Three Billboards Outside Ebbing, Missouri

enteresan bir film. kızı ölen bir anne, sürüncemde olan cinayet soruşturmasını aydınlatmaya çalışıyor. daha doğrusu anne, gerekli özenin gösterilmediğinden şikayet ediyor. tabii şikayet etmek biraz hafif kaldı burada, işin dozu epey kaçıyor.
spoiler olacak… konu itibariyle film hassas aslında. filmdeki bazı sahneler daha da hassas, rahatsız edici türden olabilir. bir sahnede anne işinin başındayken bir adam geliyor dükkana, kızına ben tecavüz ettim gibi bir şey söylüyor ve bunu zevk alarak söylüyor. vicdan azabından duyulan bir itiraf değil, amaç tamamen rahatsız etmek. bu sözlerin karşısında zaten buzdolabı olan anne, derin dondurucu oluyor bir nevi; tepkisiz kalıyor, hiçbir şey söyleyemiyor. özellikle abd yapımı filmlerde anormal sahneler görüyoruz ama bu sahne, diyaloglar sanki olmamış gibi, inandırıcılığı pek yoktu; orada en soguk insan bile tepki verir ya da hiçbir insan o sözleri söylemez. gerçi ne sahneler, ne diyaloglar oluyor. başka başka filmlerde örnekler vermeye kalksak, bahsettiğim sahne naif bile kalabilir.
filmde eksik bir şey var sanki ama ne çözemedim. -burası çok büyük spoiler. cinayeti kimin işlediğinin bulunamamasıyla alakalı değil eksik kısım. başka bir boşluk var ama ne bilmiyorum. bunun dışında genel olarak sevdiğim bir film oldu.

Hayvan Sahiplenmek

uzun bir süredir kedilere, köpeklere takık vaziyetteyim. kötü anlamda değil elbette pozitif anlamda. etrafda gördüğüm zaman acayip keyifli hissediyorum. varlıkları beni mutlu ediyor. sokakta onları görmek bile huzur verebiliyor. yalnız bu son birkaç yıldır bende olan bir his. daha öncesinde sokak hayvanlarından korkuyordum sanki, tam emin de değilim onlara karşı ne hissettiğimden ama bugünkü gibi bir hissiyatım yoktu. bu his, son birkaç yıldır içine girdiğim yalnızlaşmayla beraber başladı aslında. sanırım koşulsuz sevgi sadece hayvanlar tarafından var. buna gerçekten inanıyorum. 
kedilere ve köpeklere uzun süredir ilgimden ötürü birçok sosyal ağ takip ediyorum; hayvan sahiplendiriyorlar. bir yandan içlerinden bir tanesini sahiplenmek istiyorum ama bir yandan da acaba yapabilir miyim, bakabilir miyim düşüncesi içimi kemiriyor. çünkü birçok hayvan daha önce sahiplenilmiş ama belirli sebeplerden tekrar sahiplendirilmek isteniyor. kimi insan bakamıyor, kimisinin çocugu oluyor köpeği evde istemiyor, kimisinin ev durumu değişebiliyor… bu durumda olmak istemiyorum. sahiplendiğim bir hayvanı daha sonra bırakmak zorunda kalmayı istemiyorum. karşılaştıgım zorlugu onunla birlikte atlatabilmek istiyorum. bir uzuv gibi, bir çocuk gibi… önümde bir yıllık zaman dilimi var geçirmem gereken. bir yandan da düşünmek için ortam olacak. bu süre sonunda hayvan sahiplenme hususunu daha ayrıntılı düşünüp, karara varacağım.

2017'de Ne Dinledim?

son yıllarda spotify ile haşır neşir olsam da tanışıklığımız epey eskiye dayanıyor. günlerden bir gün can sıkıntısından chatroulette’e girmiştim, şu anda adını bile hatırlamadıgım birisi denk gelmiş konusuyoruz. muhabbet müziğe gelince, bir program var çok iyi demişti. türkçe şarkıların pek olmadıgını da eklemişti. ilk o zaman bilgisayara indirmiştim ama bir ton gereksiz programdan birisi olarak görüp daha sonra silmiştim. tabii yıllar sonra spotify popüler oldu, müziği seven herkesin telefonuna, bilgisayarına girdi. ben de iki-üç yıldır iyi kötü kullanıyorum.
spotify, yıl sonu ne dinlediğini gösteren bir uygulaması var. severim böyle işleri. insan koca yıl neler yaptıgını görünce heyecan duyuyor. benim de ne dinlediklerim görseldeki gibi. nazan öncel’i bu kadar çok dinlediğimi tahmin etmiyordum. en sevdiğim mğzik türü olarak da türkçe rock demiş ama bu konuda da sanırım spotify ile aynı fikirde değilim. diğer şarkılar ve sanatçılar aslında beklediğim gibi denilebilir. en sevdiğim şarkıların listesi de aşağıda…

2017’de Ne Dinledim?

son yıllarda spotify ile haşır neşir olsam da tanışıklığımız epey eskiye dayanıyor. günlerden bir gün can sıkıntısından chatroulette’e girmiştim, şu anda adını bile hatırlamadıgım birisi denk gelmiş konusuyoruz. muhabbet müziğe gelince, bir program var çok iyi demişti. türkçe şarkıların pek olmadıgını da eklemişti. ilk o zaman bilgisayara indirmiştim ama bir ton gereksiz programdan birisi olarak görüp daha sonra silmiştim. tabii yıllar sonra spotify popüler oldu, müziği seven herkesin telefonuna, bilgisayarına girdi. ben de iki-üç yıldır iyi kötü kullanıyorum.
spotify, yıl sonu ne dinlediğini gösteren bir uygulaması var. severim böyle işleri. insan koca yıl neler yaptıgını görünce heyecan duyuyor. benim de ne dinlediklerim görseldeki gibi. nazan öncel’i bu kadar çok dinlediğimi tahmin etmiyordum. en sevdiğim mğzik türü olarak da türkçe rock demiş ama bu konuda da sanırım spotify ile aynı fikirde değilim. diğer şarkılar ve sanatçılar aslında beklediğim gibi denilebilir. en sevdiğim şarkıların listesi de aşağıda…

Call Me By Your Name

film, vizyona girdiğinde twitter’da takip ettiğim birkaç kişi filmi epey övdü. hatta içlerinden biri 2017’de izlediği en iyi film oldugunu iddia etmişti. haliyle ben de epey merak etmiştim ama bir türlü torrente düşmüyordu. geçenlerde torrente düşünce altyazı da hemen çevirilince oturdum izledim.
filmle ilgili ekşi sözlükte şöyle bir yorum okudum: “eğer bir kadın-erkek aşkı anlatılmış olsa bu kadar etkileyici olmazdı.” tam olarak böyle düşünüyorum. iki gay aşkı anlatılıyor. naif bir film. bu sene 2017 yapımı çok film izlemedim ama izlediğim filmler arasında en sevdiklerimden oldu. özellikle babanın oğluna yaptığı konusma izlediğim en güzel şeylerden bir tanesiydi. aile denilen şeyin bir insan için ne kadar önemli oldugunu, insanın hayatına nasıl etki edebileceğinin kanıtı niteliğinde; hayata insanı 3-0 önde başlatabiliyor. iyi bir ailede yetişmek, insanı hayata karşı daha hazırlıklı kılıyor.
film, insanı mutlu mutlu mu ediyor yoksa mutsuz mu emin değilim. spoiler olacak ama kavuşamamak tarafı mutsuz edebiliyor ama elio aslında o kadar da mutsuz değil. son sahnede, şömine karşısında onu gördüğümüzde yüzündeki şey mutsuzluk değil gibi, farklı bir duygu. adı konamayan, varsa bile türkçede adını bilemediğim bir duygu hissettiriyor.

Dunkirk

ilk fragman yayınlandıgında ilgimi çekmişti, izlemek istiyordum ama fırsatım olmamıştı. daha sonra torrente düşmesini bekledim. torrente de düştükten sonra yeni fırsat bulup izleyebildim. sevdiğim film oldu. gerçek bir hikayeye dayanması, ikinci dünya savaşının seyrini değiştiren bir hikaye olması filmi başlı başına ilgi çekici yapıyor.
filmi izledikten sonra millet neler yazmış bakayım dedim ama bir hayli sevmeyeni gördüm. yeni dünya vurgusu yapılması bazı izleyenler tarafından beğenilmemiş. propaganda filmi olarak görenler var. ben takılmıyorum bunlara. film öyledir ya da değildir, bilmiyorum. kör göze parmak olmadıgı sürece  propaganda amaçlı olması bende rahatsızlık yaratmıyor. hatta hak bile verebiliyorum. neticede bu işleri yapanların da bir milliyeti var ve kendi ülkeleri için iş yapmak istemeleri son derece doğal. sinemanın bu işler için kullanılması yeni değil.

Martin Eden

bu kadar güzel bir kitabı keşke hayatımın başka bir döneminde okumus olsaydım. zaman zaman izlediğim ya da okudugum şeylerle ilgili bu hisse kapılıyorum. içinde bulundugum durumda tüketmek bana iyi gelmiyor, sanki eserin hakkını verememiş gibi hissediyorum. yine de şu zamanda okumama rağmen beni epey etkileyen bir kitap oldu. insanların değişim süreçlerini severim. belki de yol hikayelerini sevdiğim için, süreçleri de seviyorum. martin eden’ı hayatımın başka bir döneminde umarım tekrar okuma çalışkanlıgını gösterebilirim.

Nelyubov

andrey zvyagintsev’in yönetmenliğini yaptığı rus yapımı bir film. epey popüler olan diğer iki filmini de izlemiştim, onlar da harikaydı. bu film de harika. konu rusya’dan; boşanma arefesinden olan bir çiftin çocuğu kaybolur ve olaylar gelişir.

rusya’ya hiç gitmedim. sadece okudugum birkaç klasik var, ruslar ve rus toplumu hakkında bilgim oradan geliyor ama bana rusya’yı betimlememi isteseler herhalde bu filmdeki gibi anlatırdım. rusya deyince birçok insanın aklına güzel kadınlar geliyor. kadınlar harika ama benim aklıma kasvet ve mutsuzluk geliyor. filmde de herkes mutsuz, mutluyken de mutsuzlar. filmde mutlu olan tek kişi var o da portekiz’den skype bağlantısıyla babasıyla konusan genç kız. onun dısında kimse mutlu değil. kar, kış, soğuk, basık hava… insanın orada herhalde mutlu olabilmesine imkan yok. 

burası spoiler olacak. filmin sonlarında aslında hem anne hem de baba istediği hayata kavusuyorlar ama o zaman da mutlu değiller. çocugu birbirilerine kitlemye çalısıyorlardı, hatta çözüm olarak yatılı okul, askeriye çözümü bulunmustu ama çocuk komple gidince kendilerini suçlu hissetmeye basladılar. demek istediğim şu aslında, bazen varlığı bize eziyet olan kisiler yok oldugunda, hayatımızdan çıktıgında onun eksikliğini hissedebiliyoruz. çocugun tabii hiç suçu yok, olması da mümkün değil ama anne, baba ona alışmış. onların hayatlarını zora da soksa çocuklu yasamaya alışmışlar. mutsuzluk alıskanlık olmus ve o mutsuzluk alıskanlıgı değişince de ayrı bir mutsuz oluyorlar. anne, hayatının erkeğini buluyor, zevk icinde yasıyor ama mutsuz. baba, yeni esiyle, çocuguyla yasıyor ama mutsuz. bunların kaybolan çocukla pek alakalı oldugunu düsünmüyorum. bazen içinde bulundugunuz dünya insana hapis olarak geliyor. filmin sonunda kosu bandıda rusya eşofmanıyla koşan kadının mutsuzulugunun sebebi de rusya bana göre. o rusya eşofmanı, kadının çıkış yolu bulamadığı kasvetli rusya… para içinde yaşasan da seni tatmin etmiyor, kaçamıyorsun, boynuna kadar çekiyorsun fermuarı ve boşa koşmaya başlıyorsun. hiçbir çıkış yok. debelenmeve yorgunluk sadece.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Bossa Noga

spotify haftalık keşif listesinden denk geldim bu şarkıya. şarkının adı bossa noga, grubun adı fatima spar und freedom fries. dinlemeden önce ne şarkıdan, ne de gruptan haberim vardı. şarkıyı dinler dinlemez loopa alıp tekrar tekrar dinledim. hartıyorum, bu şarkıyı ilk dinlediğimde sonbahar havası vardı, şu anda kış havası var, yarın daha da soğuk olacak ama bu şarkı bana bahar havası veriyor. hani böyle uzun kış günlerinin ardından güneş açar, havalar ısınmaya başlar, uzun zamandır açılmayan kapı pencere açılır evin içine temiz hava girer, işte o anları hissettirdi bana. aralık ayında baharı, güneşi hissettirdi. farklı dünyalara götürdü. şarkıyı dinlemiyorsun sanki, temiz hava çekiyorsun içine… işte öyle bir şarkı.

#s3gt_translate_tooltip_mini { display: none !important; }

Türev

filmin dogma95 akımından oldugu söyleniyor. filmi izledikten sonra bunu öğrendim tabii. izleyene kadar böyle bir akımın varlıgından haberdar değildim. google’da araştırınca hakkında epey bilgi bulunuyor. ışık kullanılmamalı, doğal sesler olmalı, konunun gerçekliği ile alakalı bir takım maddeler bütününden oluşan manifestoları var. teknik olarak sinemadan anlamadıgım için o konulara hiç giremiyorum. bir izleyici olarak kendi çapımda bazı kriterler var; film, bu kriterleri sağladıgığı sürece benim için iyidir.
türev’i sevdim. oyucuları da performanslarını da beğendim. gülçin satırcığlu, bu topraklarda en beğendiğim kadınlardan birisi. filmde de olsa ona yanlış yapılmasını benimseyemedim… altın portakal’da da ödüller almış; en iyi kadın oyuncu ve en iyi film ödülü. samimi bir film. belki de temsil ettiği düşünülen akımdan dolayı böyle olmuştur. kadın erkek ilişkileri, arkadaş ilişkileri güzel işlenmiş. hayatta bunlar var. ortada çok güzel bir ortam varken, bir anda her şey kötü olabiliyor. filmde de esas oğlan söylüyor; iki gün önce sevgilisiyle evlenmek istersen, birden içinde bulundugu duruma şaşırıyor. kendisi bile fark etmiyor o duruma nasıl girdiğini. neticede tabii her şey yıkılıyor. arkadaşlıklar bitiyor, ilişki bitiyor, herkes farklı bir tarafa dağılıyor. hayat ve getirdiği tercihlerin sonucu zaman zaman acımasız olabiliyor.