Yılın Kadrosu 2017

sevdiğim işlerden bir tanesidir uefa yılın 11’ini yapmak. her sene seçiyorum ama bu sefer blog olduguna göre seçimleri buraya da ekleyeyim. dizilişi 442 seçtim ama oyuncuları seçerken dikkat etmemişim. ramos sol bek, marcelo stoper olarak gözüküyor. gözden kaçırmışım.
kadroyu seçerken objektif olmama rağmen real madrid’den 6 oyuncu almışım. hatta casemiro da olabilirdi. geçen sezon bana göre takımın en fark eden oyuncusuydu ama tabii real madrid’de o kadar çok kalite var ki; hamal olarak biraz geride kaldı. kusuruma bakmasın artık. onun yerine de bruyne’yi aldım. geçen sezondan ziyade bu sezon, şu anda futbolun en değerli oyuncusu olabilir. 
kalede efsane buffon var. ama onu seçerken romantizm yaptığımı düşünmüyorum. gerçekçi olunca da romantik olunca buffon yılın kalecisine layık.
stoper pozisyonunda ramos yine değişmedi. adam herhalde futbolu bırakana kadar yılın en iyi 11’ine seçilecek. marcelo’da aynı şekilde… diğer stoper için bonucci’yi tercih ettim, sanırım birçok kişi de aynı tercihte bulunacak. genelde pique de seçiliyor ama geçen sezon pique biraz silik kaldı. sağ bek için adayım chiellini oldu. sağ bek oynamıyor, bek pozisyonunda solda oynamıslıgı var ama bir sekilde kadroya dahil etmek istedim onu. 
orta sahaya direkt real madrid’i koyabilirdik. iniesta’nın yaşlanması onu geriye itti. bunun yanında modric-kroos ikilisinin yükselen formu en iyi 11’leri hak ediyor. geçen sezonun madrid prensi asensio olmasa ayıp olurdu. de bruyne ise bu sezon gösterdiği performansla 2017’nin en iyileri arasına girmeyi hak ettiğini düşünüyorum.
ileri ikilide ise messi ve ronaldo var. gerçekte beraber oynasalar nasıl olur diye zaman zaman düşünüyor insan. herhalde futbolu bırkatıklarında bir ihtimal yardım maçlarında görürüz. tabii messi’nin takımı ronaldo’nun takımına karşı olmazsa.

Sophie Scholl – Die letzten Tage

gece uyumudan önce bir izleyeyim dedim, imdb’de watchlist’e bakındım durdum. zaten bir film izlemeden önce yarım saat hangi filmi izlesem diye düşünüyorum. bazen bu süre daha da uzayıp o film senin bu film benim geziniyorum internette ve sonuçta film izleyemiyorum. dün akşam internette gezinirken ekşi sözlük’te almanların rögar kapağı çalışması diye bir başlık gördüm. girdim hemen içeri baktım bir video. izledim yine hayran kaldım. onun etkisinden mi acaba bilemiyorum alman filmi izleyeyim dedim. film ararken de bu filmi gördüm.
almanlarda film yapacak konu bol. aslında bizim memlekette film yapacak konu bol ama bir türlü entrikadan öteye gidemiyoruz. o kadar güzel tema varken yıllarca zengin kız, fakir oğlan işlenmiş. hoş şu anda da pek fark yok. onca güzel konu hala duruyor ama pek işlendiği söylenemez. ya da işlense bile sanırım seyirci bulamıyor. hak yemeyelim şimdi, gayet güzel filmler var.
sophie scholl, die letzten tage, nazi döneminde bir grup üniversite öğrencisinin kurduğu die weisse rose isimli gruptan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. başlangıç sahnesinde grup üyelerini görüyoruz ama onlar flm boyunca pek karşımıza çıkmıyor. sadece içlerinden birisini mahkeme sahnesinde görüyoruz. film genel olarak scholl kardeşler etrafında gitse de esas olarak sophie’nin hikayesini anlatıyor. henüz 21 yaşında ve nazilerin en şaşalı dönemde nazi karşıtlıgı yapıyor ve en sonunda yakalanıyor, idama mahkum oluyor. idam demişkin sophie’nin orada söylediği bir söz var bana ahmet şık’ın hapisten çıktıgı zamanki söylediği cümleyi hatırlattı. belki ahmet şık bu filmi izlemiştir ve bu sahnenin etkisinde kalmıştır. belki de ben benzerlik için fazla zorluyorum. sophie, hakimin son sözünüz nedir sorusuna cevaben şöyle söylüyordu: yakında bizim durduğumuz yerde siz duruyor olacaksınız. ahmet şık da, oda tv davası kapsamında yargılanırken, silivri çıkışında bu komployu kuranlar cezaevine girecek demişti. daha sonra bu sözleri için de yargılandı ve beraat etti. şimdi ise yine tutuklu cezaevinde ve yine aynı şey rahatlıkla söylenebilir. umuyorum onu yargılayanlar bir gün onun bulunduğu yerde olacaklar.
insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf  vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Adres Bilme Huzuru

sokakta aheste aheste, muhtar misali yürürken bir anda şuraya nasıl giderim temalı bir soruya doğru cevap vermek gibisi yok. insana bedava özgüven, mutluluk, keyif veriyor. hele hele yaşadıgınız muhitte, sizin mahallenizde birisi sizden bir adres tarifi istediğinde bunun etkisi daha da fazla oluyor. belki de bu gizli bir özgüvensizliğe işarettir, bilemiyorum uzmanlar ne der ama ben derim ki; güzel, bedavadan keyif. arada sırada birbirimize adres soralım. keyifli anlar yaşatalım.

Svetat e golyam i spasenie debne otvsyakade

bulgar sinemasından izlediğim ilk film. yol filmlerini severim, hikayesi de ilginç gelince izleyeyim dedim. filmin ingilizce adı, the world is big and salvation lurks around the corner, türkçe adı ise, koca dünyada kurtuluş pusuda kısaca özeti şöyle, zamanında bulgaristan’da zorluk içinde yaşayan bir aile iltica ediyor. iltica edilen ülkede yıllar sonra bu aile bir kaza geçiriyor ve sonucunda oğlanın hafıza gidiyor. buna mükabil onun dedesi tarafında tekrar hayata karıştırılması sağlanıyor. film bu minvalde…

imdb puanına bakınca film genel olarak beğenilmiş. ben de beğendim. güzel, sıcak film olmuş. yol filmi de denebilir. sadece bulgaristan’a dönüş olarak değil, iltica edilmesi, o sürede ailenin başından geçenler de bir yol filmi hikayesi konusu. çünkü bazıları bisikletle bulgaristan’a dönüş sahnelerinin azlıgından dolayı bu nasıl yol filmi tepkisi vermiş. bir filmin yol filmi olması için karakterlerin sürekli bir taşıt kullanarak hareket halinde olması gerekmiyor. en azından ben öyle düşünüyorum. zaten filmi beğenmeyenler, genel olarak politik sebeplerden ötürü beğenmiyor sanırım. çünkü filmde komünist rejime karşı olan bir dede var. komünist rejimde kendilerine gelecek görmeyen, baskı hisseden bir aile var ve bu da izleyicinin gözüne baya sokuluyor. haliyle hayata, yaşama bu taraftan bakanların pek beğeneceği film olmayacaktır. onları da anlıyorum tabii. beğenmemeleri çok normal. ama italya’da geçen sahnelerde baya baya demokrasiye de sallama var. kamp müdürünün burası demokratik bir ülke deyip oradaki insanları haklarından mahrum etmesi filmi rejim konularında biraz da olsa nötr hale getiriyor.
ben genel olarak beğendim. dedenin tavla üzerinden hayat dolu metaforlarını zaman zaman pek sevmesem de, bisikletle uzun yol yapmak gibi zahmetli bir işin zorlugunu pek yansıtılmasa da güzel filmdi. yol ve aile filmlerini sevdiğim için bu filmi de sevdim.

Siz Buradasınız Çünkü Biz Ülkelerinizi Yıkıyoruz

bu duvar yazısını twiter’da gördüm. berlin’de mültecilere hitaben üç farklı dilde yazılmış. meali şöyle oluyor; siz buradasınız çünkü biz ülkelerinizi yıkıyoruz.
özellikle son yıllarda bizim memlekette batıya karşı bir tansiyon yükselmesi var. özellikle almanlara karşı. oysa alman halkı, yaşadıgı acılardan, geçmişlerinden dolayı ortada bir insani durumu olunca çok çabuk refleks veriyor. belki de bu refleks üzerlerinden kalmış nazi imajından kurtulmak için gelişmiş bir reflekstir, bilemiyorum. ama böyle bir gerçek var, faşizan ses yükseldiğinde karşı ses hemen yükseliyor, eyleme geçiyor. gösterdikleri refleks sesten ibaret kalmıyor.

Takva

filmin yapım tarihi 2006. benim lise yıllarıma denk geliyor. filmi o zamanlardan biliyorum ama şimdi izleyebildim. bunun bir sebebi de filmi korku filmi zannettmem. nedense korku filmlerine karşı bir sevgisizlik var bende. bir de bazı filmlerin de korku filmi oldugunu düsünüyorum. nereden nasıl bu fikire kapılıyorum bilmiyorum ama oluyor bazen öyle, film aklımda korku filmi olarak yer etmiş ama halbuki alakası yok. türkiye için cesur bir film. bu zamanda böyle bir film çekmek biraz zor gibi… 2006 yılı eski türkiye esintilerinin oldugu bir yıldı. o zamanlar birçok kişi memleketin bu hale düşeceğini düşünmemiştir. at koşturmak daha rahattı.
tarikatlarin, cemaatlarin içyüzü güzel gösterilmiş. maddiyatla olan ilişkilerin maneviyata dönüştürmek tarikatların sık yaptığı icraatler. sen içki içen adama kiranı veriyorsun ama o adamın verdiği kirayla talebe okutuyoruz söylemi somut örnek. işe gelince allah’la onun arasında olan din, işe gelince aralara çok fazla aracı alabiliyor
filmle ilgili eleştirim konusmalarla alakalı olacak. özellikle tarikat lideriyle, güven kıranç’ın oynadıgı karakterin dilleri fazla türkçe ve düzgün geldi bana. konusmları filmin bütününe bakınca biraz sırıttı. daha gerçekçi olabilirdi. geri kalanıyla ilgili söylenecek fazla bir şey yok. türk sinemasının iyi filmlerinden bir tanesi olmus.

İlk Adım

temmuz ayı içerisinde olması lazım, askerlik için gaza gelip şubeye gitmiştim. sıra numarası da alıp beklemeye basladım. kalabalık oldugu için dısarıda bekletiyorlardı, bina içerisinde değil. o arada telefonla uğraşıyrdum vakit geçsin diye ama hava inanılmaz sıcak, o vakit geçmiyordu. bir de zaten yapmak istemeğim askerliği icra eden insanlarla aynı ortamda bulununca iyice nefret ettim. hemen aklıma kendi yapacağım askerlik gelmeye başladı. bu vakit nasıl geçecekti, nasıl uyuyacaktım, rahatlıga alıstıktan sonra o disiplin beni sıkacak mıydı, ortam nasıldı… sorular sorular… telefonla uğraşırken whatsapp grubundan arkadaşlarla da konusuyordum. aynı sıkıntıdan müzdarip üç kişiyiz. yazışırken ne olduysa birden kararımdan vazgeçtim. şubeden çıktım gittim. karar verdim o an; askere gitmeyecektim. kaçabildiğim kadar kaçacaktım, hem bedelli de çıkacak diye kendimi inandırdım ama gel zaman git zaman kaçamadım. olmuyor. sürekli engel, fırsatlar kaçıyor…
30 kasım günü şubat celbinde askere gitmek için son gün. son güne kadar bekleyecektim. belki şaka maka bedelli çıkar diye umut ediyordum. devletin muhtemelen içine gireceği kriz, askeri harcamalar derken kendimi bedelli çıkacağına inandırmaya basladım ama bir yandan da çevreme şubatta askerim demeye basladım. çünkü artık ciddi ciddi bu konuyu bir yere bağlamam gerekiyor. yolumu bulamıyorum. ve nitekim bu gün anlık bir gazla şubeye gittim. yine askeriyeden içeri girer girmez, kendi yapacağım askerliğimi kurgulamaya basladım, nasıl geçecekti o zaman? bitecek miydi? birçok soruyu kafamda döndere döndere sıramı bekledim. ama sıra beklerken bir yandan da ortamı gözlemliyorum. komutanlara, memurlara çay götüren askerler, göt donduran soğukta nöbet tutanlar, sıkıla sıkıla iş yapanlar… orada hiç kimse halinden memnun değildi. muhtemelen herkes aynı durumda… ve sıra bana geldi, doldurulan formlar, bakayadan dolayı kesilen ceza ve işlemin tamamlanışı, şubatta askerim.
yalnız, şubeden çıktıktan sonra bir rahatlama oldu. yolda yürürken keyiflendim birden. önümdeki çok büyük engeli aşmak için bir adım atmıştım ve o adım çok önemliydi çünkü diğer adımların habercisiydi. şu anda şubeye gitmeden önceki gerginliğim yok. askerlik benim için muallaktı, artık muallak bir durum yok. işlemler tamam, kesin olarak gidiyorum. çay da servis etsem, patates de doğrasam gece nöbete de gitsem o askerliği yapacağım. onun için ilk adımı da bugün atmış bulunuyorum.

Yazcılık vs Kışçılık

önceleri kışı severdim. önceleri dediğim de geçen sene ve öncesi. geçen sene kışçıydım. kışın gelmesini isterdim. aslında bu sene de kışın gelmesini istedim ama an itibariyle şu havalardan hiç memnun değilim. sıcaklık 9 derece ve hava kapalı. içimde bir kasvet. bundan sonra sanırım yazcı olacağım. sosyal medyada zamanında birisi doğalgaz faturasını kendim ödemeye basladıgımdan beri yazcıyım yazmıstı. su an icin ölye bir durum icinde değilim ama yine de yaz sanki kıştan daha güzel gibi… en azından soğuk havalar çekilecek dert değil. kazaklar, montolar, ceketler… önceleri sevdiğim nesneler neşelerini kaybetmeişler… bundan sonra yazcıyım. belki bunda kiğılı reklamının da etkisi vardır. ne rezalet reklamdı o öyle. ben mont kiğılı mont…

Lost in Translation

filmin bir sahnesinde bob, charlotte’ın odasında bir cd görüyor. bu ne diyor soruyor, charlotte bilmesine rağmen çünkü daha önce dinliyordu, bilmiyorum diyor. bilmiyorum deme sebebi aslında bob’dan da o cd hakkında anlamsız eleştiri geleceğini düşünmesiydi. charlotte farklı bir dünyada yaşıyor. duygusal ama aynı zamanda mantıklı tarafı da var. bu da onu kocasının deyimiyle sürekli hata bulan bir insan durumuna düşürüyor. ama charlotte hata bulan tarafta değil, tam tersi doğrusu neyse onu söylemye çalısıyor. cd sahnesinde bilmiyorum diye cevap verdi. bob’da gelecek gereksiz konusmanın önüne geçmek istedi ama bob ben de dinliyorum deyince, charlotte’un suratında bir mutluluk belirdi. herhalde filmin özeti o gülümsemeyi söyleyebilirim. bazen hayatta anlaşamayacağımızı düşündüğümüz insanlara karşı mesafeli davranırız, bildiğimiz bir şey olsa bile karşı taraftan gelecek gereksiz hayal kırıcı ya da değer küçümseyici bir konusmayı engelleme için bilmiyoruz deriz. halbuki çok iyi biliyoruz, seviyoruz da ama bilmiyoruz diyoruz. film bu hissi çok güzel analtıyor. bana göre filmin türkçe adı da filme çok yakışmış; bir konuşabilse… derdi olup anlatamayanların filmi gibi olmuş. çok sevdim.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Nefesim Kesilene Kadar

bu devirde babana bile güvenmeyeceksin… herhalde filmi tek cümleyle anlatmak istesem böyle anlatırdım. gerçi serap, babasının ne mal oldugunu biliyor ama yine de onun değiştiğini ümit ediyor. buna inandırıyor kendisini. belki de ablasının ve eniştesinin kendisine karşı kötü davranışlardan daha az kötüye giderek kurtulmak istiyor. ama nereden bakarsak bakalım zor hayat. daha çocuk yaşta yetiştirme yurduna düşmek, orada büyümek zorunda kalmak ve akabinde hayata karşı tutunma çabasına girmek zor. serap da bu zorlukları fazlasıyla yaşıyor. serap karakterini oynayan esme madra’nın oyunculugu harika. zaten onun oyunculugu olmasa film vasat bile olamayacak. genel olarak çok beğendiğim film olmadı ama yine de esme madra’nın oyunculugu bana serap’ın içinde bulundugu durumu hissettirdi. bir filmden ilk beklentim bu oluyor benim.eğer filmde anlatılmak istenen bana ulaşıyorsa geriye kalanlar detaya dönüşüyor. film mükemmel olmasa bile bir şey anlatabilmesiyle beni içine çekiyor.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }