Epizoda u zivotu beraca zeljeza

filmin türkçesi bir hurdacının hayatı. danis tanovic yazıp yönetmiş; no man’s land filminden tanınan, bilinen bosnalı bir yönetmen. filmi ilgi çekici kılan taraf oyuncuları. oyuncular kendilerini oynamış. filmden haberim nazif’in ölüm haberini bir tweetle öğrenmem sonucu oldu. acı bir tanışma. ne film hakkında, ne de nazif hakkında en ufak bilgim yoktu. haber ilgimi çekince, filmin süresi de kısa olunca oturdum hemen izledim. ne fark eder bilmiyorum ama, filmi ve dolayısıyla nazif’i daha önce bilmek isterdim. nazif mujic, kendisini oynadığı karakterle berlin’de en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. ne acıdır ki, filmde eşine ilaç almak için arabasını parçalayıp hurdaya vermek zorunda kalan nazif, daha sonra geçim sıkıntısı nedeniyle aldığı ödülü satmak zorunda kalmış.

savaşta ailesinden birçok kişiyi kaybeden nazif, amir ile olan bir konuşmasında aynen şöyle söyüyor: yemin ederim amir, savaş zamanı daha iyiydi. savaşın aksiyon tarafını değil de savaş sonrasını, yapılan anlaşmalarla varılan sulh hayatındaki tutunma mücadelesini anlatan filmlerde bu replik çok sık geçiyor. savaşın ne kadar kötü bir şey oldugunu savaştan sonra yaşamak zorunda kalan insanlar çok iyi biliyor. savaş zamanı daha iyi oldugunu söyleyecek kadar acımasız bir durum içine giriyorlar. olmayan devlet düzeni, fakirlik, işsizlik, eğitim problemleri, yetersiz sağlık hizmetleri… sorunlar bitmek bilmiyor. sürekli bunlarla boğuşmak insanı isyana sürüklüyor. bir yerden sonra nazif haklı olarak soruyor: tanrım, neden fakirlere eziyet ediyorsun? bunun cevabı elbette yok. soru, neden bunu yapıyorsun da değil, neden eziyet ediyorsun. çünkü yaşamak artık bir eziyet haline geliyor.

hayatı film olan nazif mujic geçtiğimiz günlerde 48 yaşında hayatını kaybetmiş. kendisini oynayarak en iyi oyuncu ödülü aldığı filmle umarım iz bıraktığını düşünüyordur. ve yine umarım gittiği yerde de filmde sorduğu sorunun cevabını bilen birisi vardır.

Scholl Kardeşler

birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günlerden ziyade sesini çıkaran insanlara ihtiyacımız var. her geçen gün ses çıkarmak daha da zorlaşıyor. işimi kaybederim, mesleğimi kaybederim, toplum ne der, benim çabamla değişecek mi sanki demeden kendi sesimizin duyulacağı yerin önemini düşünmeden o sesi çıkarmak lazım. tabii zor. yazması kadar icraati de kolay olsa keşke.

twitter’da boş boş parmak oynatırken bir tweete denk geldim. scholl kardeşler 75 yıl önce bugün hitler rejimine karşı geldikleri için idam edildiler. üniversite öğrencisiydiler ve nazilere karşı kurdukları die weisse Rose isimli grupla halkı nazilere karşı direnişe çağırıyorlardı. zamanın vatan hainleri, idam edilen insanlarını almanya bir pulla anmayı da eksik görmemiş. sanırım dünya zannedilenden daha çabuk dönüyor.

sophie scholl özelinde bir film de var. filmle alakalı yazmıştım. zaten scholl kardeşlerden ve kurdukları gruptan film sayesinde haberim olmuştu. o yazının son paragrafı bu postun da sonu olsun. insanların muhalif olarak nefes almak için bile zorlandıkları dönemlerde, işleri yoluna koyabilmek için, insanlık ve özgürlük için mücadele içine girmeleri kutsal bir davranış. bir laf vardır, bazı insanlar için söylenir; dünya dönüyorsa böyle güzel insnalar sayesinde diye. gerçekten eğer insanlık varsa, özgürlük varsa sophie scholl gibi insanların ettiği mücadeler sayesinde var. dünya bu yüzden dönüyor.

dünya’da nasıl adalet bekleyebiliriz, davalarını hakkıyla savunmaya çalışan bu kadar az kişi varken? ne kadar güzel, güneşli bir gün ve ben gitmek zorundayım. ama benim ölümüm niye sorun olsun ki; eğer insanlar bizim sayemizde uyanırlarsa ve harekete geçerlerse?

sophie scholl

Toz Bezi

istanbul’da gündelikçi olarak çalışan iki kadının hikayesi. ahu öztürk filmin senaryasonu yazmış. filmi yönetmeni de kendisi. istanbul film festivalinde ödüller almış. işçi ve kadın filmi. bazı kadın filmlerinin gösterildiği festivallerde de gösterilmiş. filmi izleyince işçi filminin yanında neden kadın filmi olduğunu anlayabiliyoruz. film, birgün’de bir köşe yazısı yüzünden tartışmaya konu olmuş. etnik film tarafı öne çıkarıldığı için ödül verildiği yazılmış. biraz acımasız eleştiri. filmin içerisinde etnik kimlikten kaynaklı yaşanan sıkıntılara gönderme var ama filmin bu yüzden desteklenip ödül aldığını söylemek biraz haksızlık olur.  mesleğe yapılan eleştiriler ve karşılaşılan zorluklar daha ön planda. işin var, para kazanıyorsun ama güvencen yok. işin olmasına rağmen iş arıyorsun. bu temalar öne çıkarılmasına rağmen filmdeki birkaç diyalog üzerinden filme vurmak yersiz.

bir tanıdığımız var. kendisi de evlere temizliğe gidiyor. yaklaşık on yıl önce ziyaretine gitmiştik bir sebepten. o zaman temizliğe gittiği evlerden birisini anlatmıştı. büyük bir kulüpte oynayan, herkes tarafından bilinen bir futbolcunun evine temizliğe gidiyormuş. anlattı durdu. adamın aslında çok iyi oldugunu ama karısının o kadar da iyi olmadıgından girdi, kendisine verilen hediyelerden çıktı. filmde de benzer taraf var. gündelikçi iki kadın inanılmaz dedikodu yapıyor. filmin gerçekçi oldugunu düşünürsek evinize temizliğe bir kadın geliyorsa, büyük ihtimalle arkanızdan sallıyor ve dedikodunuzu yapıyor. tabii tüm genellemeler gibi bu da yanlış. ancak film boyunca o kadar göze sokuldu ki, insan ister istemez bütün temizlikçiler hakkında bir yargıya kapılıyor. belki de temizliğe gidilen evlerdeki tepeden bakmaktan kaynaklıdır. çünkü ayrı iki dünya var. birbirlerinin hayatlarına dahil olan ama hiçbir zaman karışmayan.

birgün’deki eleştiri gündeliğe giden kadınların kürt olmasının fazla göze önüne çıkarılmasından dolayı… bu tip filmlerin bilinçli olarak desteklendiği ve tamamen bu sebepten ödül verildiği eleştirilmiş. bir sahnede iki ev sahibi konuşurken kahve getiren temizlikçiye kadınlardan birisi buyur sen de gel diyor ve oturtuyor. temizlikçiye sen nerelisin diyor. beyaz teninden dolayı çerkeslere benzetiyor. sonra, aralarında konuşurken başka birisi hakkında, hanımefendi bir kadın, çok iyi insan, biliyor musunuz kürtmüş, hiç tahmin etmezsiniz minvalinde konuşuyorlar. tabii o zaman kamera temizlikçiyi gösteriyor. yine başka bir sahnede iki temizlikçi kadın iş görüşmesindeler. memleketleri soruldugunda daha önce çerkese benzetilen, ben karslıyım ama çerkesim diye yanıt veriyor. kimliğinden kaçıyor. eleştiriler bu sahnelerin kör göze parmak sokulmasından dolayı… katıldığım bir eleştiri değil tabii. bunlar memlekette kendisini azınlık olarak gören her insanın karşılaştığı sorunlar. memleket gerçekleri.

filmi izlediğim kaynakta ses sorunu var sanıyordum ama sorun yokmuş. genel bir eleştiri var bu yönde. bazı diyaloglar anlaşılmıyor. diğer bir eleştiri, kadınlardan birisi zazaca ya da kürtçe konuşuyor ama altyazı yok. bunu problem edenler var ama benim için büyük bir sorun değil. kadının ne konuştugu anlaşılmıyor ama ne için konuştugu anlaşılıyor. filmin izleyiciye vermek istediğinin de bu oldugunu düşünüyorum. gönül yarası filmindeki bu şarkıya ağlamak için kürtçe bilmek mi gerekir tadında sahneler. duygu karşı tarafa geçtikten sonra içeriğin çok önemi yok. üç aşağı beş yukarı içerik tahmin edilebiliyor. yönetmenin ilk filmi oldugunu düşünürsek olmuş bir film.

Vallah Montag is Haram!

pazartesi fikstüründen şikayet eden frakfurt taraftarının dün akşam açtığı çokdilli pankart. türkçesi, vallahi pazartesi haram. mealen, pazartesi gününe maç koymayın. haklı tepki. daha önce yine frankfurt taraftarından 18.30 maçı için warum lan? tepkisi gelmişti.

kültür neydi? iyilikti, güzellikti…

Değişen Yol

üniversite 1. sınıfın son zamanları. bazı bölümlerin finalleri bitmiş, bazı bölümlerin devam ediyor. hocası, öğrencisi, memuru herkes koşturma içerisinde. kampüs kapısının girişinde arkadaşımı bekliyorum. gelecek ve beraber fotokopiye gideceğiz. o esnada bir kadın geldi yanıma orta yaşlı. evladım sen de mi burada öğrencisin diye sordu. evet teyze dedim. kızının da burada okudugunu, son senesi oldugunu söyledi. kızı mezun olacakmış. öğrenci işlerinde de bir işi varmış, onun için okula gelmiş. daha sonra birlikte bir yere gitmek için annesi de kapıda bekliyor. teyze sen de girseydin içeri sıcakta bekliyorsun, hem okulu görmüş olurdun, kızın o kadar yıl gelip gitmiş buraya dedim. aslında istiyordum ama izin vermediler dedi. güvenlik başörtüsü ile okula almıyormuş. o dönemler başörtülü öğrenciler kampüse giremiyordu. başlarını açmak zorundaydı ama öğrenci olmayanlarda da durumun böyle olduğunu bilmiyordum. ertesi yıl değişiklik oldu tabii. başörtüsü ile okumak serbest oldu. bu hikayeyi de neden anlattım bilmiyorum. belki bir sonraki paragrafa bağlamak için.

başörtüsüyle var olmak yıllarca mücadele gerektirdi. geçenlerde ise tam tersi bir durumu anlatan röportaja denk geldim. bianet’te bir röportaj serisi… röportajları yapan büşra cebeci. konu başörtüsü özelinde kadınlar. bütün röportajları okudum. güzel iş olmuş. blogu da unutmamak ve ufak da olsa bir kitleye kendimi anlatabilmek için kullanıyorum. haliyle röportajlardan burada bahsetmek istedim. büşra cebeci, başörtüsünü çıkaran, çıkarmak isteyen kadınların duygularına, hayatlarına inmiş. o kadınlara sormuş, kadınlar da içlerinden geldiği gibi cevap vermiş. zaman zaman hafıza epey geriye gidiyor. 28 şubat, eylemler, başörtüsü ile karşılaşılan zorluklar, akp, güncel siyaset, aile, sosyal hayat… birçok konu hakkında ufuk açıcı bir iş olmuş bana göre. baskıcı, milliyetçi, muhafazakar ailelerde doğup kendi yolunu bulamayan erkeklerde de epey travma var. oralardan çıkıp, kendi yolunu inşa edip bir de orada yürümek zorunda kalmak çok sancılı. tabii kadınlarda bu daha da travmatik. başörtülü var olmak için birçok mücadele içine girilirken gelinen noktada çıkarmak için de bir mücadele içine giriliyor. daha iyi anlamak için röportajların tamamı burada.

Dönersen Islık Çal

90’ların bunalımlı filmlerinden. başrolde fikret kuşkan var, travesti rolunü oynuyor. film, bir travesti ile bir cücenin kesişen hayatlarını konu ediyor. cüce rolünde de mevlüt demiryay var. böyle bir filmi düşünen, yapan, yöneten, oynayan herkese saygılar. kırk yıl düşünsem bir cüce ile bir travestinin hayatını konu eden bir film aklıma gelmezdi. belki de bu yüzden onlar sinemacı ben değilim.
vaktizamanında istanbul’da bir devlet üniversitesinde öğrenciyim. okulun yarı özel devlet yurdundan kalıyorum. yarısı özel olsa da kyk yurtlarından hallice durum. bir esprisi yok. kız yurdunda kalanlara gece 10’dan sonra giriş, çıkış yasak. erkeklerde durum daha esnek. gece 12’den sonra çıkış var ama giriş yok. böyle de saçma bir sistem. bir gün, gece iki-üç gibi dışarı çıktık arkadaşlarla. güvenlik tanıdık oldugu için girişte problem yaşamıyoruz. acıktık. yemek yiyeceğiz. her gece yurdun karşı tarafına, ana yolun köşesine gece 12’de arabasıyla birlikte pilavcı gelir. yine oraya gittik. pilav yiyeceğiz. oturduk taburelere, turşu da var mı nidalarıyla pilavları yiyoruz. derken bir araba yanaştı. cam açıldı, ilginç bir ses tonuyla bana doğru aşkım sesi yükseldi. şaşırdım. gece gece bana kim aşkım diyebilir? cevap vermedim. ama kadının da yüzüne bakıyorum kaş altından. aynı ses, bebeğim bize büyük boy iki tavuklu söyler misin dedi. baktım iletişimin kurulduğu diğer şahıs benim. tabii dedim. pilavcıya işaret diliyle durumu aktardım. böylece travestilerle ilk diyaloğum gerçekleşmiş oldu. daha önce birçok kez çantalarında maket bıçağı varmış hikayelerinden biliyorum. nedense şartlamışım kendimi, diyalog kurulmayacak insanlar sınıfına dahil etmişim. bilinçli bir karar değil tabii bu. toplumun bana öğrettiği bir şey. travestiler tehlikelidir. fahişelik yaparlar ve çantalarında maket bıçağı vardır. bıçak neden vardır? soygun yapmak için değil, kendilerini korumak için. kimden korunmak için? kendilerine kötü davranan erkeklerden. hal böyle olunca hak veriyorum ben travestiye. bu tip filmleri izleyince daha da hak veriyorum. erkek, hava aydınlanınca travestiden nefretle bahsediyor. hava kararıp şehrin yargılayan yüzü uyuyunca, aynı erkek, travestinin yanına geliyor. bu erkekten ben de korkarım ama biz bu erkekleri bilmiyoruz. biz gündüz tarafındayız. belki o erkeklerle sürekli diyalog halindeyiz. ama travestiler onları biliyor ve kendisini savunmak zorunda kalıyor. bu yüzden yanlarında roketatar taşısalar haktır. cüce de kendisini korumak zorunda. sadece hayat kadınları değil. cüce de kendisini korumak için boynuna bir düdük asıyor. belayı hissettiğinde düdüğü çalıyor ve böylece bekçi geliyor duygusu yaşatarak belayı def ediyor.

filmle ilgili bahsetmek istediğim bir konu daha var. filmde herkes kendisi gibi olanı eziyor. oysa aynı sıkıntıdan müzarip olma halinden ortak paydada buluşulabilir ama olmuyor. mesela cüceyi senin boyunu uzatacağız diye kandırmışlar. cüce, kendisini kandıran adamın dükkanın önünde başka bir cüceyi uyarıyor; seni dolandıracak, boy uzattıkları yok diyor. diğer cüce de hadi lan oradan ben senden uzunum diye cevap veriyor. kendisi gibi olana inanmıyor işin daha kötüsü onunla alay ediyor. yine başka bir sahnede hayat kadını, travestiye kızıyor. ibneler siz geldiniz piyasa düştü diyor. ortak sıkıntılar var ama yine başkasını ezip üzerine çıkma durumu var. bizim toplumdaki linç kültüründen mi, saygısızlıktan mı kaynağını bilmediğim sebepten dolayı toplumda böyle bir problem var.

genel olarak beğendiğim bir film oldu. güneş yüzü göremeyen, karabasandan hallice toplum tarafından hayatları cüzzamlanan insanların hikayesi. tedavisi çantalardaki maket bıçakları, boyna asılan düdükler.

Only the Brave

film, abd’de bir grup itfaiyecinin başına gelen, gerçek bir olayı konu ediyor. granite mountain hotshots olarak aratınca google’da, bir şeyler karşımıza çıkıyor. tabii film izlenmediyese bu bilgiler spoiler olur. filmin birçok ödüle de adaylığı var. senenin iyi filmlerinden.
insanın hayatına dokunan meslekleri seviyorum. tabii bu mesleğe sahip olan insanlar da yaptıkları işle bir insanın hayatına dokundugunu bilmesi gerekiyor. salt maddi olarak ya da çıkar olarak bakınca, yapılan bir işin anlamı kalmıyor. toplumda sadece bunu düşünerek çalışan insanları da anlıyorum. bizim gibi memleketlerde hayatı idame ettirmenin ötesine geçemiyoruz. ama diğer taraftan öğrettikleriyle bir insanın hayatını değiştiren bir öğretmenin mutluluğu çok az meslekte hissedilir. bir hastalığı iyileştiren doktor… bir hasta olarak düşünmemek lazım; çocuğu, annesi, babası, sevilenler… farkında olmadan birçok kişinin hayatına dokunuluyor. filme de bu gözle bakıyorum. itfaiyecilerin hepsinin ailesi, sevdikleri var. gelecekleri, hayalleri var ama o işi de birileri yapmak zorunda. normal bir görev de yapmıyorlar. orman yangınlarını söndürmek işleri. bir nevi doğaya karşı mücadele. evlerine sahip çıkıyorlar. çok zor bir iş. bu tip işlere meyledenlere saygı duyuyorum. hayatta hiçbir zaman yapabileceğim işler değil. ama birileri de yapmalı. elini taşına altına koymalı.

filmin sonları dağıtıyor. bunun bir senaryodan ibaret olmadığını, gerçekten yaşanan bir olay olduğunu bildiğiniz için epey sarsıyor. bu olayı birilerinin kanlı canlı yaşadığını bilmek insanı üzüyor. çekimleriyle, olayı ele alışıyla, özellikle son kısımlarıyla epey iyi film.

Coco

güzel bir pixar animasyonu. meksika kültürü hakkında öğretici tarafı var. animasyon olsa da pek çocukların olayları anlayabileceği düzeyde değil. öbür tarafa gitmeli gelmeli bir durum var ortada. yetişkinler için güzel. hele hele yakın zamanda aileden sevilen bir insan kaybedilmişse gözyaşı sel olabilir. güzel dedim ama etrafta epey beğenen gördüm. güzelden fazla bir sıfatı hak ediyor demek ki. ben pek sevemiyorum animasyon. sadece animasyon değil fantasy türü de bana göre değil. yüzüklerin efendisi, harry potter, buz devri vs. için bile burun kıvırabiliyorum. haliyle sorun sende değil coco, sorun bende. benim zevklerimde. sen gayet iyi filmsin.

Grbavica

bosna savaşı sonrası bir kadının hayata tutunma hikayesi. türkçesi esma’nın sırrı. 2006 yılında berlin’de altın ayı ödülü almış. yıllarca saklananan söylenemeyen bir sır. kadın olmanın zorlukları. tür olarak dram geçse de bir kadın filmi, aynı zamanda da bir savaş filmi. top, tüfek, silah, bomba, cephe olmasa da bana göre tam bir savaş filmi. patlayan bombalar, ölen insanlar, yurtlarını terk edenler savaşın bilinen tarafı. peki ya sonrası? savaşın getirdiği psikoloji ile yaşamak, insanın içerisinde patlayan bombalar, atılamayan sessiz çığlıklar… “insanlar savaş sırasında bile birbirini daha çok seviyordu.” filmden bir replik; savaş, bu cümleden daha iyi anlatılamaz herhalde.

son zamanlarda suriyeliler ile ilgili söylemler var. onları tekrar yurtlarına göndereceğiz deniliyor. bu söylemlerin üzerine böyle bir film izlemek iyi oldu. savaş zaten görünen bir şey, savaşın görünmeyen tarafı ise savaş bittikten sonra başlıyor. yine bir sahnede pelda, savaştan önce ekonomi okuduğunu ama savaş bittiken sonra takatinin kalmadığını söylüyor. hem okusam bile iş yok, haliyle okumamın gereği yok diyor. filmde sürekli oynanan futbol bahisleri belki bu yüzden. para kazanılmak zorunda, nasıl olduğu önemli değil, çünkü ihtiyaçlar, devam eden bir yaşam var. suriyeliler ile alakalı da bu minvalde düşünmek gerekiyor. ama onlar yiyip içip, nargile kafeler de eğleniyor. esma da savaş öncesinde tıp öğrencisi ama savaş bittikten sonra bir gece kulübünde çalışıyor. yeniden aşık olmaya çalışıyor.  hala içindeki savaşla birlikte yaşamaya devam ediyor. çünkü geçmiyor o psikoloji. akıp giden yaşama karışıyor. bir insanın içindeki yaşamını bilemiyorsun. neler gördü? nasıl yaşıyor? üzerinden yıllar geçmesine rağmen bulunan toplu mezarlar var. esma, pelda’ya eğer sen gidersen ve baban bulunursa onu kim teşhis edecek diyor. gitmek de zor, kalmak da… en zoru her şeye rağmen yaşamak.

esma bir sırla yaşıyor. o sır, gözünün önünde büyüyor. bir yerde o sırrın karşısına gecip kendisine hesap soracağını biliyor belki de. zordur böyle bir yaşam. onca olan bitenden sonra insanda bazı duyguların yeşermesi güç. bu yüzden savaş sonrası daha büyük bir savaş.

bunlar da filmin getirdikleri. bir bosna ilahisi ve saraybosna için yazılmış bir şarkı.

L’enfant

dardenne kardeşler’den bir film. 2005 yılında altın palmiye kazanmış. türkçesi çocuk. filmi izleyince neden filmin adının çocuk olduğu net anlaşılıyor. yirmili yaşlarının başında sokakları mesken tutan bir çiftin hikayesi. erkeğin de kadının da geçmişini bilmiyoruz. en ufak kırıntı yok. sanırım bunun önemli olduğu düşünülmediği için öğrenemiyoruz. sokakta kimsesiz bir insan gördüğümüzde onun bir ailesi olabileceğini düşünsek bile öğrenme ihtimalimiz olmuyor, belki de bundan dolayı ne bruno’nun ne de sonia’nın geçmişi hakkında bir şey biliyoruz. çok da önemli değil, bir eksiklik olarak görmüyorum. bruno’nun ve sonia’nın hayatında her şey mükemmel gidiyorumuş gibi bir de bebeği oluyor. film orada başlıyor zaten.
hangi yaşta büyümüş oluruz? bazı olayların insanları olgunlaştıdığına, o olayın sonucu ile birlikte insanın büyüdüğüne inanırım. annenin ya da babanın ölmesi… büyük bir hastalığı yenmek. bir mücadeleden galip çıkmak. ne olduğu değil, oradan çıkabilmek sanırım büyümekle alakalı. filmde de bruno’nun büyümesine şahit oluyoruz. sonia, herhalde anne olduğu için onun dünyası pas geçilmiş. babalığın öğrenilen bir şey olduğu düşünüldüğünden bruno üzerinden yürüyor hikaye. filmin adının çocuk olma sebebinin bebekle alakası olduğu kadar, bruno ile de alakalı oldugunu düşünüyorum. hatta bruno ile alakası bebek ile alakasından daha da fazla olabilir. bruno’nun çocuğu var ama hala çocuk. para kazanması, çocuğuna bakması gerekiyor ama yine çocuk. büyümüyor. hatta çocuğunu satıyor. sonia’ya çok paramız var, bir daha yaparız diyor. onun için çocuk yapılan bir şey. normal. ama öyle olmadıgını sonia’nın tavırları öğretiyor. bruno da büyümeye başlıyor. en nihayetinde de bruno’yu büyümüş şekilde görüyoruz. ortada bebek yok. filmin açılışında olduğu gibi kapanışında da bebek yok. çünkü filme adını veren bebek jimmy değil, bruno. bu bebek jimmy’nin hikayesi değil, bruno’nun yetişkinliğe adım atışının hikayesi.

büyümek, yaşla alakalı değil. yaşı başı alıp büyümemiş de olabiliriz. herhalde bedenen büyümek işin en kolayı. gelişine yaşanan hayat alıp götürüyor bedeni bir yere; bir de bakmışsın, saçlar ağarmaya başlamış. gerçi ortamlarda ırsi dersin, babanla mı tanıştacaksın sanki. çok da takılmamak lazım. hayat herkesi üzmeden büyütür umarım.