Lazzaro Felice

happy as lazzaro. türkçesi mutlu lazzaro. cannes’da en iyi senaryo ödülünü almış. dün gece yarısını, bu sabah da diğer yarısını izledim. film lazzaro üzerinden ilerlese de bir grup insanın izbe, kimsenin giremediği bir çiftlikte maraba olarak tutulmasını, sömürülmesini konu ediyor. bu insanlar köle gibi çiftliğin sahibi tarafından kullanılıyor. dünya ile iletişimleri hiç yok. okula zenginlerin gittiğini düşünüyorlar. tüm yaşamları çalışmak ve hayatlarını idame ettirebilmek. kendilerini mal olarak görüp, çiftliğe ait olduklarını düşünüyorlar. lazzaro da o çiftlikte yaşayan saf diye nitelendirilebilecek, herkese iyilik yapmaya çalışan bir genç. iyilik yapmasından da öte herkese inanıyor, herkesin yardımına koşuyor. filmi izlerken lazzaro’nun bir süre sonra bu kadar saf olabilmesi can sıkan boyuta geliyor.

her ne kadar film sömürüyü anlatsa da, sömürülen de bir süre sonra sömürülüyor. bu açıdan sadece ezilenlerin sömürülmesinin anlatıyor da diyemeyiz. kötünün içinde saf iyiliğin, karşılıksız iyliğin bile çaresizliği diyebiliriz film için. iyilik timsali, aziz lazzaro bile günün sonunda dünyanın kötülüğüne dayanamıyor. çaresiz kalıyor. tepkisiz kalıyor. yaşlanmayan iyilik, hep genç kalan iyilik hikayedeki yaşlı kurt misali yaşadığı sürüden ayrılıp kendisini şehrinde göbeğinde, bilmediği, görmediği bir ortamda buluyor. ne kadar iyi olursan ol, aziz olsan da o ortamın kötülüğüyle baş edemiyorsun. kiliseden bile kovuluyorsun. orada bulunmana bile izin yok. orada da bazıları için uygun olmayan özel törenler var. sorgusuz saualsiz dışlamalar… müziğin sesinin gitmesi, kurdun ayrılması… iyilik hiçbir zaman yaşlanmasa da artık bu dünya için değil sanırım.

Gebzespor 1-1 Erzin Belediyespor

gündüz maçları güzel. cumartesi gündüz maçları daha da güzel. biraz gezinmenin ardından stadın yolunu tuttum. hava güneşli. kış güneşi ısıtmıyordu ama yine de idare eder bir hava vardı. 5 dakikalık bilet kuyrugunun ardından maratondaki yerimi aldım.

gebzespor çok iyi başlayamadı. topu tutamadılar, top yapamadılar. niyahetinde savunmanın hatasıyla 10. dakikada gölü yediler. takım golü yedikten sonra toparlanmaya başladı. gol gerekiyordu belki de. ufak tefek gebze ataklarında birinde 32. dakikada oğuz başaran topu içeriye çok iyi getirdi. maçın en etkili ismi emre fırtına da ceza saha içerisinde sağ çaprazdan sol ayağıyla uzak köşeye plaseyi bıraktı ve durumu 1-1 yaptı. maçın ilk yarısından çok ciddi pozisyon olmadı. karşılıklı top kapmalı, kaptırmalı şeklinde ilk yarı bitti. ikinci yarıyı ayakta izlemeye başladım. zira koltuklar her zamanki gibi epey pisti, koltugun arka kısmına doğru oturmuştum, orası da bir süre sonra popoyu acıtınca ayakta izlemeye başladım. ikinci yarı ilk yarıdakinden farklı bir gebzespor vardı. neredeyse tek kale maç oldu. gebze, oyunu erzin yarı sahasında yıktı. zaman zaman normal olarak kontraya yakalansa da maçın sonlarına doğru oluşan karambol hariç gebze kalesinde ciddi pozisyon oluşmadı. maçın sonlarına doğru sağ taraftan yapılan ortaya 9 numaralı ziya topa yükselirken kendisini yerde buldu ve hakem penaltıyı verdi. penaltıyı da ziya kullandı, topu üstten dışarı vurdu. hemen erzinli futbolcular yukarıda allah var hareketiyle. pozisyonun penaltı olmadıgını vücut dilleriyle belli ettiler. bence de penaltı yok gibiydi. ucuz bir penaltıydı. penaltı pozisyonun kaçmasıyla büyük fırsatı tepmiş oldu gebzespor.

puan kaybı sonrası gebzespor ciddi avantaj kaybetti. yarın tire-kozan maçı var. ligin birincsi ve ikincisi oynuyor. iki takımdan bir tanesi puan kaybedecek ve olası gebze galibiyeti, gebzespor’u bu takımlara puan olarak yaklaştıracaktı. ciddi fırsat kaçtı. sağlık olsun. benim beklentim şampiyonluk değil. bu sezon tutunma ve alışma olsun. önümüzdeki seneyle beraber şampiyonluk şarkısı, türküsü söylenmeye başlanır.

Şeker Portakalı

brezilya’da yaşayan 5-6 yaşlarındaki bir çocugun ağzından anlatılıyor her şey. kitabı çok sevdiğim söylenemez. hatta okurken neden bu kadar sevildiğini de düşünmedim değil. her zaman en çok satan, okunması için ilk akla gelen bir kitap. benim çok da hoşuma gitmedi. belki de gereksiz beklenti oluştu. bu yüzden de okuduktan sonra abartılmış buldum. kitabın en güzel yanı okurken zaman zaman kendi çocukluğumu hatırlamam oldu. zor bir çocukluğum olmadı. rahat büyüsem de çocukken başıma gelen bir takım hadiseler aklıma geldi.

sağda solda okunması gereken kitaplar listesinde mutlaka bulunur ya da birisi kitap tavsiyesinde bulunacağı zaman akla ilk gelen olur, hele hele kitap okumayan birisine ilk söylenen olur belki de. bundan birkaç yıl önce yasaklandıgında da ismi epey duyulmuştu. öğretmen orta okul öğrencilerine ödev olarak veriyor. velilerden birisi de kitabı okuyor ve kitapta türk geleneklerine yakışmayacak kısımlar görüyor. bu yüzden kitap olay olmuştu. öğretmen açığa alınmıştı. kitap meb’in önerdiği kitaplar listesinden kaldırlacaktı. bissürü gereksiz hadiseler. kitabı okurken bu olay aklıma geldi ama hiç öyle örflük, adetlik terslikler göremedim. o çağdaki çocukların rahatlıkla okuyacağı hatta seveceği bir kitap.

Aus dem Nichts

film, almanya’da terör saldırısında ailesini kaybeden bir kadının hak, hukuk mücadelesini konu ediniyor. fatih akın filmi; yazmış ve yönetmiş. genel olarak fatih akın’ın filmlerini seviyorum. ama ilk filmleri şu an yaptığı filmlerde çok daha iyi… genel olarak filmi beğendim ama bu beğeni oradaki türkiye kültürüne ilgi duymamdan ötürü olabilir. almanya, türkiye, türk, kürt, almancılık, gurbetçilik, azınlıklar… seviyorum böyle hikayeleri.

film genel olarak vasat aslında. daha iyi kurgulanabilir ya da senaryo daha iyi olabilirmiş. şu an almanya’nın göbeğinde saldırı olsa herhalde ilk bakılacak yerler güvenlik kameraları olur. almanya’yı geçtim sağımızda solumuzda olay oldugunda bile sıradan vatandaş kameraya bakmışlar mı diye olay yeri inceleme komiseri oluyor. filmde bomba patlıyor, ortada terör şüphesi var ama şüphe yeterince araştırılmıyor. araştırlmaması filmin konusu değil. daha iyi ifadeyle bu tür dosyaların üzerine çok gidilmediği, yeterine araştırılmadıgı hatta ve hatta üstünün kapatıldıgı gerçekleri var. ancak film bunun üzerinde durmuyor. ya da duruyorsa bile izleyice çok geçmiyor. filmin süresi biraz daha uzun olup, soruşturma kısımları daha iyi olabilirmiş. buralar hep spoiler olacak. eldeki otel defteri kayıtlarına bakan mahkeme, şüphelilerin almanya’da olmadıgına hemen inanabiliyor. defter araştırılmıyor, soruşturulmuyor. böyle olunca film inandırıcılıktan uzaklaşıyor. fatih akın da röportajında filmin anne olmak ve yas tutmakla alakalı oldugunu söylemiş. filmi çekmeye iten sebep olarak bu tip cinayetlerin yeterince üzerinde durulmadıgını ve mafya üzerine yıkıldıgını ama akabinde filmi çekmeye başlayınca, farklı durumlar gördüğünü söylüyor. cinayetlerin üzerinde durulmaması annenin içinde bulundugu durumla alakalı. acı olayın varoluşundan daha önemli. belki de bu yüzden filmde, soruşturma kısımlarınun üzerinde çok fazla durulmamış.

daniel kruger filmdeki rolüyle cannes’da altın palmiye ödülü almış. zaten filmi de tek başına sırtlamış. o da olmasa film vasatın altında bile kalabilirmiş.

Boşlukta Sallanan Adam

saul bellow romanı. ikinci dünya savaşı zamanı askere çağrılmak için işinden ayrılan bir adamın işsizliğini anlatıyor. joseph, askere çağrılacağım diyerek işinden ayrılır ama bir türlü çağrılmaz. bu arada zaman geçer, işsiz olarak vakit geçirir böylece bireyin toplumla ilişkisi güzelce görürüz.

kitabı okumadan önce iyi kötü bakmıştım konusuna. ilgimi çekmişti. kendim de kitaptaki duruma düşmüştüm çünkü. askere gideceğim diye işimden ayrılmamıştım ama zor dönemlerdi. kitabın adı gibi boşlukta sallanıyordum. debelenmek gibi. askere gitmediğim iş yoktu. tecil bitmişti. mecburen bana kışla yolları gözükmüştü. askere gitmek için kendi celp dönemimi beklerken kitaptaki benzer sıkıntıları yaşamıştım. parasız kalmak, eksik olmak, kavgacı ruh hali… bunlar bende de vuku buldu. joseph, özgür olsa da özgürlük ona yük olarak geri dönüyor. bu yüzden askerlik gibi tüm özgürlüğünün elden alındığı ortama artık koşa koşa gitmek istiyor. beni alın diyor. toplumun onu getirdiği nokta, aslında toplumun özgür insana nasıl kambur olabileceğinin göstergesi. benzer olay bende de oldu. öyle bir noktaya gelmiştim ki, yeter deyip yaldır yaldır şubeye gittim; ben askere gitmek istiyorum dedim. evraklar, imzalar, komando olmak ister misin tırı vırı derken işimi bitirip, askere gidişimi beklemeye başladım. askere gittiğimde de kendi özgürlüğümü başkalarına vermek beni rahatlatmıştı. çünkü özgürlüğüm bir işe yaramıyordu. özgür olarak bir şey yapamıyordum. kendimden yorulmuştum. kitabı okurken en çok kendimi gördüğüm kısım buralar oldu. toplumun bir parçasısın ama aynı zaman da değilsin. özgürsün ama bir dakika, bazı şeyleri yapamazsın.

saul bellow, bu kitapla 1976’da nobel edebiyat ödülünü almış. günlük şeklinde yazılmış, yormadan okunuyor. güzel kitap. askerlik öncesi boşlukta yaşayan erkek bireyleri zaman zaman kitapta kendilerini görebilir.

Eighth Grade

iyi film. güzel film. çok iyi olmasa da idare eder türden iyi film. konusu sosyal medya kullanımın getirdiği saçma hayat. orta okul mezuniyetine bir hafta kala kayla’nın hayatını konu ederek sosyal medya kullanımını anlatmışlar. çok fazla sosyal mesaj vermediği için güzel film. eğer sosyal mesaj işini abartılı yapsalardı beğenmeyebilirdim. sosyal medya kullanmasam da kullanan insanlara neden kullanıyorsun demek ya da kullanmak mı, kullanmamak mı doğru gibi yargılamalara girmeyi doğru bulmuyorum. daha önce de burada da yazmıştım. ben kullanmıyorum çünkü internet bir zamanlar benim için kaçış alanıydı. şu an kaçamıyorum. çünkü eş, dost, akraba herkes internette. önceden facebook sınırları içerisindelerdi ama şimdi her yerdeler. instagram ele geçirildi. twitter’da da zaman zaman varlar. hep varlar. geçenlerde babamın gelip twitter açtım demesi neden sosyal medya olmayışımın bir sebebi aslında. bu yüzden kullanmıyorum. dışarsı kaçış için daha cazip geliyor ya da buralar. ne kadar sosyal medya sayılırsa artık.

kayla, yotube’a videolar çekiyor ama izlenmiyor. youtube’da öneriler yapıyor; okulla ilgili, hayatla ilgili ama orada olmak istediği kişiymiş gibi davranıyor. sosyal medyada gösterdiği ile sosyal hayattaki kendisi arasında dağlar kadar fark var. sosyal medyayı çok aktif kullanıyor. sabah uyanıyor, gidip makyaj yapıp tekrar yatıyor ve bakın ne güzel uyandım temalı, köpekli günaydın snap’i atıyor. böyle bir kız. tabii aile ilişkileri de kötü. daha doğrusu sosyal ilişkileri kötü. babasıyla konuşmuyor. küs oldugundan değil. iletişim kuramıyor. babası nasılsın dese, “baba yeaaa bi sus!” tepkisi veriyor. orta okuldan liseye geçiş ergen kızı. gel zaman git zaman kendi kendine, idrak kuvvetiyle farkına varıyor yaşadıgı hayatın yalanlığını. düzelme sürecine giriyor.

film, direkt sosyal mesaj vermese de, bu tip çocukları kendilerini fark ettirebilmek için güzel olabilir. birçok insan; sadece gençler, ergenler değil yetişkinler dahil, sosyal medyada kendisi gibi davranmıyor. amerika’da kayla youtube’da olmak istediği kişi gibi davranıyor. türkiye’de müslüman bireyi de cuma’nız mübarek olsun, haramdan uzak helale yakın olun diyor ama cuma cuma gıybetten de uzak duramıyor. toplumun her kesimi kendi meşrebine olmak istediği gibi mesajlar veriyor sosyal medyadan. ama sosyal hayatında pek öyle olamıyor. bu yüzden epey sıkıntılı ortam. toplum baskısını dibine kadar hissettiren memleketimiz, insanları buna mecbur kılıyor. gerçi sorun bizim memlekette alakalı da değil. filmde de görüldüğü üzere herkes kendi kültürü içerinde böyle problem yaşıyor.

Üsküdar

istanbul’un dibinde yaşayıp, hatta istanbul’da doğup daha sonra istanbul’da altı sene üniversite okuyup üsküdar’ı bu kadar az bilmek sanırım benim ayıbım. çok fazla gezdiğimi de söyleyemem ama bugün epey dolandım durdum. duyduğum çok yeri gördüm. çoğu yeri güzergah olarak kullandıgım için bildiğimi düşünüyordum ama güzergahtan çıkarıp, durup görmek gerekiyormuş.

Peygamberin Son Beş Günü

okuduğum ikinci tahsin yücel kitabı. ilk olarak yalan’ı okumuştum. aradan epey zaman geçti. geçenlerde ne okusam diye düşünürken yalan aklıma geldi ve tahsin yücel kitabi okuyayım dedim.

kitap, sol görüşlü bir insanın hayatını konu ediniyor. okuması keyifli, sıkmadan güzel güzel akıp gidiyor. yalan’da oldugu kadar olmasa da türkçe’de ilk kez duyduğum kelimeler var. kenter kelimesini burjuva olarak kullanmış tahsin yücel. daha önce hiç duymamıştım. okurken tdk’ye baktım ama orada da göremedim. tdk’ye göre böyle bir kelime yok. kitap bir hayat hikayesi oldugundan dönem türkiye’nin sosyolojisi de dikkat çekiyor. toplumun değişimleri idrak edilebiliyor.

yalan’a göre daha çok sevdim. diğer kitapları da listeye attım. zaman, fırsat olunca yavaş yavaş onları da okumayı planlıyorum.