiye’de doğup büyüyüp belli bir yaştan sonra yurtdışına gidip yaşamaya başlamış. belki de bu sebepten, edindiği izlenimlerden dolayı bu kadar başarılı olmuş. 
film, bir grup erkeğin yurtdışına işçi olarak götürülmsiyle başlıyor. pasaport var ama vize yok. gümrükte ayarlanan bir memur üzerinden insan kaçakçılığı yapılıyor. pasaport, gidenlerin gözünde olaya legallik katıyor. zaten dolandırıcı da ben bir koşu gidip çalışma izni alayım demesi de bu yüzden… ama giden gelmiyor tabii. burada da film başlıyor. 
 film, gösterime girdikten sonra, hemen ertesi gün yasaklanmış. sebebi de türk insanını küçük gösterilmesi. bazı sahnelerde aşağılama var ama bunlar türklerle alakalı değil. isveçliler otobüstekilerin türk oldugunu bilmiyor. onlar için yabancılar. zaten sahnelerde de türkler pis denmiyor, pis yabancı gibi söylemler var. buradan türklerin kötü gösterildiği değil, isveçlilerin yabancı düşmanı hatta ırkçı oldugu sonucu çıkar. benim esas takıldıgım nokta otobüsteki türk tipleri… o kadar yolculuk yapılıyor ve neredeyse hiç konusma yok. bu biraz doğallıktan uzak, tipleri, kıyafetlerle, davranışlarla doğal gösterme çabası içine girilmiş ama o karakterde insanların birbirleriyle iletişim kurabileceği tek konu memleket. ancak herhangi bir diyalog yok. otobüsteki insanları bu kadar yobaz göstermenin manasını anlamadım ben. doğallıktan epey uzak.
göç etmek zor. göç etmeye mecbur kalmak daha da zor. aslında göç etmek biraz da mecburiyet… yoksa hayatından memnunken başka bir ülkeye gitmek olsa olsa taşınmak olur. 

Gebzespor 0-1 Başiskele Doğantepespor

5’te 5 yapılmıştı, altıncı maçta da galibiyet için çıkıldı ama 1-0 mağlup oldu takım. her seri bir yerde bozuluyor. iyi gidiş mutlaka sekteye uğruyor. aykut kocaman haklı, sanırım eşyanın tabiatı bunu gerektiriyor. gebzespor, kazandığı maçlarda çok iyi futbol oynamamıştı. idare ediyordu ve kazanıyordu. deplasman maçlarını izlemiyorum, bu yüzden deplasmanda nasıl oynadıkları hakkında pek fikrim yok ama iç sahada klasik amatör lig oyunu oynanıyor. duran top, karambol golleri maçın skorunu belirliyor genelde. başiskele doğantepespor maçında da maçın kaderini duran top; penaltı belirledi.
bu haftaya kadar gebzespor’un orta sahasını ve defasını beğendim. özellikle orta saha bana göre lig standartının üstünde. iyi oyuncular var. 41 numara ve 75 numara özbek gafurov iyi ikili olmuş. stoperde 12 numara ve 31 numara etkili olmuş. oğuz başaran da neden üst liglere kadar çıkabildiğini zaman zaman ispatlıyor ama kadronun geri kalanında sıkıntı var. özellikle santrafo bölgesinde. ercan kuruçay tekar transfer edilip, kaptanlık verilse de faydalı olamıyor. devre arası transferleri bugüne kadar gebze’ye hiç yararı olmadı ama bu sefer iyi bir santrafor alınırsa takım daha da iyi olabilir. 

Mercedes mon amour

filmi iki gün önce izlemiştim. film hakkında şimdi yazarım, birazdan yazarım diyerek bir türlü fırsat bulup birkaç kelime yazamadım. bugün galatasaray, trabzonspor’a kaybedince benim için de gerekli fırsat doğmuş oldu. sosyal medyadan, yorumculardan hatta internetten biraz uzak kalmakta fayda var.
bayram, münih’te çöpçü olmasına rağmen bmw’de bantta çalıştıgını söyleyen bir adam. işçi olması önemli değil, gerçi bir insanın işçi olmasında da problem yok, problem olan bayram’ın çalıştığı yerin kendisine bir hava getirdiğini düşünmesi. bmw olsun da ne iş olursa olsun… bugünün travması da herhalde yurtdışı olsun da pizzacılık yapmaya razıyımcılar. bunlar da baya baya okumuş çocuklar. onlar da kendi pencerelerinden haklı tabii. memleketin modern, okumuş bayramları. ülkeden siktir olup gitme hayali kuranlar. hiç yadırgamıyorum çünkü bunu ben de denedim. kısmen becerdim de ama sonra tutunamama sorunu baş gösterdi geri kürkçü dükkanına geldim. memleket her zaman içler acısı.
almanyada kaldıgım dönemde bayram gibilerini çok gördüm. arabasıyla hava atanlar, eviyle hava atanlar, bunlardan almanlarda bile yok diyerek hava atanlar, türkiyede aynı işte çalışanları küçümseyip almanyada o işi yapanlar… almanya tam anlamıyla bir bayram cenneti ve her yaş grubunda bu bayramlardan var. tunç okan, almancı karakterini muhteşem analiz etmiş. ne eksik ne fazla. tabii bu, o insanların suçu değil. daha önce yazmıştım. oraya ilk gidenlerin çaresizliği, yoklukta zorluk içinde büyüyen çocuklar, onların çocukları… almancı karakterinin yok olması için aradan sanırım bir iki nesil daha geçmesi gerekiyor bu da epey uzun bir süre demek.
filmi benim için kusursuz olmasını engelleyen iki büyük hata var. birincisi türkiyeye girişte, bir türk vatandaşından istenilen vize, ikincisi de ankara’ya eskihisar-topçular üzerinde gidilmesi. vapur sahneleri mükemmeldi ama hikayede tutarsızlık oluşturdu. buna rağmen sahnelerin güzelliği bu hatayı neyse kıvamına getirdi.

Sonbahar

sanırım üniversitelerde her zaman devrim yapmak isteyen, bu uğurda hareket eden, kendilerini bunu adayan gençler olacak. filmin anlattıgı dönemde de var, öncesinde de var, ben okuduğumda da vardı ve hala var… eylem yapan gençleri zaman zaman gördüğümüzde, arkadaşlarla konusu geçerdi; değer mi? biz kendi dünyamızda onların hayallerini imkansız görüyorduk ve gençliklerine yazık ettiklerini düşünürdük. öbür taraftan bakınca nasıl gözüküyor hiçbir zaman bilemedik. filmin bir yerinde eski dava arkadaşı yusuf’a “yaşamamız gerekiyormuş yaşadık, yine olsa yine yaşarız” demesi onları içinde buundukları duruma bakışlarını anlatıyor. bana imkansız gelen onlar için gerçekleştirilebilir, uğruna hayatın feda edilebileceği bir hayal.
film, hayata dönüş operasyonu dönemlerini anlatıyor. film içerisinde o zamanlardan gerçek görüntüler va, bu da filmin farklı bir yere koyuyor; belgesel havası oluşuyor. izlediğim kaynakta köyde konusun dilin altyazısı yoktu. sanırım lazca ya da gürcüce tam olarak bilmiyorum. anne ve yusuf arasında, anne ve komsular arasında geçen diyalogların hiçbir tanesini anlamadım. ancak anlamama rağmen hissettim. aklıma gönül yarası filmindeki meltem cumbul ile şener şen’in türkü sahnesi geldi. kürtçe bilmediği halde dinlediği türkünden etkilenen dünya, bu türküye ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir diyordu. herhalde hissettiğim bununla aynı. yusuf’un annesinin konustugu hiçbir şeyi anlamama rağmen, annenin evladına karşı çarezisliği, üzüntüyü anlayabildim.
hayaller uğruna, dava uğruna bu çekilenlere, üzüntülere değer mi bilmiyorum. bunu bilmiyorum ama bu uğurda canlarını ortaya koyanlar, bedelini ağır bir şekilde ödeyenler saygıyı hak ediyor.

İtirazım Var

onur ünlü sevdiğim bir yönetmen. farklı, güzel işler yapmaya çalışıyor. önceliği güzelliğe vermesi yaptığı işleri hem farklı hem de klişeden uzak tutuyor. itirazım var, son zamanlarda izlediğim en güzel türk filmi oldu. hikaye, senaryo her şeyiyle çok güzeldi. dokunan bin laf işittiği konulara, mitlere, tabulara girmeleri başlı başına cesurca bir hareket. bunun yanında oyunculuklar, çekim, senaryo birbiriyle uyumlu olunca ortaya kaliteli bir iş çıkıyor.

film ilk piyasaya çıktığın baya eleştirilmiş. hatta 18+ olarak gösterildi. 18 yaş altını kötü etkileyecek ne var hiç bilmiyorum. herhalde kuran, din, iman, imam hiç bu kadar klişeden uzak, aslında gerçekçi gösterilmemişti. imamları sadece kuran okuyan, namaz kılan bütün hayatlarını bundan ibaret zannedenler, aslında böyle zannetmiyorlar ama gerçekten böyle zannedenleri, böyle zannetmesinin devamını isteyenlerdi 18+ yasağı koyanlar.

İnsan Olmak

benim için biraz rahatsız edici kitap oldu. okumak yordu diyebilirim. kendimi sorgulayan, hatalarımı bulmaya çalışan, kendimi didikleyen hatta bu konularda kendime karşı zaman zaman acımasız davranan bir insanım. bu yüzden kitapta kendimle alakalı yaptığım tespitlerin arkaplanını öğrenince biraz rahatsız oldum. bu da okuma sürecini biraz aksattı. önce kitabı okumayı bıraktım sonra tekrar okuyup bitirdim. engin gençtan’ın okudugum ilk kitabı oldu ve muhtemelen son kitabı olmayacak. her ne kadar engin geçtan’ı okuması benim açıdan yorucu olsa da kendimle alakalı daha aklı başında tespitler yapabilmemi sağlayacak gibi… ayrıca kitap kapakları muazzam. diğer kitaplarına da baktım. şu ana kadar gördüğüm en güzel kapaklara sahip kitaplar. ilgi çekici. çok beğendim.

Discover Me

7 yıl önce önümdeki 5 yıl pas geçsin; yaşamama gerek yok, o yılları atlayayım, orada ne olacaksa olsun kabulüm diyordum. bu düşüncelerin üzerinden 7 yıl geçti, tabii pas geçsin dediğim 5 yılı da yaşadım iyi kötü. sonucunda ne oldu; şu an içinde bulunduğum durum nedir anlam veremiyorum. demek ki her zaman dertlerin derya olabilme potansiyeli varmış. hele hele yıllar üst üste birikince, yaşanmışlıklar artınca bu dertler daha da birikiyor ama işin güzel tarafı bu dertlerden kurtulmanın da yolları artıyor. 7 yıl önce bana derman olacak seçenek sayısı 2 ise, içinde bulundugum durumda derman sayısı daha fazla. gerçi dertler de büyüyor ama olsun. hayatı bu şekilde kabullenip yaşamak lazım sanırım. hiçbir zaman mutlak mutluluk olmayabilir. belki de vardır emin değilim.

Gebzespor 1-0 Nilüfer Erdemlispor

en son saha içinden maçı çocukken top toplayıcılık yaparken izlemiştim. o zamandan sonra ilk kez bugün izledim. onda da amatör küme maçı oldugundan dolayı oldu herhalde profesyonel bir takımın maçını ya da üst lig takımlarından bir tanesinin maçını zor izlerdim. tuhafıma giden şey yeşil alanın dısında kalan yerin yönetimiydi. amatör küme maçına göre epey katıydı. her zaman böyle mi oluyor bilmiyorum. talimat böyle klasik laf. aynı talimat tribünde pek işlemiyor. gerçi biraz naz geçene talimat işliyor. içinde bulundugum durumda talimatlara aykırı on olay oldu ama saha komiseri onlarla pek alakalı değildi.
gebzespor her zamanki gebzespor ama bu sezon galibiyet alıyorlar; tek ama en büyük, ve en güzel fark sanırım. dördüncü haftada nilüfer erdemlispor’u harika bir frikik golüyle 1-0’la geçtiler. şu ana kadar 4 maçta 4 galibiyet aldılar. 
nilüfer erdemlispor epey genç takım belli. devre arasında yardımcı hocalarıydı sanırım, 18 yaşındaki 9 numaraya, 18 yaşındasın ne olmuş, korkma topunu oyna diye motive ediyordu. diğer oyuncularda pek büyük sayılmazdı. yüzlerinden yaşları belli oluyordu. gebzespor ile kıyas yapınca arada epey sıklet var. gebzespor rahatlıkla 3.lig, 2.lig oynayacak topçular almış. hedef belli; şampiyonluk. ama takım olmak başka mevzu tabii. ne kadar oyuncu alırsan al takım olabilmek meziyet işi. gebzespor kolay dağılacak gibi top oynuyor. bir şekilde galip geliyor ama her an mağlup olacak, kırılacak bir takım izlenimi veriyor. bu da önüne geçilecek bir durum değil. alt liglerde alışma süreci diye bir şey yok. kontratlar genellikle 1 yıllık. oyuncuların hemen birbirine alışıp ite kaka takımı üst lige çıkarmaları gerekiyor. o yüzden bu kırılgan olma ihtimaline pek takılmadan öne bakmak gerekiyor. 

Fareler ve İnsanlar

bir aralar kitap lise öğrencileri için sansürlenmek istenmişti bir ilin milli eğitim müdürlüğü tarafından. herhalde bir-iki yıl oluyor, tam hatırlamıyorum hangi il olduğunu. o zaman okumadıgım için olaya fransız kalmıştım ama okuyunca neden bu düşünceye kapıldıklarını anladım. tabii haklı bulmuyorum. bana göre lise öğrencisini kötü etkileyecek pek bir şey yok kitapta. hele hele bilgiye erişim maliyetinin neredeyse sıfır olduğu iletişim çağında, lise öğrencileri böyle bir kitaptan etkilenmezler. kitapta sansürlenmek istenen yerin mislini internette zaten görüyorlar. il milli eğitim müdürlüğü gereksiz duyar yapmış.
ince bir kitap, sıkmadan bir çırpıda okunacak cinsten. olay örgüsü fazla dağılmıyor, haliyle sağa sola gitmeden olayın içine girerek kolayca okunabiliyor. genelde kitap ya da filmlerle alakalı gereksiz uzunluğa, kalınlığa takılırım ama sanırım ilk defa bir kitabın daha da uzun olması gerektiğini düşündüm. biraz daha ayrıntıya inilebilirmiş ya da sonuç kısmı daha uzun sürebilirmiş. 

Ben O Değilim

başrollerinde ercan kesal ve iranlı kadın oyuncu maryam zaree oynuyor. filmin hikayesini çok sevdim, uzun süredir değişik bir hikayesi olan türk filmi izlememiştim. başkasının yerine geçen bir insan; yeni bir kimlik arayışı… bazen insan kendisinden bile bıkabiliyor. çekip gitme isteği uyanıyor. bu bodrum’a yerleşmek istiyorum tarzı bir üdşünce değil, kimse tarafından bilinmemek, geçmişten hatta kendinden bile kaçma istiyor insan. bu tarz bir konuda şekilleniyor film.
türk sinemasında, dizilerinde takılı kalmak diye bir problem var. uzun uzun sahneler. bitmiyor. anlamsız boş bakışlar, boş sahneler, hiçbir manası yok. bu film de bu sorundan müzdarip. ses konusunda da bazı problemler vardı. iranlı oyuncunun seslendirilmesi hiç olmamış. senaryoda yine bazı problemler var. cenazeye ne oldu? ortada ölüm var ama soruşturma yok. bazı kopukları göze ciddi olarak batıyor. ama genel olarak fena film değil, hikayeden kotarıyor.